29. bölüm · Kayıp Anılar

29. Seninle Olurum...

Yüsra Bulut ☁

(Yazar Anlatımıyla...)

İzmir’in akşam saatleri, denizin kokusuyla karışık ılık bir esintiyle başlamıştı. Güneş batmaya yüz tutmuş, sokaklar yavaş yavaş ışıklarla dolmaya başlamıştı. Dört kişi, sahile paralel dar bir caddede yan yana yürüyordu.

Hakan ellerini cebine sokmuş, her zamanki gibi etrafı süzüyordu. Deniz yanındaydı, ara sıra omzuna çarpmaması için hafifçe uzaklaşıyor ama tamamen da kopmuyordu. Berk ile Derya biraz geriden geliyordu. Berk’in eli Derya’nın elindeydi; hâlâ alışkın değillerdi ama bırakmaya da niyetleri yoktu.

“Açlıktan öleceğim,” dedi Hakan. “Bir yere oturup bir şeyler yiyelim artık.”
Deniz etrafa bakındı.
“Buralara gelmeyeli aylar oldu. Yeni yerler de açılmış. Sen yemek yiyebileceğimiz bir yer var mı biliyor musun?”
Hakan omuz silkti.
“Ben de bilmiyorum. Ama şu önümüzdeki caddeye girelim, mutlaka bir yer vardır.”

Biraz daha yürüdüler. Cadde daraldı, eski binaların arasında kaldılar. Dükkân tabelaları soluktu, bazılarının yazıları silinmişti. Ta ki köşedeki binanın önüne gelene kadar.

Bina, yeni yapılmış ama önceden hasara uğramış bir yere benziyordu. Tabelası değişmiş, dış cephesine ise yeni camlar taktırılmış. Hepsi birkaç saniye buraya baktılar. Tanıdıktı.

Dördü de aynı anda durdu.
Berk kaşlarını çattı.
“Bu… bildiğim bir yere benziyor.”
Derya başını kaldırıp tabelaya baktı, sonra binanın yan cephesine.
“Ben de… sanki…”

Hakan bir adım öne çıktı. Bakışları binanın girişine, sonra yanındaki yanık izlerine kaydı. Yıllar önce alevlerin yaladığı duvarlar hâlâ belli belirsiz iz bırakmıştı. Sıva yapılmıştı ama tamamen gizlenememişti.
“Lan…” diye mırıldandı. “Bu Gizem’lerin eski yeri değil mi?”
Deniz’in yüzü gerildi. Birkaç saniye binaya baktı. Hafızasında bulanık da olsa o günlerin kırıntıları canlandı. Yangın, ambulans sesleri, herkesin koşuşturması…
“Evet,” dedi kısık sesle. “Burası… onların lokantasıydı.”

Bir süre kimse konuşmadı. Sadece uzaktan gelen araba sesleri ve denizin uzaktan gelen uğultusu vardı.
“Neredeyse 1 yıl oldu...” dedi Derya.
Berk derin bir nefes aldı.
“Şimdi başka biri işletiyor herhalde. Tabelası değişmiş.”
Hakan kapıya doğru bir adım attı.
“Girsek mi?”
Deniz tereddütle baktı.
“Gizem’ler… bilse nasıl tepki verir ki?”
“Bilmeyecek,” dedi Hakan. “Hem açız. Bir bakıp çıkarız.”
Derya Berk’in elini biraz daha sıktı. Berk başını salladı.
“Girelim.”

Hakan kapıyı itti. Eski ama bakımlı bir zil sesi duyuldu. İçeriden sıcak yemek kokusu, baharat ve odun ateşi karışımı bir koku geldi. Dört kişi, birbirlerinin ardı sıra içeri adım attı.
Kapı arkalarından yavaşça kapandı.

Beraber boş olan dörtlü bir masaya doğru ilerleyip oturdular. İçerisi daha bakımlıydı. Ama Derinlerin önceki lokantasından çok daha farklıydı. Değişmişti. O zamanki yanık ve her yerin küle döndüğü yerin şimdi mermerli bir zeminle ve ışıklı dizanlarla lüks bir yere çevrilmişti.

Şu an burada yemek yiyecek olmaları Derinlere ihanet edecekleri anlamına gelmiyordu değil mi? Hem Derin nerden öğrenecekti ki buraya gelip yemek yediklerini?

Siparişlerini verdiklerinde aç oldukları için hiç ses etmeden öylece yemeklerini yemeye başladılar. Her lokmayı yuttuklarında garip hissetselerde bozuntuya vermediler.

Derya “Bakın, Gizem'e buraya geldiğimizi haber vermek yok tamam mı?” diye sordu. Derya bunu dediğinde hepsi Deniz'e baktı.

“Ne var be.” dedi Deniz. “Öf tamam söylemeyeceğim.”

“Tamam, sadece yiyip çıkacağız. Amma abarttınız. Sanki birazdan kapıdan içeri Derin girecek.” diye söylendi Berk.

Tam bu sırada içeriye Derin, Yeliz; Tolga ve Yiğit'in girmesi hepsi için şok verici bir durumdu. Dördü de donup kaldığında Derinlerin arkasında bir kadın ve bir erkek daha geldi.

Derin hüzün verici bakışları etrafta dolanırken onları gördüğünde duraksadı. Hayretle baktı. Yerinde öylece kaldı. Tepki veremedi. Zihni bir şeyler anlatmak istiyor gibiydi sanki...

★★★★★

(Derin'in Anlatımıyla...)

Birkaç saat önce yola çıkmış ve İzmir'e gelmiştik. Hocanın da planladığı gibi önce Efes'e, sonra tarihi bir kütüphaneye gitmiştik. Benim gibi kitap kurdu biri yüzünden orada saatlerce kalmıştık. Ardından çarşısında serbestçe gezinmemize izin vermişti.

Birkaç saat de orada takıldıktan sonra akşama doğru acıktığımızdan bir restorantta yemek yemeye karar verdik. Hoca zaten daha önceden hangi restorana gideceğimize karar vermişti. Bulunduğumuz konum restorana yakın olduğu için yürüyerek gidiyorduk.

Boynumda ki siyah turmalin kolye, gerdanıma çarptıkça derim kaşınmaya başladı. Kolyeyi elime aldım ve derimde bir kızarıklık olduğunu fark ettim. Kaşlarımı çattım. Yanımda yürüyen Yiğit “Bir sorun mu var?” diye sordu.

“Taş, kaşıntı yapıyor. İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyorum. Bu normal mi? İçimde de anlamdıramadığım bir huzursuzluk var.” dedim telaşla.

“Tamam, sakin ol.” deyip boynumdan kolyeyi çıkardı. “Şimdilik çantana koy. Abartılcak bir şey yok. Uzun süredir boynunda. Belki o yüzdendir.”

“Ama senin hediyendi, neden çıkardın ki?”

“Derin'im, sence boynunda kızarıklık yapıp kaşınması mı daha iyiydi? En kötü başka bir kolye alırım, sıkıntı yok.”

“Ama bunun yeri farklı.” dedim dolu dolu. “Bunun içinde senin ruhun var sanki. Sen yaşadıkça, ve o boynumda oldukça bende yaşıyorum.”

“Derin'im, benim bir hediyemi bu kadar sahiplenmen çok onur verici. Ama... Ben zaten hep senin yanında değil miyim? Bir kolye aramızdaki bağı değiştiremez. Her ne olursa olsun,” derken yavaşça saçlarımı okşadı. “Ben her zaman seninleyim.”

“Benimle misin?”

Arkamızda ki Tolga'nın sesini işittim. “Mal mısın Gizem? Çocuk kaç kere dedi, senin yanındayım diye. Daha kaç kere soracaksın?”

İkimiz de ters ters ona bakdık. Elini tutan Yeliz “Peki sen niye onların bu romantik hallerini bölüyorsun Tolga?” dedi.

“Şu sıralar sinirim bozuk çünkü Kızıl Panda.”

“Şu sıralar dediğin, 6 aydır sinirin bozuk Tolga!”

“Sen bir kardeşinin olacağını öğrensen sonra bir piç tarafından kardeşinin düşürüldüğü öğrensen ama aslında kardeşinin ölmediğini, senden saklanıldığını öğrensen sakin kalır mıydın Kızıl Panda?”

“Sakin kalmazdım evet, ama 6 aydır annem ve babama trip atmazdım!”

“Onlar benden 2 yılımı aldılar ama!”

“Ne yani, 2 yıl trip mi atacaksın onlara?”

“Gerekirse evet.”

Bu sefer aralarına ben girdim. “Tolga,” dedim ona bakarak. “İnat yapıyorsun ama kardeşin de yaşıyorken sinirli olmanın manası ne? Yakın zamanda bir üniversiteye gideceksin. Ailenden belki de tamamen kopacaksın. Şu an onların yanındayken inat edip ayrı kalmaya çalışma. Öbür türlü istesen bile onların yanında olamazsın.”

“Gizem haklı Tolga'cığım.” dedi edebiyat hocamız. “Ailen yanındayken onların kıymetini bil.”

Hoca yaşanan olaylara pek hakim değildi ama az çok biliyordu. Sahil yanındaki restorantların ardı sıra gidiyorduk. Çok değişmişti. Önceden denizi bu kadar kirli değildi. Her şeyini unutabilirdim İzmir'in ama denizini unutamazdım. Şimdi ise kıyılarda çöp bırakılmış ve kir içindeydi.

Biraz daha yürüdükten sonra bir restorantın önünde durduk. Bir yerden tanıdık geliyordu. Etrafa bakındım. Ve işte o an anladım.

Burası bizim yanan lokantamızdı.
Aydın Lokanta.

Şimdi adı farklıydı. Başka bir tabela vardı. Her şeyi değişmişti. Dış duvarı, ışıklandırmalar...

Anılarımla beraber burda ki her şey değişmişti.

Etrafa hüzünlü bakışlarla bakarken içeri girdik. İçerisi daha özenliydi. Dizayn şekli bile farklıydı artık. Yabancıydı burası. İçeri göz gezdirirken bir yerde bakışlarım kaldı. Hayretle baktım gördüğüm kişilere. Bir tepki veremedim. Olduğum yerde kaldım.

Deniz,Derya;Hakan ve Berk.

Nasıl benim eski yanmış lokantam da yemek yersiniz diye kavga mı çıkarmalıydım yoksa her şeyi boşverip onları gördüğümün sevinciyle sarılmalı mıydım?

O an yaptığım şey koşarak gidip onlara sarılmak oldu. Onlar da beni görür görmez ayağa kalkmıştı. Sıkıca hepsine sarıldığımda diğerleri de gelmişti. Merve hoca ve eşi başka bir masaya oturmuşlardı.

Yeliz “Size eşlik edebilir miyiz?” diye sorunca Derya “Tabii ki de.” diye karşılık verdi.

Onların yanına bir 4 kişilik daha masa çektiğimizde siparişlerimizi verdik. Ben hâlâ etrafa bakma derdindeydim. Deniz “Öhö öhöm.” diye öksürdüğünde ona baktık.

“Gizem, sana burası tanıdık geliyor mu?” dediğinde yanındaki Derya onun koluna vurdu.

“Evet.” dedim onaylayarak. “Bir yıl önce patlama gerçekleşen ve bu olaydan sonra hafızamın silinmeye başladığı yer.”

Dediklerimle hepsi yutkundu. Ancak Yeliz; Tolga ve Yiğit şaşkınlıkla bana baktı.

Yiğit “Patlama derken?” diye sordu.

“Hafızam canı sıkıldı diye silinmeye başlamadı tabii ki de. Bu lokanta önceden bizimdi. Bir gün patlama oldu ve buralar yandı. Patlamada bende vardım. Aldığım kafa darbesiyle hafızamda böyle sorun oluşmuş. Görüyorum ki, tamamen en baştan yapmışlar. Garip. Çok garip. Bu lokantada geçen anılarımı bile hatırlamamak çok garip...”

“Bilmiyordum...” dedi Yeliz. “Hiç de düşünmedim neden hafızan siliniyor diye... Off cidden hepimiz aptalız.”

“Sizi bilmem ama ben değilim.” dedi Tolga.

Hakan “O değil de şu yanınızda gelen kadın ve erkek kim? Ayrıca nasıl buraya geldiniz?” diye sordu.

Ona gezimizden bahsederken garson geldi ve yemeklerimizi getirdi. Garsona baktım ve gözlerimi kıstım. Bu çocuk da çok tanıdıktı.

“Gökhan?” dedim ona bakarak. Bu, yanlış hatırlamıyorsam biz taşındığımızda evin yerleşmesine yardım eden çocuktu. Şimdi garsonluk mu yapıyordu?

“Derin?” dedi bana bakarak.

Dediği gibi Yiğit'in çenesi kasıldı. “Gizem.” dedi dik bakışlarla. “Adı Gizem.”

“Adı Gizem Derin değil mi? Ben de Derin demeyi tercih ediyorum.” dediğinde Yiğit sakinleşmek için derin bir nefes verdi.

“Eğer o adı bir daha ağzına alırsan sana yemin ederim o ağzını yamulturum, bir daha da hiçbir şey diyemezsin!”

“Sakin ol reis.” dedi Gökhan. “Tamam, demeyiz.”

Şahsen bende sinir olmuştum. Çünkü bana Derin diyen bir tek Yiğit'ti. Ve sadece ondan duymak istiyordum, başkasından değil. Sanki ailem bu adı bir tek Yiğit'in demesi için koymuştu.

Benim Yiğit'im o, onun Derin'i ise ben...

“Ne işin var burada?” diye sormadan edemedim. “Üstelik İzmir'de ve tam burada garsonluk yapman?” dedim şüpheyle.

“Bizim asıl memleketimiz burası. Biz İstanbul'da yaşarız ama burada amcamlar yaşar. Karnemden bir hayır gelmeyeceğini anlayınca babam erkenden buraya amcamın yanına gönderdi. Bu lokantayı da amcam işletiyor. Zamanında bir patlama olmuş galiba.” dedi.

“Evet öyleymiş. Neyse sana kolay gelsin.”

“Sağol, afiyet olsun.” deyip gitti.

Tam yemeğimden bir lokma alacaktım ki “Neden o herifle konuştun!” diyen Yiğit'le durdum. Bakışlarımı ona çevirdim.

“Anlamadım?”

“Nesini anlamadın Derin? Sana özellikle söyledim bu herif serseri manyağın teki. Güvenilmez biri. Üstelik gelmiş gözlerimin önünde sana Derin diyor! Sen ise hâlâ onun neden burada olduğunu soruyorsun. Hangi cehennemdeyse seni ilgilendirmesin!” sıkıntıyla alnını ovuşturdu.

“Ne bu, kıskanç erkek tripleri falan mı? Şimdiden söyleyeyim böyle yapınca çok sinir bozucu oluyorsun!”

“Kıskancım ulan evet kıskancım! Gelmiş Derin diyor sana! Ne cüretle! Bu piç herifin burda olmasının başka bir nedeni var. Özellikle bu lokantanın amcasının olduğuna inanmıyorum. Ya bizim buraya geleceğimizi öğrendi bu yüzden burada ya da başka bir iş var bunda.” Sinirden yumruklarını sıkıyordu.

Berk “Araya giriyorum ama bence de bu tesadüf olamaz. Her şeye rağmen dikkatli mi olsak?” dedi.

Tolga “Zamanında arkadaştım ama bende pek güvenmiyorum. Bir ara Egemen ile konuştuğunu görmüştüm o günden beri konuşmuyorum.” dedi.

Yeliz “Egemen ile mi?” diye sordu.

“Abartmasak mı, ne yapabilirler en fazla?” dedi Derya.

O sırada gözüm edebiyat hocasının olduğu masaya kaydı. Yoktu. Etrafa baktım. Garip olan bizden başka hiçbir müşterinin olmamasıydı. Hoca neredeydi? Müdür yardımcısı? Tüm herkes bir anda nereye gitmişti? Bir garson bile görünmüyordu etrafta.

“Kimse yok.” dedim telaşla. “Hoca da yok müdür yardımcısı da. Hiçbir müşteri yok. Garson yok. Kimse yok! Ne oluyor burada? Herkes nereye gitti?”

Ani bir panik atak geçiriyordum sanki. Geçmişten gelen o korku hissi tüm bedenime tekrar gelmişti sanki. Sakin kalmaya çalışıyordum ama ellerim titriyordu.

Kötü bir şey olmayacak Derin...
Kötü bir şey olmayacak...

Yiğit hışımla ayağa kalktı. O kalkınca biz de kalktık. Etrafa bakındık. Kimse yoktu. Yeliz en mantıklı öneriyi sundu.

“Hocayı arıyalım!” dediğinde Tolga hemen telefonunu çıkardı ve hocayı aradı. “Ulaşılamıyor! Sikeyim, neler oluyor burada?”

“Tamam, sakin kalalım. Buradan çıkalım bence?” dedi Derya bize bakarak. Deniz, kapının yanına geçip ittirip açmaya çalıştı. “Açılmıyor!” dedi.

“Ben hiç iyi şeyler hissetmiyorum. Geldiğimden beri boynumda ki kolye kaşınıyor, içimde kötü kötü hisler var. Nasıl çıkacağız buradan? Biri bize eşek şakası mı yapıyor?!” dediğimde Yiğit elimi tuttu.

“Korkma,” dedu elimi hafifçe sıkarak. “Ben burdayım, bir şey olmayacak.” dediğinde ışıkların kapanması ve sadece dışarıdan gelen sokak lambalarının ışığının vurması hepimiz için daha çok şok vericiydi.

Hakan “Bu iğrenç şakayı yapan kişi, tamam güldük eğlendik şimdi şu kapıyı aç ve gidelim. Öbür türlü ben kapıyı kırmak zorunda kalacağım.” dedi.

“Sana bunun bir şaka olduğunu düşündüren nedir?” diyen tanıdık sesle arkamı döndüm. Gördüklerimle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Beklemiyordum. Gerçekten beklemiyordum.

Şu an tam karşımda konuşan kişinin Gamze ve Egemen'in olması değil, tam önlerinde Nuriye teyzenin durmasını hiç beklemiyordum.

“N-Nuriye Teyze?” dedim kekeleyerek. Anlam veremiyordum. Onun burada ne işi vardı? Gamzelerin yanında ne işi vardı?

O sadece kendi halinde olan masum bir kadındı.
Ya da ben öyle zannediyordum.

“Ah Gizem ah.” dedi Nuriye Teyze yüzünde acı bir ifade kondurarak. Ardından sinsice sırıttı ve şuh bir kahkaha attı. “O kadar aptalsın ki yıllardır gerçek beni göremedin.”

Sinirlerim bozulmuştu. Böyle bir kadın nasıl olurdu da Gamzelerin tarafında olurdu? Tam olarak kimdi bu kadın? Amacı neydi?

“Şu ışığı da açın.” dediğinde ışıklar açıldı. Işıklar açıldığında Nuriye’nin yüzü netleşti. Yıllardır gördüğüm o tatlı, biraz şişman, masum teyze hali yoktu. Yüzü daha keskin, bakışları daha soğuktu. Yanında Gamze ve Egemen dimdik duruyordu. İkisi de annelerine çok benziyordu aslında. Hiç fark etmemişim.

Nuriye -adından bile emin değildim- sert adımlarla yanımıza geldi. “Şaşırdın değil mi? Yıllardır size yemek yapan, evlerinize giren, sizinle dertleşen 'Nuriye Teyzeniz' hep yanınızdaydı. Oysaki ben sizin en büyük düşmanınızdım.”

Berk “Nasıl lan nasıl? Oğlum ben hiçbir şey anlamıyorum. Şüpheliler listesine koyacağım en son kadındı lan!” dedi.

Tolga “Kimsin sen?” dedi dişlerini sıkarak. Yiğit elini belime koydu ve kendine yasladı. Varlığını hissetmem için...

“Ben Nadia Saleh.” dedi çenesini dik tutarak. “Yıllar önce kocamı kaybettim. O... sizin ‘vatan haini’ dediğiniz adamlardan biriydi. Ama benim için her şeydi. Yeliz’in babası Onur ve timi, kocamı bir operasyonda öldürdü. Ben de o günden beri onların kanını yerde bırakmamaya yemin ettim.”

Gamze’ye doğru hafifçe başını eğdi.
“Çocuklarımı da bu yeminle büyüttüm. Gamze ve Egemen... sizin ‘yurtdışında okuyor’ sandığınız ikizlerim. Yıllardır sizinle aynı okulda, yanınızda büyüdüler. Sizi bitirmek için.”

Sonra bana döndü. Gözlerindeki nefret artık saklanmıyordu.
“Ama asıl mesele sadece Yeliz değil. Senin ailen… Aydın ailesi. Yıllar önce İzmir’de kocam saklanacak yer ararken, baban Ferit… o ‘temiz’ öğretmen, farkında olmadan onun yerini belli etti. Onur ve timi kocamı o yüzden buldu. O gece her şey bitti. Siz de bitecektiniz. Komşunuz rolüne girip hayatınızı bitirecektim. Ve o lokantayı yakmaya karar verdim. Hepinizi gömmeyi planlamıştım. Ama siz… inatla hayatta kaldınız.”

Kahkaha attı. Sesi artık tamamen değişmişti.
“Sonra İstanbul’a taşındığınızı öğrendim. Hem Yeliz hem sen… iki hesabım bir araya gelmişti. Bir yıl boyunca sabrettim. Bugün ise… yolun sonu.”

Cebinden bir sigara çıkardı ve çakmakla yaktı. Ardından konuşmaya devam etti. “Neredeyse 1 yıl önceki alamadığım canları bugün alacağım. Bugün kimse gelmeyecek. Ne o öğretmen ne ambulans ne de polis. Bu gece sizi benim elimden kimse alamayacak!”

“Kocanla beraber sende cehennemin dibine gitseymişsin keşke!” dedi Deniz yüzünü buruşturarak.

“Ah Deniz...” dedi sigarasından bir duman içine çekerken. “Bazen o aptal cesaretini susturman gerek.”

Hakan “Kes sesini pis teröristçi! Ne yapacaksan bize yap, kızlara yapma!” dedi.

“Size ne yapacağım konusunda bir fikriniz var mı?” diyerek bize baktı. Hepimiz ters bakışlarla ona baktık.

“Bu lokantayı hatırlıyorsundur Gizem.” dedi bana bakarak. “Burada neler yaşandığını da öyle. Tabii hafızan bunu hatırladıysa.”

“Sen o patlatmayı yapmasaydın silinmeyecekti hafızam! Herkes gibi normal bir hafızaya sahip olabilirdim. Sen mahvettin her şeyi! Benden en sevdiğim şeyi aldın!” Yiğit elimi tuttu ve sakinleştirmek istercesine sıktı.

“Amacım zaten sizi mahvetmekti Gizem. Konumuz hafızan değil. Hafızana ne olduğu umrumda bile değil. Konumuz size ne yapacağımdı.” Bize baktı ve kimse bir şey demeyince devam etti. “1 yıl önce yarım kaldığım bir iş vardı demiştim. Tam bu lokantada bir patlatma gerçekleştirdim ancak kimseye bir şey olmadı. Bugün bu sefer yine aynı şey gerçekleşecek ama burada bulunan herkes ölecek!”

Ne? Bir patlama daha mı olacaktı yani?
Hayır... Allah'ım hayır!
Ona bir şey olmasın. Onlara bir şey olmasın!
Ben onsuz ne yaparım?

“Tam burada 10 dakika içinde patlayacak bir bomba bulunuyor. Biz buradan yeterince uzaklaştığımızda bomba patlayacak. Bu sefer yanıp yanıp kül olacaksınız! Kimse sizi kurtaramayacak!”

Göğsüme ard arda batan dikenler vardı sanki. Daha bomba patlamadan ben yanıyordum şu an. Yanıp yanıp kül oluyordum. Yiğit'e baktığımda onu son görüşüm olduğunda daha çok sızladı kalbim. Dayanamadım. Sol gözümden bir yaş düştü yanağıma.

Derin dayanamadı.
Bu dünyada yaşadıklarına dayanamadı ve her acısına birer gözyaşı bıraktı...

Arkadan gelen Gamze'nin diğer ekibindeki kişileri gördüm. Aralarında Gökhan da vardı. Yiğit haklıydı. O çocuğa güvenmemem gerekirdi. Peki güvenmesem ne değişecekti ki? Pembe Cadının Nadia'nın yanında durduğunu gördüm.

“Hepsini burada yakın ancak şu çocuğu bırakın.” dedi Pembe Cadı, Tolga'yı göstererek. “Yeliz'e acı çektirmek istiyorsanız onu öbür dünyada Tolga'sız bırakın. Aynı şekilde Yiğit'i de.”

Bunu dediği an Yeliz öyle bir hışımla Pembe Cadı'nın yanına gelmişti ki hemen pembe saçlarını tutup çektirdi. “Anlamıyor muyum zannettin sence ha? En başından beri Tolga'yla olmak istediğini anlamadım mı sence? Peki Tolga sana bakar mı? Siz onu buradan çıkarsanız bile o yaşar mı sence benim olmadığım bir dünyada? Söylesene!”

“Birazdan ölüp gebereceksin ama hâlâ bunu mu düşünüyorsun?” dedi Pembe Cadı kahkaha atarak. Gözyaşlarımı sildim ve dik bir duruşa geçtim. Yeliz bu kızı dövmezse ben dövecektim!

“Madem birazdan öleceğim, o zaman ölmeden önce yapmak istediğim bir şeyi de yapayım!” dedi ve Pembe Cadı'nın yüzüne yumruğu geçirdi. Yetmedi, daha Pembe Cadı doğrulmadan tekrar yüzüne bir tokat geçirdi.

Yeliz, saçlarından tuttu ve çekiştirerek masalardan birine itti. Pembe Cadı aldığı darbeyle masaya devrildi. Nadia'nın “Karşılık ver!” dediğini duydum.

Yaklaşık 2 dakika boyunca tekme tokat birbirlerine vurdular. Tolga Yeliz'i durdurmadı çünkü o da bu anı bekliyor gibiydi. Nadia'nın sabrı son olduğunda “Buraya gel!” dedi. Pembe Cadı Yeliz'den ayrılıp Nadia'nın yanına geldi.

Nadia son bir kez baktı bize. “Hayatınızın son bulmasına 7 buçuk dakika kaldı. Bence birbirinizle vedalaşsanız iyi edersiniz. Size iyi yanmalar. Cehennemde buluşuruz.” deyip lokantanın kapısına doğru ilerledi. Ardından kapıyı açtı ve dışarı çıkacakken Deniz “Mal mıyız? Biz de çıkalım!” deyip bir adım atmıştı ki Nadia:

“Eğer o kırmızı çiygiyi geçersen bomba o an patlar.” dediğinde Deniz'in adımları durdu. Nadia bize baktı ve “Hayatınızda ki en büyük kazığı en masum sandıklarınızdan alırsınız.” dedi ve lokantanın kapısını kapatıp uzaklaştılar...

“Şu kadını neden dövmedik!?” dedi Derya.

Berk “Biz şimdi burada yanacak mıyız?” diye sordu.

Yiğit “Kafamızı toplayalım. Bir çıkış yolu olmalı.” dedi.

Lokantanın içinde dönüp durduk. Hiçbir yerde çıkış yoktu. Her yeri kilitlemişlerdi. Kısaca, burada yanmaya mahsur kalmıştık.

“Ben ölmek istemiyorum.” cümlesi döküldü dudaklarımdan. Yere yığıldım. Dizlerimin bağı çözüldü. Ellerimi zemine yasladım ve “Ben... Ölmek istemiyorum.” yaşlar tekrar boşaldı gözlerimden.

Yanımda bir beden durduğunu hissettim. Eğildi ve kollarını bana sararak sarıldı. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım. Başımı göğsüne yasladım. Ne yapacaktık şimdi? Öylece yanmaya mecbur mu kalacaktık?

“Bana bak Derin.” dediğini duydum. Baktım. Bakışlarımı ona çıkardım. “Derin...” dedi o nahif ses tonu. Ama bu sefer sesinde çaresizlik vardı. Umutsuzluk vardı. Sondaymışız hissiyatı vardı. “Son 1 yılımı güzelleştirdiğin için teşekkür ederim.” dedi, oysaki beraber olduğumuz gün sayısı 1 yıl bile olmamıştı ki...

“Benimle olduğun ve bana bu hayatta en güzelini yaşattığın için teşekkür ederim. Ve hayır, şu an mutsuz değilim. Öleceksek eğer seninle ölmeyi yeğlerim. Ama Derin... Acı çekmezsin değil mi? Acı çekersen benim yüreğim yanar. Sen acı çektiğinde ben o zaman mutsuz oluyorum Derin. Seni bir kez kırdıysam seni bir kez bile olsun hayal kırıklığına uğrattıysam özür dilerim.”

Başımı salladım. “Hayır,” dedim boğuk bir sesle. “Beni asla üzmedin tam aksine hayatımı güzelleştirdin. Acı çekmem. Sen yanımdayken diri diri yansam da acı çekmem.” Tekrar bir göz yaşı daha aktı yanağıma doğru.

“Derin... Bu dünyanın bana vermiş olduğu en güzel hediyesin sen.” dedi fısıldayarak. “Eğer buradan ölü olarak çıkarsak Derin, öbür dünyada da benimle olur musun?”

“Olurum Yiğit. Olurum. Ben her yerde seninle olurum.”

Sımsıkı sarıldım ona. Birazdan son nefesimi vereceğimi bile bile kokusunu içime çektim. Ayrılmadım. Yanağını öptüm, saçını okşadım. Son anlarımın onun olmasını istediğim için ayırmadım kollarımı.

Sessizlikle dururken hepsinin bir köşeye sinip oturduklarını gördüm. Tolga, Yeliz'in saçlarını okşarken “Kızıl Panda...” dedi.

“Efendim?”
“Özür dilerim.”
“Neden?”
“Sana verdiğim bir söz vardı. Eğer Pembe Cadı'yı döversen sana cenneti yaşatacağımı söylemiştim... Yaşatamadım.” diyen titrek sesini duydum. Bir göz yaşı aktı onun gözlerinden de. “Sen onu dövdün ama birazdan bir cehennem gibi yanacak buralar. Yaşatamayacağım... Sana cenneti yaşatamayacağım...”

“Tolga...” dedi Yeliz belirli belirsiz. O da dayanamadı ve ağlamaya başladı. Diğerlerine baktım. Derya ve Berk birbirine sokulmuş sarılıyorlardı. Hakan Deniz'in elinden tutmuştu ama Deniz ayağa kalkıp masalardan birinden tabak aldı ve kırmızı çizgiyi geçecek şekilde yere attı.

Yaptığı şeyle hepimiz ayağa kalktık. Bomba her an patlayabilirdi, bu kız ne yapıyordu? Deniz hiçbir şey olmadığını anladığında bir adım attı ve kırmızı çizgiyi geçti.

Hiçbir şey olmadı.

Deniz “Alçak kadın bizi kandırmış! Çizgiyi geçince hiçbir şey olmuyor. Hadi çıkalım buradan!” dedi ve koşarak kapıya koştu. Arkasından bizde koştuğumuzda kapıyı açtı. Dışarı adımımızı attığımız an bir şey oldu. Yer yarıldı güçlü bir sesle havaya uçtuğumu hissettim.

Önce sarsıcı bir gürültü. Sonra yer ayaklarımın altından kayboldu. Bedenimin havaya savrulduğunu, sırtımın yere çarptığını, başımın bir yere sertçe çarptığını hissettim. Kulaklarımda keskin bir çınlama vardı. Her yer sıcaktı. Çok sıcaktı. Alevler etrafımı sarıyordu.

Bir beden üzerime kapanmıştı. Yiğit’ti. Beni korumaya çalışıyordu. Onun ağırlığını, nefesini, titreyen kollarını hissediyordum. Ama gözlerim artık dışarıyı net göremiyordu.

Sonra… bir şey oldu.
Zihnimde bir şey koptu.
Ya da… bir şey geri geldi.

Gözlerim açık olmasına rağmen her şey karardı. Sonra birer birer, tıpkı yırtılan bir perdenin ardındakilerin görünmesi gibi, anılar akmaya başladı.

Ablam ben ve abimin olduğu bir anı.

Aynada saçlarımı tararken konuşuyorum. “Ayna ayna söyle bana, var mı bu dünyada benden daha güzeli?”

Ablam arkamdan gelip gülüyor. “Var tabii ki de. Ben.” deyip kahkaha atıyor. Ters ters ona bakıp somurtuyorum. “Ben daha güzelim bir kere!”

“Sen mi güzelsin? Ay kusacağım galiba.”

“Yaaa!!”

“Neyi tartışıyorsunuz? İkinizde ikiz gibisiniz zaten.” diyor abim. “Sadece göz renkleriniz farklı.”

Dönerek elbisemin eteklerinin de dönmesini sağlıyorum. Sonra ablama bakıyorum. “Bence de biz ikiz gibiyiz dimi abla? Biz güzel, abim de yakişikli.”

Annem yanımıza geliyor. “Haydi yavrucaklar. Düğüne geç kalıyoruz. Hazırsınız değil mi?”

Onaylıyoruz ve evden çıkıyoruz.

Bu sefer Berk, Derya ve benim olduğum bir anı.

Hastane koridoru. Beyaz ve sessiz.
Derya’nın annesi ameliyattaydı. Saatlerdir bekliyoruz. Derya sandalyede kıvrılmış, gözleri kızarmış. Ben de yanındayım. Ne diyeceğimi bilmiyorum.

Berk yanımıza geliyor. Elinde iki tane popkek vardı. Birini Derya’ya, diğerini bana uzatıyor.
“Yiyin,” diyot kısık sesle. “Açsınızdır.”
İkimiz de ambalajı açıp aynı şekilde, küçük ısırıklarla, sessizce yemeye başlıyoruz. Ağzımız doluyken bile birbirimize bakıp çok hafif gülümsüyoruz.
Berk bizi uzun uzun izliyor. Sonra yavaşça konuşuyor:
“Siz ikiniz de aynısınız. Aynı şekilde yiyorsunuz. Aynı şekilde susuyorsunuz. Aynı şekilde dayanıyorsunuz. Sanki… iki tane popkek.”
O gün bize ilk defa öyle dedi.
“Popkek” ve “Popkek 2”.
Sonraları hep şaka diye takıldı.
Ama o gün… hastane koridorunda, aslında ikimizin de ne kadar benzer ve ne kadar kırılgan olduğunu görmüştü.

Ardı ardına birçok anı sıralandı zihnimde.
Hepsi teker teker ama hızlı bir şekilde zihnime doldu.
O an anladım.
Hafızamı geri getirecek olay, yine bir patlama olacaktı.
İlk önce nasıl zihnimdeki anıları aldıysa şimdi de öyle geri almıştı.
Ben... Artık hafıza sorunu olan biri değildim.
Hafızam yerli yerinde.
Ama bedenim yerli yerinde olacak mıydı?
Ya da ruhum?
Ben bu savaşta sağ çıkabilecek miydim?

Bugün lokantayla beraber zihnimde de bir patlama gerçekleşti. Anılarım geri gelmiş olsa bile yaşayacağımı hissedemiyorum.

Bedenim acı içinde.
Yanıyorum sanki.
Kollarını bana sarmış bir Yiğit var ama iyi değilim.
Ben hiç iyi değilim.

Uzaklardan polis siren sesleri, ambulans seslerini duyar gibiyim. Birinin koşar adım yanıma geldiğini de duydum.

“Gizem.” diyor ablamın sesi. “Gizem iyi misin, gözlerin hafif aralık, tepki ver!”

Bir şey diyemeden kapanıyor gözlerim.
Bilincim tamamen kapanıyor. Son duyduğum ses ablamın “Gizem!” diyerek bağırması oluyor.
Bitti.
Benim hikayem burada bitti...