17. bölüm · *İHANETİN AŞKI*
(İHANETİN AŞKİ) 17- bölüm
(Anlatıcı: drew)
Merkez hastaneye giden ana yolların tamamen tıkandığını ve ambulansların bu keşmekeş içinden asla çıkamayacağını anladığımızda, Alex aynadan bana bakıp direksiyonu sertçe sağa kırdı.
"Drew Bey, merkeze yetişemeyiz," dedi sesi son derece kararlı ve ciddi bir tonla. "Çok daha yakında, bizim ekiplerin kullandığı, yeraltı dünyasından tanıdık ve güvenilir eski bir cerrahın özel kliniği var. Oraya gidiyoruz!"
Sedef'in solgun yüzüne bakıp başımı salladım. "Gazla Alex, ne gerekiyorsa yap!" diye kükredim.
Araba dar sokakları, kaldırımları hiçe sayarak son sürat ilerledi ve nihayet o gizli kliniğin kapısının önünde durdu. Sedef’i kucağıma aldığım gibi içeri fırladım. Doktor ve hemşireler durumun ciddiyetini görerek Sedef’i hemen sedyeye aldılar ve acil müdahale odasına doğru tekerlekli sandalyeyi hızla sürmeye başladılar. Müdahale odasının kapıları yüzüme kapandığında, içerideki o amansız yaşam mücadelesiyle baş başa kalmıştım.
Koridorda sırtımı duvara yaslayıp yere çökerken, zihnimdeki o kasvetli düşünceler beni kemiriyordu. Okan’ın bu gizli kliniğin varlığından haberdar olup olmadığı, bizi buraya kadar takip edip etmediği tam bir muammaydı. Eğer burayı da
bulursa, bu sefer sadece kendimizi değil, Sedef’in son sığınağını da savunmak zorunda kalacaktık.
Klinik koridorundaki o kahredici bekleyiş sürerken, dış kapı hızla açıldı ve içeriye nefes nefese Haşmet girdi. Yüzündeki o kasvetli ve gergin ifadeden, dışarıda işlerin daha da sarpa sardığını anlamak zor değildi. Yanıma gelip omzumu sıktı, sesi buralardaki o ölüm sessizliğini bölecek kadar ciddiydi.
"Drew, durum sandığımızdan daha vahim," dedi Haşmet, etrafı kontrol ederek. "Okan, galadaki o büyük keşmekeşin ardından Sonat'ı bulmuş. Kardeşinin senin ellerinden o hale gelmesini asla sindiremiyor. Tüm yeraltı dünyasına haber salmış; 'Kardeşimin intikamını kendi ellerimle alacağım, Drew'un nefes aldığı her yeri yakacağım' diyerek yemin etmiş. Okan'ın adamları şu an şehirde adeta terör estiriyor, her taşın altına bakıyorlar."
Bu sözler üzerimizdeki o amansız baskıyı bir kat daha artırdı. Sedef içeride canıyla cebelleşirken, dışarıda Okan’ın intikam ateşiyle kavrulan ordusu bize doğru yaklaşıyordu.
Klinik koridorunun o loş, sarı ışığı altında zaman adeta akmayı reddediyordu. Havada asılı kalan o ağır dezenfektan kokusu, zihnimdeki kasvetli düşünceleri daha da tetikliyor, ameliyathanenin kapısındaki kırmızı ışık gözlerimi yakıyordu. Sedef içeride, ölümle yaşam arasındaki o ince, amansız çizgide tek başına savaşıyordu. Benim yüzümden, benim bitmek bilmeyen geçmişimin hesabı yüzünden o beyaz sedyenin üzerindeydi.
Sırtımı soğuk duvara yaslayıp yere çöktüm. Ellerime baktım; parmaklarımın arasında kurumuş olan o kan izleri, galadaki o dehşet anının, o korkunç keşmekeşin somut birer kanıtıydı. Haşmet’in getirdiği o kara haber, Okan'ın ant içtiği intikam yemini duvarlarda yankılanmaya devam ediyordu.
"Drew..." dedi Haşmet, yanıma çökerek. Sesi her zamankinden daha olgun, daha babacandı. "Kendini suçlamayı bırak artık. Bu senin suçun değil."
"Benim suçum Haşmet," diye fısıldadım, sesimdeki o derin yorgunluğu gizleyemeyerek. "Okan da Sonat da benim geçmişimin birer laneti. Onları hayatımıza ben soktum. Eğer o yıllar önce, o cehennem gibi evde o kararı vermeseydim, bugün Sedef o odada canıyla cebelleşiyor olmazdı."
Alex, koridorun köşesinde kollarını göğsünde bağlamış, gözlerini bir an bile kapıdan ayırmadan bizi dinliyordu. Biz sadece bir lider ve adamları değildik; biz birbirimizin ruhundaki o derin garez ve yaraları bilen, aynı karanlıktan sağ çıkmış insanlardık.
"Her şey o adamla başladı, değil mi?" diye sordu Alex, sesindeki o saygılı ama meraklı tonla. Kastettiği kişi, çocukluğumu, gençliğimi ve ruhumu paramparça eden üvey babamdı.
Başımı geriye doğru yaslayıp gözlerimi kapattım. Zihnim beni saniyeler içinde o eski, rutubetli ve karanlık eve geri fırlattı. Çocukken korkudan titrediğim, o adamın ağır adımlarını duyduğumda saklanacak yer aradığım o günlere... Üvey babam, etrafına sadece korku ve nefret saçan bir canavardı. Ve onun o acımasız gölgesinde büyüyen abim... Abim, o adamın adeta bir kopyası haline gelmişti. Bana her vurduğunda, beni her aşağıladığında içimde büyüyen o muazzam nefret, aslında bugünkü Drew Aslan’ı doğuran ilk kıvılcımdı.
"Sonat ile yollarımızın kesiştiği o ilk günü hatırlıyor musun Haşmet?" diye sordum, gözlerimi açmadan.
"Nasıl unuturum Drew," dedi Haşmet derin bir iç çekerek. "Daha on sekiz yaşındaydın. Gözlerinde sadece dünyayı yakmak isteyen bir öfke vardı. Sonat ise o zamanlar yeraltının kirli işlerini yeni yeni devralıyordu. Seni yanına aldığında, içindeki o potansiyeli kullanmak istemişti."
"Aynen öyle," dedim, acı bir gülümsemeyle. "Ama bilmediğimiz bir şey vardı. Sonat o zamanlar da tek başına değildi. İpleri elinde tutan, bizi birer piyon gibi oynatan o gölge adam... Okan, en başından beri oradaydı. Sonat’ın bize yanaşması, bizi o bataklığın içine çekmesi tamamen Okan’ın dâhice ve hunharca kurgulanmış bir oyunuydu. Biz kendimizi güçlü sanırken, aslında Okan’ın imparatorluğunu inşa etmek için tuğla taşıyorduk."
Zaman geçtikçe, koridordaki o derin felsefi ve psikolojik yüzleşme bizi geçmişin en karanlık dehlizlerine sürükledi. Sonat’ın bize ilk ihanet ettiği anı, o depoda günlerce aç ve susuz bırakıldığımız, ölüme terk edildiğimiz o meşum geceyi yeniden yaşadık. Her bir anı, içimizdeki o intikam ateşini daha da körüklüyordu.
"Şimdi anlıyorum," dedi Alex, yavaşça yanımıza doğru yürüyerek. "Okan, Sonat'ın arkasına saklanarak kendini korudu. Sonat bizim için sadece bir kalkandı. Asıl canavarı görmemizi engellemek için kardeşi yem olarak öne sürdü. Ve şimdi o yem işlevini yitirince, canavar bizzat ininden çıktı."
"Çıktı," dedim, ayağa kalkarak. Üzerimdeki o yırtık, kanlı gömleğe baktım. İçimdeki korku, yerini tamamen buz gibi bir kararlılığa bırakmıştı. "Ve bu sefer saklanacağı bir kalkanı da kalmadı. Sedef oradan sağ çıkacak. Ve o çıktığında, bu şehirde Okan adında hiçbir şey kalmayacak."
Ameliyathanenin kapısındaki o kırmızı ışık, bu uzun ve acı dolu saatlerin ardından nihayet söndü. Hepimiz nefesimizi tutarak kapıya kilitlendik.
(Alex 'in gözünden karanlık eşik)
Klinik koridorunun o insana nefes almayı unutturan, ciğerlerini dezenfektan ve metal kokusuyla dolduran o ağır havası içinde beklemek, dünyanın en amansız işkencesinden farksızdı. Ben, Alex; hayatım boyunca pek çok çatışmanın, sayısız pusunun ve ölümcül keşmekeşin ortasında kalmıştım. Namlunun soğuk ucunu alnımda hissettiğim anlarda bile soğukkanlılığımı yitirmemiştim ama şimdi, ameliyathane kapısının önündeki o meşum sessizlik benim bile savunma kalkanlarımı delip geçiyordu.
Drew Bey, hemen yanımda, sırtını o rutubet kokulu duvara yaslamış bir vaziyette yerde oturuyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. O sarsılmaz duruşu, o her zaman etrafına korku salan vakur duruşu şimdi derin bir melankoli ve yıkımla yer
değiştirmişti. Gözleri, ameliyathane kapısının üzerindeki o kıpkırmızı ışığa kilitlenmişti; sanki o ışık sönerse, hayatındaki tüm renkler de onunla birlikte solup gidecekti. Haşmet abi de biraz ötede, elleri arkasında bağlı, koridoru bir o yana bir bu yana arşınlıyordu. Her adımında ayakkabılarından çıkan o gıcırtı, koridordaki o kasvetli sessizliği bıçak gibi bölüyordu.
"Gitmeliydik," diye mırıldandı Drew Bey birden. Sesi o kadar derinden ve o kadar bitkin geliyordu ki, sanki kelimeler boğazında düğümlenmişti. "Trafik aksa da, yollar kapansa da o ana yola çıkmalıydık Alex. Belki o zaman daha hızlı müdahale edilirdi. Benim yüzümden... Hepsi benim hatalı kararlarım yüzünden."
Ona bakamadım. Bir koruma olarak, bir dost olarak söyleyecek hiçbir teselli cümlem yoktu. Çünkü bu dünyada bazı yaralar vardı ki, kelimeler onlara sadece tuz olurdu. Haşmet abi durdu, Drew Bey’in yanına çöktü ve o babacan, vakar dolu sesiyle konuştu: "Drew, evlat... Kendine bu zulmü yapma. Sen o kaosun içinde Sedef’i alevlerin arasından çekip çıkardın. O an yapılabilecek en doğru şeyi yaptın. Okan’ın o hunharca kurduğu pusuya rağmen buraya kadar gelebilmemiz bile başlı başına bir mucize."
Drew Bey cevap vermedi. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. O an anladım ki, onun içindeki bu sessizlik, yaklaşmakta olan muazzam bir fırtınanın habercisiydi. Okan’ın, Sonat’ın intikamı için ant içtiği haberi Haşmet abi tarafından bize ulaştırıldığından beri, Drew Bey’in içindeki o eski, karanlık Drew uyanmaya başlamıştı. O, sadece bir intikam peşinde değildi; o, geçmişin tüm garezini tek bir gecede kusmaya hazırlanıyordu.
Dakikalar, saatleri kovaladı; her saniye ruhumuzdan bir parçayı söküp aldı. Nihayet o kan kırmızısı ışık söndü. Koridorda bir anda buz gibi bir sessizlik hakim oldu. Kapı yavaşça açıldı ve yorgunluktan bitap düşmüş doktor dışarı çıktı. Drew Bey bir ok gibi yerinden fırladı, saniyeler içinde doktorun önünde bitti. Ben ve Haşmet abi de hemen arkasındaydık. Doktor, maskesini yavaşça indirdi; gözlerindeki o ifade, içimizdeki o son umut kırıntılarını da söküp atmaya yetti.
"Drew Bey," dedi doktor, sesi o kadar soğuk ve mesafeliydi ki, sanki bir hükmü infaz ediyordu. "Elimizden gelen her şeyi yaptık. Müdahale başarılı geçti fakat... Sedef Hanım’ın beynindeki hasar ve geçirdiği travma sandığımızdan çok daha derin. Kritik eşiği henüz aşabilmiş değiliz. Şu an itibarıyla durumu bitkisel hayata çok yakın bir noktada. Uyanıp uyanmayacağı, uyanırsa da eski haliyle mi döneceği tam bir muamma. Onu cihazlara bağladık, şimdi sadece beklemek zorundayız."
O an Drew Bey’in yüzündeki ifadenin değişimine şahit olmak, cehennemin kapılarının açılışını izlemek gibiydi. Önce büyük bir boşluk, sonra yıkıcı bir acı ve en sonunda... En sonunda o saf, katıksız nefret yüzüne yerleşti. O an, Sedef'in orada, o cansız
makinelerin arasında yatıyor olması Drew Bey’in ruhundaki son insanlık kırıntısını da yok etmişti. Artık karşımızda sevdiği kadın için endişelenen adam yoktu; karşımızda, sadece yok etmek için
programlanmış bir canavar vardı.
"Bitkisel hayat..." dedi Drew Bey, kelimeyi sanki ağzında bir zehir gibi çevirerek. "Yani orada ama yok, öyle mi?"
Doktor bir şey söyleyemedi, sadece başını öne eğdi. Drew Bey aniden arkasını döndü. Gözleri kan çanağına dönmüştü, bakışlarındaki o meşum parıltı içimi titretti. Hiçbirimize bakmadan, tek bir kelime bile etmeden kliniğin çıkışına doğru yürümeye başladı.
"Drew! Nereye gidiyorsun?" diye bağırdı Haşmet abi arkasından. "Dur, mantıklı düşünmeliyiz! Okan’ın ordusu dışarıda pusu kurmuş bekliyor, bu halde tek başına hiçbir yere gidemezsin!"
Drew Bey durmadı. Adımları kararlı, sarsılmaz ve ölümcüldü. Kapının eşiğinde durdu, başını hafifçe yana çevirdi ama bize bakmadı. "Mantık bitti Haşmet abi," dedi, sesi mezarlıktan gelen bir rüzgar kadar soğuktu. "Okan benim canımı aldı. Şimdi ben de onun dünyasını başına yıkmaya gidiyorum. Alex, gelmeye kalkma. Bu seferki yolculuğun dönüşü yok. Ben bu gece ya o canavarı bitireceğim ya da bu karanlığın içinde yok olup gideceğim."
Onu durdurmaya çalışmak, üzerine gelen bir çığı elle durdurmaya çalışmakla aynı şeydi. Drew Bey kliniğin kapısından çıkıp yağmurlu, kasvetli gecenin içinde kaybolurken, Haşmet abiyle birbirimize bakakaldık. Arkasında sadece derin bir acı ve ucu bucağı olmayan bir garez bırakmıştı.
Sedef, içeride o soğuk camın arkasında, ruhsuz makinelerin sesleri arasında bir bilinmezliğe hapsolmuştu. Drew ise dışarıda, Okan’ın imparatorluğunu yerle bir etmek için kendi cehennemine doğru ilk adımını atmıştı. Bu amansız savaşta artık geri dönüş yoktu; ya her şey bitecekti ya da herkes bu kan gölünde boğulacaktı. Okan'ın kurduğu bu hunharca oyun, Drew Aslan'ın en vahşi halini tetiklemişti ve artık bu şehri hiçbir güç bu yıkımdan koruyamazdı.
(On yedinci bölümün sonu...)
