8. bölüm · *İHANETİN AŞKI*

(İHANETİN AŞKİ) 8- bölüm

Zeynepsura Düvenci

(Anlatıcı: Alex)
Mektubu masaya bıraktığım an odadaki havanın buz kestiğini hissettim. Drew Bey’in ne amaçla bu kelimeleri seçtiğini, Sedef Hanım’ı korumak için kendi kalbini nasıl hiçe saydığını ben çok iyi biliyordum ama bu gerçek, Sedef Hanım’ın parça parça olmasını engellemeye yetmedi.

Sedef Hanım mektubun son satırını okur okumak, gözlerindeki o son umut ışığı da söndü. İlk birkaç saniye sadece nefesi kesilmiş gibi donakaldı. Ardından odanın sessizliğini yırtan, içindeki tüm o beş aylık birikmiş acıyı, hasreti ve çaresizliği dışarı vuran bir haykırış koptu dudaklarından.

"Yalan! Her şeyi yalan!" diye bağırdı, sesi acıyla kısılarak.

Gözü tamamen dönmüştü. Masanın üzerindeki kalın dava dosyalarını, klasörleri bir çırpıda eliyle yere fırlattı. Kağıtlar odanın dört bir yanına saçılırken hızını alamadı; masadaki lambayı, kalemliği, ne varsa her şeyi büyük bir öfke ve kırılmışlıkla duvara doğru fırlattı. Her şey büyük bir gürültüyle yere dökülüyordu. Ağlaması hıçkırıklardan çıkmış, göğsünü döven bir feryada dönüşmüştü.

"Beni kendinden mahrum bırakamaz! Bizim bir 19 yılımız daha gidemez, izin vermem!" diye feryat ederek masanın arkasından fırladı. Tam odadaki cam sehpayı da devirmeye yelteniyordu ki hızla araya girdim.

"Sedef Hanım, durun lütfen! Kendinize zarar vereceksiniz, yapmayın!" diyerek kollarından yakaladım.

Beni itmeye, ellerimden kurtulmaya çalıştı. Gücü tükenene kadar çırpındı, göğsüme vurarak hırsını benden çıkarmak istedi. Onu hiç bırakmadım, sımsıkı tuttum. En sonunda bacaklarındaki derman tamamen kesilince, o saçılan yüzlerce kağıdın ve kırıkların ortasına, yere doğru çöktü. Başını ellerinin arasına alıp sarsıla sarsıla ağlamaya devam ederken, onu sakinleştirmek hayatımda yaptığım en zor görevlerden biriydi. Drew Bey haklıydı; bu aşk ikisini de yavaş yavaş tüketiyordu ama dışarıda tehlike bu kadar büyükken durmaya hakkımız yoktu.

(Anlatıcı: drew)
Demir kapıların üzerime kapanırken çıkardığı o tok ses, zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. Hücrenin köşesindeki taş zemine oturup sırtımı soğuk duvara yasladım. Alex’e o mektubu teslim ederken Sedef’in ne hale geleceğini, canının nasıl yanacağını çok iyi biliyordum. Onun yıkılışını, o odadaki kağıtları fırlatışını görmesem de ruhumun derinliklerinde hissetmiştim. Kendimi ondan mahrum bırakmak, ciğerimden bir parçayı söküp atmakla eş değerdi ama Sonat dışarıda serbestçe dolaşırken Sedef’in benim yüzümden hedef tahtasına oturtulmasına asla izin veremezdim.

Beni bu dört duvar arasına kilitleyenler, ruhumu da teslim alabileceklerini sanıyorlardı. Cezaevi yönetimindeki Sonat'ın adamları, "içeride hâlâ örgüt yönettiğim" yalanını bahane ederek her gün üzerimdeki baskıyı artırıyordu. Tecrit hücresinin karanlığı, bedenimdeki iyileşmeye çalışan yaraları daha da sızlatıyordu. Geceleri sadece beton zeminden yükselen soğuğu değil, Sonat’ın dışarıda Sedef'e kurabileceği yeni kumpasların düşüncesini soluyordum.

Ancak unuttukları bir şey vardı. Demir parmaklıklar sadece bedenimi hapsedebilirdi, irademi değil

Hücrenin küçük havalandırma penceresinden sızan zayıf ışığa baktım. Sedef'e yazdığım o sahte veda mektubu, aramızdaki bağı koparmak için değil, onu bu kirli savaşın ateşinden çekip almak içindi. O adliye koridorlarında kendi güvenliğini düşünerek benden uzak durmalıydı.

Aksa ve Alex’in dışarıda boş durmayacağını, Sonat’ın rüşvet ve kumpas ağını çökertmek için delil topladığını biliyordum. İçeride maruz kaldığım her eziyet, her haksız ceza içimdeki o karanlık öfkeyle bilenmeme neden oluyordu. Bu duvarların arkasından çıkacağım gün yakındı ve o gün geldiğinde, Sonat benden çaldığı her saniyenin, Sedef’in gözünden akıttığı her damla yaşın hesabını en ağır şekilde verecekti. Kavuşmamız ertelenmişti belki ama bu ayrılık, Sonat'ın sonunu hazırlayan en büyük kumarı olacaktı.

(Sekizinci bölümün sonu)