16. bölüm · *İHANETİN AŞKI*
(İHANETİN AŞKİ) 16- bölüm
(Anlatıcı: drew)
Okan’ın varlığını ve örgütün başındaki asıl isim olduğunu öğrendikten sonra saklanarak vakit kaybetmeye niyetim yoktu. Onu kendi oyun sahasında, en güçlü hissettiği anda vurmalıydım. Kısa süre içinde beklediğimiz fırsat ayağımıza geldi: Şehrin tüm yeraltı liderlerinin ve büyük örgütlerinin bir araya geleceği muazzam ve görkemli bir gala düzenleniyordu. Okan da kesinlikle oradaydı.
Hemen kusursuz bir plan hazırladık. Alex gürültüyü koparacak, Sedef ile ben ise kalabalığın arkasındaki o loş koridorlarda Okan’ı kıstırıp bu işi tamamen bitirecektik. Girişteki güvenlik barikatlarını aşıp o ışıltılı salona adım attığımızda, her şey tam istediğimiz gibi ilerliyor görünüyordu. Koridorun sonundaki kuytu odada Okan’ı yalnız yakaladığımız an, planın tıkır tıkır işlediğini düşündüm.
Ancak tam karşısına dikildiğimizde, Okan'ın yüzünde en ufak bir şaşkınlık veya korku belirtisi belrmedi. Aksine, dudaklarında meşum ve son derece rahat bir gülümseme yayıldı.
Elindeki kadehi yavaşça masaya bırakıp gözlerimin içine baktı. "Gerçekten buraya kadar tereyağından kıl çeker gibi gelebileceğinizi mi sandın, Drew?" dedi, sesi odadaki o kasvetli sessizliği bıçak gibi keserken. "O kurduğun küçük planın her adımından başından beri haberim vardı. Benim avlayacağınızı sanırken, kendi ayaklarınızla avıma geldiniz."
O an, arkamızdaki kapıların kilitlenme sesi odada yankılandı. Kaplanın inine göz göre göre yürümüştük ve Okan bu amansız karşılaşmaya çoktan hazırdı.
Okan’ın o buz gibi gülüşünün ardından salonun derinliklerinden keskin bir elektronik bip sesi yükseldi. Zaman ayarlı düzeneğin son saniyeleriydi. Okan, karanlık dehlizlere doğru gözden kaybolurken salonda bir anda büyük bir keşmekeş baş gösterdi. Kulakları sağır eden o muazzam patlama dalgası duvarları patlatıp tavanı aşağı indirdi. Basınç dalgasıyla birlikte etrafı keskin bir barut kokusu ve göz gözü görmeyen bir duman tabakası kapladı. Alex, saniyelerle ölçülen o sarsılmaz refleksiyle bir anda üzerime atlayarak beni çöken kolonların altından çekip çıkardı.
Toz duman yavaşça aralandığında etraf tam bir kasvetli savaş alanına dönmüştü. Ve o an, kalbimin buz kestiğini hissettim. Sedef içeride, o enkazın arkasında kalmıştı.
Gözüm dönmüş bir şekilde alevlerin ve dumanın arasına doğru fırlayacakken, yıkıntıların arasından fırlayan bir güvenliğin feryadı salonda yankılandı: "Drew Aslan! Sağ taraftaki Sedef Naya! Ağır yaralı, çabuk!"
Bu sözler kulaklarımda çınlarken içeriye, o tehlikeli yıkımın ortasına koşarak girmem bir oldu. Yıkılan tavan bloklarının arasında Sedef’i hareketsiz yatarken gördüğüm an dizlerimin bağı çözüldü, hemen yanına çömeldim. Toz içindeki yüzü bembeyazdı, bilinci tamamen kapanmak üzereydi. Hayatımda ilk defa bu kadar büyük bir çaresizlikle, gözyaşları içinde bağırarak ona seslendim: "Sedef! Aç gözlerini, sakın bırakma beni! Biz bu amansız yola beraber çıktık, beni burada tek başıma bırakamazsın!"
Zaman hızla tükeniyordu ve yapı her an tamamen çökebilirdi. Onu orada bir saniye bile bırakamazdım. Gücümün son damlasıyla Sedef’i kucağıma aldım, sıkıca göğsüme bastırdım ve o duman altı olmuş harabenin içinden, dışarıdaki temiz havaya doğru hızla koşarak çıktım.
Dışarı çıktığımızda kaosun boyutu çok daha büyüktü. Şehrin göbeğindeki bu muazzam patlama nedeniyle tüm yollar kilitlenmiş, trafik tamamen durma noktasına gelmişti. Kucağımda Sedef’in ağırlaşan bedeniyle ambulansların acı acı çalan siren seslerini uzaktan duyabiliyordum ama araçlar yoğun keşmekeş yüzünden sokağa bir türlü giriş yapamıyordu.
"Drew Bey! Ambulanslar trafiğe takılmış, buraya ulaşmaları imkansız görünüyor!" diye bağırdı Alex, arkamdan koşarak gelirken.
Zaman her saniye aleyhimize işliyordu ve Sedef’in kaybedecek tek bir anı bile yoktu. Ambulansı bekleyerek onun hayatını riske atamazdım. Gözlerimi yoldaki tıkanıklığa diktim, içimdeki o çaresizlik yerini ani bir kararlılığa bıraktı.
"Kendi arabamızla gidiyoruz Alex, yolları gerekirse yararak açacaksın!" diye kükredim. Sedef’i arka koltuğa, başını dizlerimin üzerine gelecek şekilde dikkatlice yatırdım. Alex sürücü koltuğuna geçip motoru son gücüyle çalıştırırken, ben Sedef’in soğuk elini sımsıkı tuttum ve hastaneye doğru bu amansız zamana karşı yarışı başlattık.
Ambulansın gelemeyeceğini anladığım an, zamanı durdurmak istercesine Sedef'i daha da sıkı sardım. Gözlerimi etrafta gezdirdim; bu keşmekeş içinde bir mucize yaratmak zorundaydım.
"Alex, hemen bagajdaki ilk yardım çantasını getir!" diye bağırdım.
O sırada Sedef'in nefes almakta zorlandığını fark ettim. Kendi
gömleğimi yırtıp kumaş parçalarıyla yarasına tampon yapmaya başladım. Ellerim titriyordu ama şu an yıkılma lüksüm yoktu. Başını hafifçe kaldırıp ona nefes alabileceği bir alan açtım, sürekli kulağına fısıldıyordum: "Bana bak Sedef, buradayım. Sakın gözlerini kapatma. Nefes al, benim için nefes al!"
Ona suni teneffüs uygulamaya başladım, ciğerlerine her nefes gönderdiğimde içimden Tanrı'ya yalvarıyordum. Alex elinde çantayla koşarak geldiğinde, panik yerini tamamen hayatta tutma
mücadelesine bırakmıştı. Çantadan çıkardığım oksijen maskesini yüzüne yerleştirirken bir yandan da nabzını kontrol ediyordum. Yoldaki trafiği yarmak için diğer sürücülere bağırıp yolu açmaya zorladım, Sedef'in bilincini açık tutmak için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Kucağımda onun canı için savaşırken, hayatımın en amansız dakikalarını yaşıyordum.
(On altıncı bölümün sonu)
