26. bölüm · *İHANETİN AŞKI*
(İHANETİN AŞKI) 26- bölüm
Yazarın Notu 1: Bazı hayatlar daha en başından yanlış iliklenmiş bir düğme gibidir; ne yapsan düzeltemezsin. Babasının gölgesini bir sancak gibi taşımak isteyen çocukların, yeraltının zifiri karanlığında birer canavara dönüşmesi kaderin en acımasız oyunudur.
HAŞMET’İN ANLATIMINDAN:
Ben Haşmet. Hayatım boyunca akşam ezanı okunduğunda eve çağrılan, masada her zaman sıcak yemeği olan, babasından azar işitse bile arkasından sevgiyle sarılacağını bilen o şanslı çocuklardan biriydim. Aile denen o korunaklı kalenin içinde büyüdüm ben. Bu yüzden Drew Aslan’ın dünyasındaki o buz kütlesini, o derin, dipsiz kuyuyu anlamakta hep zorlanırdım. İnsan nasıl bu kadar acımasız, nasıl bu kadar duvarları olan birine dönüşebilirdi? Ama o gece, o çalışma odasının kapısının ardında yaşananları gördüğümde, Drew’un içindeki o küçük çocuğun can çekişerek nasıl öldüğünü ilk kez ruhumda hissettim.
Saldırının ardından karargahta tam bir matem havası vardı. Sedef gitmişti. Drew, masanın başında dikilmiş, gözlerini haritaya dikmişti ama aslında hiçbir şeye bakmıyordu. Alex ise her zamanki gibi kapının eşiğinde, sarsılmaz bir heykel gibi nöbetteydi.
Birden Drew’un omuzları sarsılmaya başladı. Hayatımda ilk kez onun dik duruşunun bozulduğunu görüyordum. Masadaki her şeyi tek bir hamleyle yere fırlattı. Cam kırıkları odaya dağılırken sesi tüm binayı titretti:
"Babam!" diye haykırdı Drew, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarındaki yara izlerine karışırken. "Babam şehit olmasaydı... Eğer o hain pusuda gitmeseydi, benim burada, bu pisliğin, bu örgütün başında olmamı ister miydi sanıyorsun Alex? Bir asker olmamı isterdi! Onun gibi şerefli bir üniforma giymemi, vatan için göğsümü siper etmemi isterdi! Bu kirli yeraltı dünyasının kralı olmamı değil!"
Alex tek bir kelime bile etmeden, içindeki o devasa acıyı yutarak Drew’a bakıyordu.
"Ama bak bana!" diye bağırmaya devam etti Drew, göğsüne vurarak. Hıçkırıkları odanın duvarlarında yankılanıyordu. "Ben ne oldum? Bir canavar! Zaten beni o aile damat diye alır mı ha? Almazlar! Ben kötü biriyim! Ben elleri kana bulanmış, acımasız bir adamım! Sedef’in o temiz dünyasına layık değilim!"
Drew hıçkırarak masanın üzerine yığıldığında, Alex’in gözlerinden de birer damla yaş süzüldü. Hayatta hiç kimsesi olmayan, ailesiz büyüyen Alex, dostunun bu çaresiz yıkılışına daha fazla dayanamadı. Yavaşça odadan çıktı, kapıyı arkasından usulca kapattı.
Ben koridorun köşesinde nefesimi tutmuş onları izlerken, Alex kapının hemen yanındaki duvara yaslandı ve dizlerinin bağı çözülmüş gibi yere çöktü. O sarsılmaz, etten duvar olan adam, yüzünü ellerinin arasına alıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. İçeride geçmişinin enkazı altında kalan bir lider, dışarıda ise onun acısıyla kavrulan, tek ailesi Drew olan bir dost vardı.
Ben o gece anladım; aile sevgisiyle büyümek bir lütufmuş. Ve bu iki adam, o lütuftan mahrum kalmanın bedelini tüm şehre ödetmeye hazırlanıyordu.
Yazarın Notu 2: Kendi babasının şerefli mirasını yeraltının karanlığında arayanlar, en çok kendilerine geç kalırlar. Drew’un gözyaşları bu gece İstanbul’un üzerine yağan yağmurdan daha ağırdı. Ve bu kırılma, önümüzdeki 9 bölümün ne kadar acımasız geçeceğinin en net kanıtıydı.
Yazarın Notu 1: Bazı tarihler takvimde sadece bir sayıdan ibarettir; kutlanmak için değil, nelerin kaybedildiğini, hangi acıların üzerine basarak bugüne gelindiğini hatırlamak için oradadırlar. Doğduğun gün şenliklerle karşılanmadıysa, her yaş alışın aslında ölüme atılan sessiz bir adımdır.
HAŞMET’İN ANLATIMINDAN:
Karargahın koridorunda saat tıkırtılarından başka hiçbir ses kalmamıştı. Gece yarısını saniyeler geçiyordu ve takvim yaprakları 11 Temmuz’u gösteriyordu. Drew Owen Aslan’ın doğum gününü...
11/07/1999. Ben kendi doğum günümde annemin yaptığı pastayı üflerken, babamın omzuma gururla vuruşunu hatırlardım. Drew içinse bu tarih, sadece bu dünyaya fırlatılmış olmanın, sevgisizliğin kapısından içeri adım atmanın resmi belgesiydi.
Alex, koridorun soğuk zemininde çökmüş, gözyaşlarını içine akıtmaya çalışırken yavaşça ayağa kalktı. Yüzünü sildi, ceketini düzeltti ve o sarsılmaz maskesini yeniden yüzüne geçirdi. Kapıyı usulca aralayıp içeri girdi. Ben de kapının eşiğinden o odaya, o acının merkezine baktım.
Drew, yerde duran kırık cam parçalarının arasında, sırtını duvara dayamış oturuyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Alex yaklaştı, diz çöktü ve cebinden çıkardığı eski, yıpranmış bir kibrit kutusunu Drew’un önüne koydu. İçinden sadece tek bir mum çıkardı.
"Doğum günün kutlu olsun, Drew Bey," dedi Alex. Sesi titriyordu ama dik durmaya çalışıyordu. "17 yıldır her 11 Temmuz'da olduğu gibi... Yine sadece ikimiz varız."
Drew kafasını yavaşça kaldırdı. O koca yeraltı liderinin gözlerinde öyle bir çocuksu çaresizlik vardı ki, yazarın bu satırları kağıda dökerken kalbinin nasıl sıkıştığını, parmaklarının nasıl titrediğini hissetmemek imkansızdı.
"Alex..." dedi Drew, sesi fısıltı gibi çıktı. "Ben doğduğumda babam görevdeymiş. Annem hep anlatırdı; 'Baban senin doğum haberini telsizden aldığında gözleri dolmuş,' derdi. Bir asker çocuğu olarak doğdum ben. Şerefle, gururla... Ama bak şimdi elimde ne var? Kırık camlar, dökülen kanlar ve arkamdan vuran 'cano'lar."
Drew hıçkırıklarını zapt edemez hale geldi, elleriyle yüzünü kapattı. "Sedef... O şimdi ailesinin yanında, güvende. Ama ben onun hayatına giren en büyük felaketim. Beni bu halimle, bu geçmişimle kim ne yapsın? Ben 11 Temmuz 1999'da doğdum Alex ama ruhum o üvey babanın o odada annemi vurduğu gün öldü. Ben yaşayan bir ölüyüm."
Alex, Drew’un omzunu kavradı. İki kimsesiz çocuk, karargahın o karanlık odasında, geçmişin enkazı altında birbirlerine sarıldılar. Hayatta hiçbir ailesi olmayan Alex, tek ailesi olan Drew’un acısını kendi göğsüne siper ediyordu.
Ben dışarıda, aile sevgisiyle büyümüş bir çocuk olarak hıçkıra hıçkıra ağlamamak için dişlerimi sıkıyordum. Bu odada dökülen gözyaşları, İstanbul'un tüm kirli sularını temizleyecek kadar saftı ama bir o kadar da can yakıcıydı.
Yazarın Notu 2: En ağır yalnızlık, kalabalıkların ortasında değil, doğduğun günün gecesinde tek bir mum ışığına sığışmaya çalışırken yaşanır. Drew bu gece kendi cenazesini kaldırdı. Yarın uyandığında, içindeki o ağlayan çocuktan eser kalmayacak; geriye sadece Aymen ve Defne’nin kabusu olacak amansız bir öfke kalacaktı.
Yazarın Notu 1: En uzağa gönderilen sessiz çığlıklar, sevdiğinin kalbine ulaşamadan yarı yolda kırılanlardır. İnsan bazen sadece bir kelimeyle iyileşecekken, o kelimenin önüne örülen duvarlar yüzünden ömür boyu yaralı kalır.
HAŞMET’İN ANLATIMINDAN:
Saat sabaha karşı dörde yaklaşırken, karargahın üzerindeki o ağır sessizlik yerini İstanbul’un ayazına bırakmıştı. Drew ve Alex odada geçmişin yüküyle baş başa kalmışken, uzaklarda, şehrin diğer ucundaki güvenli evde de başka bir dram yaşanıyordu. Sedef, odasındaki yatağın kenarına oturmuş, gözlerini telefonunun ekranından
ayıramıyordu. Takvime bakıyordu; 11 Temmuz. Drew’un doğum günü.
Onun ne kadar sevgisiz büyüdüğünü, bu tarihin onun için kutlu bir gün değil, derin bir sızı olduğunu en iyi Sedef biliyordu. Parmakları ekranda titreyerek bir mesaj yazmaya başladı: "Doğum günün kutlu olsun Drew... Karanlığın ortasında bulduğum tek ışığım. Ne olursa olsun, sözünü unutma..."
Ancak parmağı tam "gönder" tuşuna basacakken, odanın kapısı sertçe açıldı. İçeri giren babasıydı. Gözlerindeki o amansız korumacılık ve endişe, Sedef’in elindeki telefonu adeta bir suç aleti gibi görmesine neden oldu.
"Hâlâ onu düşünüyorsun, değil mi?" dedi babası, sesi kırgın ve öfkeliydi. Sedef’in elinden telefonu tek bir hamleyle çekip aldı.
"Baba, lütfen! Sadece doğum gününü kutlayacaktım," diye haykırdı Sedef, gözyaşları içinde ayağa kalkarak. "Onun bugün kimsesi yok. Drew ormanda yapayalnız kalmış bir çocuk gibi şu an, bunu anlamıyorsunuz!"
"Anlamıyorum çünkü ben bir babayım Sedef!" diye bağırdı babası, telefonu cebine koyarken. "O adamın etrafındaki kan biter mi sanıyorsun? Bugün doğum gününü kutlarsın, yarın onun yanında cenazene ağlarız! Aymenler, Defneler pusuda bekliyor. O adam acımasız bir yeraltı dünyasının içinde. Eğer ona bir adım atarsan, bu aileyi tamamen silmiş olursun. Seçimini yap."
O sözler odanın içinde yankılanırken, Sedef yatağın üzerine çöküp yüzünü ellerinin arasına aldı. Babasının bu kesin ve kırıcı engeli, onun Drew’a ulaştırmak istediği o minik umut ışığını daha doğmadan söndürmüştü.
Aynı dakikalarda karargahta, masanın başında telefonuna baka kalan Drew, ekranın hiç ışıldamadığını gördüğünde içindeki o son umut kırıntısını da kendi elleriyle toprağa gömdü. Sedef’in bile onu bu karanlıkta bıraktığını düşünerek kalbini tamamen buzla kapladı. Artık onu tutacak hiçbir bağ kalmamıştı.
Yazarın Notu 2: Gönderilemeyen mesajlar, sahibinin kalbinde birer zehre dönüşür. Sedef’in çaresiz gözyaşları babasının duvarına çarpıp geri dönerken, Drew İstanbul’un en karanlık sabahına uyandı. Şimdi önümüzde tam 9 bölüm var ve bu sevgisizlik, Aymen ile Defne’nin üzerine kabus gibi çökecek.
(Yirmi altıncı bölümün sonu..)
