7. bölüm / 7
kan ve sadakat7.BÖLÜM
Bölümler 7Şu an: 7.BÖLÜM
- 1 1. BÖLÜM1.562 kelime
- 2 2.BÖLÜM4.436 kelime
- 3 3.BÖLÜM1.529 kelime
- 4 4.BÖLÜM1.838 kelime
- 5 5.BÖLÜM1.186 kelime
- 6 6.BÖLÜM1.228 kelime
- 7 7.BÖLÜM1.605 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Cip, Kuzey Marmara Otoyolu’na bağlanan virajı çığlık atan lastik sesleriyle aldığında, Mert tek eliyle direksiyonu kavrayıp diğer eliyle cebinden kırışmış bir sigara paketi çıkardı. Paketin içinden dudaklarının arasına bir dal çekip çakmağını çaktı. Dışarıdaki fırtınalı havanın ve içeri dolan motor sesinin ortasında, sigarasının ucundaki turuncu kor parlayıp dumanı ön cama doğru süzüldü.
"Mert, şu zıkkımı arabanın içinde içme demedim mi ben sana?" dedi Deniz, gözlerini tabletten ayırmadan ama burnunu kırıştırarak.
Mert, camı iki parmak kadar aralayıp dumanı dışarı üfledi. Rüzgarın içeri dolan soğuk uğultusu dumanı anında emdi. "Deniz’ciğim, adrenalin seviyemi dengeliyorum şu an. Ayrıca birazdan gireceğimiz çatışmada kurşun yemezsem, sigara dumanından ölmem zaten merak etme."
Arka koltukta Kaan, Lara’nın yarasına attığı son düğümü iyice sıktı. Lara hafifçe dişlerini gıcırdatsa da ses çıkarmadı, sadece dikiz aynasından Mert’in sigarasından yükselen dumana ve yolun karanlığına baktı.
"Sunucu binasına gidiyorlar," dedi Deniz aniden, tabletin ekranını Kaan’a doğru çevirerek. "Işık kontrolünü ele geçirdiğim hattan gelen veri bu.
Şehrin en büyük finansal ve veri veri merkezinin bulunduğu Levent’teki kuleye yöneldiler. Eğer oradaki ana sunucuya fiziksel erişim sağlarlarsa, sadece bizim ağları değil, bütün şehrin altyapısını kilitlerler."
"Tuzak orada," dedi Kaan soğukkanlılıkla. Sigara dumanının arasından yola bakıp ekledi: "Hangar sadece bizi oyalamak içindi. Şehirdeki kulede ise bizi kapana kıstırmak isteyecekler."
"O zaman kapana kendi ayaklarımızla gideceğiz," dedi Lara, belindeki silahı çıkartıp sürgü mekanizmasını sertçe geriye çekerek. "Ama bu sefer kuralı biz koyacağız."
Mert sigarasının izmaritini camdan dışarı fırlattı, gaza sonuna kadar bastı. Siyah cip, Levent’in gökdelenleri arasında kaybolan yağmurlu caddelere fırtına gibi daldı.
Beş dakika sonra devasa gökdelenin yeraltı otoparkındaydılar. Ortamda ölümcül bir sessizlik vardı. Deniz araçta kalarak güvenlik sistemlerini devre dışı bıraktı, bariyerleri ve kapıları ekibin geçişi için açtı. Mert elinde iki hafif makineli silahla önden ilerlerken, Kaan ve Lara ana sunucu odasının bulunduğu eksi ikinci kata giden merdivenleri tuttu.
Otoparkın alacakaranlığında beliren ilk üç silahlı adamı Mert daha ne olduğunu anlamalarına fırsat vermeden indirdi. "Sol taraf temiz patron!" diye seslendi Mert, kovanlar betona saçılırken.
Kaan ve Lara, sunucu odasının ağır çelik kapısına ulaştıklarında ortam tam bir pusu alanına dönüştü. Kapının arkasından açılan çapraz ateşle birlikte Kaan, Lara’yı belinden tutup kalın beton kolunun arkasına çekti. Kurşunlar beton sütunu döverken tozu dumanı birbirine kattı.
Kaan, cebinden çıkardığı flaş bombasını pimini çekip koridora fırlattı. Kör edici ışık ve patlama sesiyle birlikte adamların ateşi kesildi. Kaan anında köşeden çıkıp peş peşe üç el ateş ederek kalan iki tetikçiyi de etkisiz hale getirdi. Ortama yeniden kesif bir barut kokusu ve sessizlik hakim oldu.
Sunucu odasının çelik kapısı aralıktı. İçerideki kule tipi bilgisayarların yeşil ve kırmızı ışıkları karanlıkta yanıp sönüyordu. Kaan önden girip köşeleri taradı, alan temiz görünüyordu.
Lara, yaralı omzunu hafifçe esneterek içeri adım attı. Yüzü acıdan biraz solmuştu ama gözlerindeki o tehlikeli kararlılık milim eksilmemişti. Sunucu terminaline yaklaşıp ekrandaki veri akışına baktı. "Kayıtları silmeye çalışıyor şerefsiz... Arkasında tek bir iz bile bırakmadan kaçacak."
Kaan, Lara’nın hemen arkasında durdu. Gözleri bir an için Lara’nın omzundaki sargı bezinden sızan hafif kızıllığa, ardından onun ısrarla pes etmeyen sert profiline kaydı. İçindeki o profesyonel mesafenin, yaşadıkları bu ölümcül koşuşturmacanın ve adrenalinin getirdiği baskıyla kırıldığını hissetti.
Lara klavyeye uzanıp veri aktarımını durdurmak için hamle yaptığı sırada, Kaan aniden onun bileğini yakaladı.
Lara irkilerek başını çevirdi. "Ne yapıyorsun Kaan? Zaman kaybediy—"
Sözünü tamamlayamadı. Kaan, Lara’yı belinden tutup kendine doğru çekti ve onu arkasındaki soğuk sunucu kabinine yasladı. Hiçbir şey söylemeden, sert ve baskın bir hamleyle dudaklarını Lara’nın dudaklarına gömdü.
Bu, bir kutlama ya da romantik bir an değildi; tehlikenin, öfkenin ve aralarındaki ifade edilmemiş o yoğun çekimin patlamasıydı.
Lara bir an için donakaldı. Ama şaşkınlığı bir saniyeden uzun sürmedi. Anında gözleri öfkeyle çakmak çakmak oldu. Sol elini Kaan’ın göğsüne koyup bütün gücüyle itti. Yetmedi; sağ elini kaldırıp Kaan’ın suratına sert bir tokat indirdi.
Şak!
Tokatın sesi sunucu odasının yankılı duvarlarında çınladı. Kaan’ın başı hafifçe yana devrildi ama yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir şaşkınlık belirdi; sadece karanlık bir tebessümle Lara’ya bakmaya devam etti.
Lara, nefes nefese, gözlerinden alevler saçarak Kaan’ın yakasını kavradı ve onu geriye doğru itti.
"Aklını mı kaçırdın sen?!" diye fısıldadı Lara, sesi adeta bir bıçak kadar keskindi. "Kurşunların ortasındayız! Her an birinin kafamıza sıkabileceği bir yerdeyiz ve sen gelmiş ne yapıyorsun?! Kendine gel! ayrıca sen ne hakla beni öpüyosun."
Kaan, yanağındaki sızıyı umursamadan, elini Lara’nın çenesine koyup hafifçe sıktı. Sesi alçak ama son derece sakindi: "Kendimdeyim Lara. Zaten sadece böyle anlarda tamamen kendimde oluyorum."
Lara, onun elini vurarak çenesinden uzaklaştırdı. Silahını kaldırıp Kaan’ın göğsüne doğru doğrulttu, aralarındaki mesafeyi koruyarak bir adım geri çekildi. "Bir daha sakın..." dedi dişlerinin arasından. "Sakın işimin ortasında kafamı karıştırmaya çalışma. Şimdi o elini çek de şu sistemi kapatayım, yoksa o omzuma sıkan heriften önce ben seni vuracağım."
Tam o sırada telsizden Mert’in cızırtılı sesi yükseldi.
"Öhöm... Patron? Lara? Orada durumlar nasıl? Üst kattaki helikopter pistine doğru bir hareketlilik var, bizim esas oğlan kaçmaya çalışıyor galiba. Romantik dakikalarınız bittiyse yukarı çıksak mı diyorum?"
Lara gözlerini Kaan’dan ayırmadan telsizin düğmesine bastı: "Kapa çeneni Mert. Yukarı geliyoruz."
Gökdelenin helikopter pistindeki kısa ama kanlı hesaplaşmanın ardından, helikopterin pervanelerinden çıkan rüzgar gecenin karanlığına karışıp yok olduğunda ekip için o uzun gece nihayet sona ermişti.
Helikopter pistinden alınan yaralı tetikçiler Mert’in bağlantılarıyla sorguya çekilmek üzere götürülmüş, Deniz sunucu binasındaki tüm dijital ayak izlerini silip sistemi güvenli bir döngüye sokmuştu. Sabaha karşı saat dört sularında, İstanbul’un üzerindeki kara bulutlar yerini hafif bir çiselemeye bırakırken, ekip Kaan’ın boğaza bakan, yüksek duvarlarla korunan güvenli evine çekildi.
Evin içi ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes kendi odasına çekilmiş, saatlerdir süren adrenalin yerini ağır bir yorgunluğa bırakmıştı.
Gecenin bir yarısı Kaan, boğazındaki kurulukla uyandı. Üzerindeki siyah tişörtü düzeltip sessiz adımlarla odasından çıktı. Yatakhanelerin bulunduğu üst kattan ahşap merdivenleri inerek geniş salona doğru yürüdü. Mutfak bankına geçip kendisine geniş bir cam bardağa buz gibi su doldurdu.
Tam suyu içmek için bardağı kaldırmıştı ki, salonun boğaza bakan geniş camının önündeki loş ışık dikkatini çekti.
Lara oradaydı.
Üzerinde bol, siyah bir hırka vardı. Omzundaki sargı bezi hırkanın düşen yakasından hafifçe görünüyordu. Salondaki büyük masanın üzerine serdiği bir gazete kağıdının üzerinde, akşam şehirdeki çatışmadan hemen önce güvenli eve getirilen büyük bir buket kırmızı gül duruyordu. Lara, elindeki küçük bir budama makasıyla güllerin saplarındaki dikatleri tek tek temizliyor, yapraklarını ayıklayıp vazoya diziyordu. Omzundaki sızıya aldırış etmeden, büyük bir dikkatle ve neredeyse takıntılı bir ritimle dikatleri temizlemeye odaklanmıştı.
Kaan bardağını masaya bırakıp hiç ses çıkarmadan ona doğru yürüdü. Adım seslerini duyan Lara, kafasını bile kaldırmadan konuşmaya başladı. Sesi gecenin sessizliğinde pürüzsüz ve sakindi:
"Gece gece gül dikeni temizlemek garip geliyor değil mi? Ama bu dikenler temizlenmezse, suyu emer ve çabuk solarlar. Sadece çiçeğin kendisi kalmalı."
Kaan, Lara’nın birkaç adım arkasında durdu. Gözleri önce Lara’nın maharetle hareket eden parmaklarına, sonra da omzundaki sargıya kaydı.
"Seni o vazodaki güller gibi bir yere kapatıp koruyamam Lara," dedi Kaan. Sesi, gündüzki o sert, emreden veya soğukkanlı tondan tamamen uzaktı. İlk defa bu kadar yalın, bu kadar savunmasız çıkıyordu. "Ve sen de dikenlerini söküp atacak bir kadın değilsin."
Lara’nın elindeki budama makası bir an için havada asılı kaldı. Ama bakışlarını masadaki kırmızı güllerden ayırmadı.
Kaan bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, Lara’nın omzundan yayılan hafif hafif batikan ve barut kokusunu hissedebiliyordu.
"O sunucu odasında sana dokunduğumda bana attığın o tokat..." dedi Kaan, alçak bir sesle. "Bana kızgın olduğunu biliyorum. Kurşunların ortasındaydık, mantıksızdı, tehlikeliydi. Ama benim kafamın içindeki kurşunlar çoktan patlamıştı zaten."
Lara yavaşça derin bir nefes verdi. Kalbi göğüs kafesini dövmeye başlamıştı. Kaan’ın varlığı, arkasından yayılan sıcaklığı bile gardını düşürmeye yetiyordu. Ama elindeki makası tutmaya devam etti.
Kaan elini yavaşça uzatıp Lara’nın elindeki budama makasını nazikçe aldı ve masaya bıraktı. Ardından Lara’nın vazoya koymak üzere tuttuğu kırmızı gülü hafifçe yana çekip onun fırtınalı gözleriyle göz göze geldi.
"Ben bu hayatın içinde doğdum Lara," dedi Kaan, gözlerini bir an bile ayırmadan. "Kime güveneceğimi, kime arkamı döneceğimi seçerek büyüdüm. Ama seni seçmedim... Sen sadece geldin ve benim bütün kurallarımı yıktın. Sığınakta o anahtara bakıp bana hesap sorarken bile, beni vuracakmış gibi bakarken bile sana odaklanmaktan başka bir şey yapamadım."
Lara’nın boğazı düğümlendi. Dudakları hafifçe aralandı ama tek bir kelime bile çıkaramadı.
Kaan, elini Lara’nın omzundaki sargının hemen yanına, boynuna doğru kaydırdı. Başparmağıyla Lara’nın çene çizgisini okşadı.
"Seni seviyorum Lara," dedi Kaan, kelimeleri tane tane, üzerine basarak. "Bu pisliğin, bu kanın, bu mafya oyunlarının ortasında tek gerçek şey bu. Sana aşığım. Ve bunun bir geri dönüşü yok."
Lara’nın göğsü hızla kalkıp inmeye başladı. İçinde devasa bir dalga kopmuştu. Kaan’a bakarken gözlerinin arkasında sakladığı o derin, yakıcı sevgiyi bastırmak için inanılmaz bir mücadele veriyordu. Onu seviyordu; hem de Kaan’ın hayal edebileceğinden çok daha fazla. Kaan’ın yanında hissettiği o güveni, onun sertliğinin arkasındaki sadakati ve kendisine olan tutkusunu deli gibi seviyordu.
Ama korkuyordu.
Sevmek, birini kaybetme riskini göze almak demekti. Bu dünyada birine bu kadar bağlanmak, sırtındaki zırhı kendi elleriyle söküp atmaktı. Bir gün Kaan’a bir şey olursa, ya da kendi zaafı yüzünden Kaan zarar görürse bunun altından kalkamazdı. Aşk, onun için kurşunlardan çok daha tehlikeli bir tuzaktı.
Lara çenesini Kaan’ın elinden yavaşça geriye çekti. Yüzündeki o soğuk, aşılmaz maskeyi tekrar takmaya çalıştı ama gözlerindeki titreşim kalbinin ne kadar hızlı çarptığını ele veriyordu.
Kaan’a baktı. Tek bir kelime bile etmedi.
Kaan, onun gözlerindeki o sessiz çığlığı, içindeki o korkuyu ve hemen arkasındaki derin sevgiyi okudu. Lara’nın bir şey söylemesine gerek yoktu; o sessizlik, binlerce cümleden daha ağırdı.
Lara masadaki kırmızı güllerden birini eline aldı. Dikeninin parmağına batmasına, hafif bir kan damlasının belirmesine aldırış etmeden gülü vazoya bıraktı. Kaan’ın yanından geçerken durdu, tam kulağının hizasında durakladı.
"Uyu Kaan," dedi fısıltıyla. Sesi neredeyse rüzgarda kaybolacaktı. "Yarın uzun bir gün olacak."
Lara merdivenlere doğru yürüyüp karanlıkta kaybolurken, Kaan salonda tek başına kaldı. Masadaki kırmızı güllere ve az önce Lara’nın durduğu yere baktı. Yüzünde hafif, kabulleniş dolu bir tebessüm belirdi. Lara cevap vermemişti ama Kaan alacağını almıştı.
Çünkü bazen hiçbir şey söylememek, her şeyi kabul etmek demekti.
✨bölümü yazarken kalp krizi geçirdim AAĞĞAĞAĞAĞA✨
Bölüm etkileşimi
