1. bölüm · DAĞ AYISI VE SAVCI HANIM

SOĞUK TEMAS

Damla Koca

İstanbul’un gri ve yağmurlu havası, Samsun’un hırçın dalgalarından farksızdı ama kokusu başkaydı. Bu şehir, insanın üzerine sinsice çöken bir tehlikeyi saklıyordu koynunda. Damla, siyah derimod ceketinin yakalarını kaldırıp abisi Mert’in dairesinin kapısından içeri adımını attı. Bordo bereli bir abiye sahip olmak, evine her girdiğinde buram buram asker disiplini ve kahve kokusu almak demekti.
Mert salonun ortasında kollarını bağlamış, yüzünde o her zamanki ukala gülümsemesiyle duruyordu.
— Nihayet gelebildin küçük hanım.
Damla elindeki ağır valizi koridora bırakıp gözlerini devirdi.
— Sana da merhaba abicim. Samsun-İstanbul arası mesafeyi ben yaratmadım biliyorsun.
Mert adımlayıp kardeşini sıkıca kollarının arasına aldı. Damla, abisinin kokusunu içine çekerken bir anlığına da olsa üzerindeki o omuzlarını ezen savcı kimliğini bir kenara bıraktı.
Mert geri çekilip gülümsedi.
— Evin anahtarı masada. Gelişin şerefine sana güzel bir et döner ısmarlardım ama istihbarat binasından çağırıyorlar. İşlerim yoğun.
— Hiç fark etmez, benim de zaten olay yeri incelemeden bir çağrı almam an meselesi. Biliyorsun, suçlular benim İstanbul’a gelmemi bekliyordu.
Mert kardeşinin başını hafifçe okşayıp evden çıktı. Damla valizini açmaya bile fırsat bulamadan, beklediği telefon çaldı. Samsun’dan devraldığı dava dosyasıyla bağlantılı eski bir binada şüpheli hareketlilik tespit edilmişti. Damla, belindeki kılıfında duran tabancasını kontrol etti, siyah saçlarını sıkı bir at kuyruğu yaptı ve hızla binadan çıktı.
Terk edilmiş, harabe halindeki beş katlı binanın önüne geldiğinde hava kararmıştı. İçerideki rutubet ve çürümek üzere olan beton kokusu genzini yaktı. Damla fenerini yakıp dikkatle adımladı. Bina sessizdi... Ta ki o ilk patlama sesine kadar.
TAK! TAK! TAK!
Otomatik silah sesleri binanın duvarlarında yankılandı. Damla refleksle yere eğilip duvarın arkasına geçti. Türk askerleri ve terör hücresi arasında kalmıştı. Silah sesleri çığ gibi büyürken, toz ve duman görüş alanını kapladı. Damla soğukkanlılıkla kılıfındaki silahını çıkardı. Geri çekilmek için hamle yaptı ancak arkasında beliren iki teröristi fark etti. Tam silahını doğrultacaktı ki...
Aniden beline dolanan çelik gibi sert, devasa bir el onu geriye doğru savurdu.
Damla ne olduğunu anlayamadan kendisini tozlu duvar ile devasa bir beden arasında sıkışmış buldu. Sırtı duvara çarptı, nefesi kesildi. Başını kaldırdığında, askeri üniforması içinde, yüzü hafif toza bulanmış, 1.92 boylarında zifiri karanlık bakışlı bir adamla göz göze geldi.
Adamın gözleri o kadar sert ve keskindi ki, etrafta patlayan mermiler ve yankılanan silah sesleri bir anda bıçak gibi kesildi. Zaman durdu. Yüzbaşı Yiğit Eren, belindeki eli sıkılaştırarak gözlerini Damla’nın esmer, cesur yüzünden ayıramadı. Hayatında ilk defa bir görevde, sırf sivil bir kadını korumak için operasyon planını bozmuş, koruma ateşi emri vererek kendini öne atmıştı. Ve şimdi, duvarın arasında tuttuğu bu kadının derin gözlerinde kaybolmuştu.
Yiğit Eren’in kulaklığından ekibinin bağırışı yankılandı:
— Yüzbaşım! Çıkmamız lazım, koridor temiz değil!
Telsiz sesi ikisini de o büyülü andan koparıp aldı.
Damla kendini toparlar toparlamaz Yiğit Eren’i göğsünden sertçe itti.
— Ne yaptığını sanıyorsun sen?!
Yiğit Eren kaşlarını çattı. O sert, soğuk sesiyle karşılık verdi:
— Seni koruyorum!
— Benim korunmaya ihtiyacım yok! İşine bak asker!
Yiğit Eren hafifçe sırıttı ama gözlerındaki o sertlik hiç eksilmedi.
— Öyle mi? Duvarın arkasındaki iki adamı görmemiştin bile küçük hanım.
Çatışma şiddetlenirken Yiğit Eren ekibine işaret verdi ve öne atıldı. Damla ise duvarın dibinde, kalbinin çatışmadan mı yoksa o buz gibi adamın dokunuşundan mı böyle deli gibi çarptığını anlamaya çalışıyordu.
Ertesi gün, Damla abisinin davetiyle İstanbul İstihbarat Binasına gitti. Şık kıyafetleri ve kendinden emin duruşuyla koridorda ilerlerken Mert’i gördü.
Mert kardeşine sarıldıktan sonra neşeyle konuştu:
— Gel bakalım. Seni en yakın arkadaşımla tanıştırayım. Dün geceki operasyondan yeni döndü.
Mert koridorun sonundaki odaya doğru seslendi:
— Yiğit Eren! Gel buraya kardeşim.
Odanın kapısı açıldı. Dışarı çıkan adamı gördüğünde Damla’nın adımları duraksadı. Uzun boyu, yapılı vücudu ve o dünkü sert bakışlarıyla Yiğit Eren tam karşısındaydı. Yiğit Eren de Damla’yı gördüğü an donup kaldı.
İkisi de aynı anda, şaşkınlıkla fısıldadı:
— Sen?!
Mert kaşlarını çatarak ikisine baktı.
— Siz... Tanışıyor musunuz?
Yiğit Eren dün geceki olayı detay vermeden Mert’e özetledi. Dün gece beline sarıldığı, gözlerinde kaybolduğu kadının, en yakın arkadaşının kardeşi ve üstelik bir savcı olduğunu öğrenmek zihninde şimşekler çaktırmıştı.
Mert rahat bir nefes aldı.
— Kardeşimi kurtardığın için eyvallah kardeşim.
Sonra Damla’ya dönüp kaşlarını çattı:
— Sen de ayağını denk al Damla, durduk yere başını belaya sokma!
Yiğit Eren fırsatı kaçırmadı. Yan bir gülüşle Damla’ya baktı.
— Aman Mert, bulaşma derim. Zaten pek laf dinleyeceğe benzemiyor. Asi ve gıcık bir tipi var.
Damla sinirle öne bir adım attı.
— Sensin lan ayı kapanı! Bana bak, laflarına dikkat et!
Mert anında aralarına girdi, şaşkınlıkla kardeşine baktı.
— Damla! Doğru konuş. O senin abin sayılır. Hatta abin olacak!
Damla gözlerini devirip kollarını bağladı.
— Ben abi falan istemem! Bir tane var, zaten yettin artıyorsun. İkincisine hiç gerek yok!
Yiğit Eren bir an durdu. İçinden, ‘Dün gece çatışmada gözlerinin içine bakıp nefessiz kaldığım kıza abilik mi yapacağım?’ diye geçirdi. Ama dışarıya o soğuk, gıcık maskesini taktı. Damla’ya doğru bir adım yaklaşıp üstten bir bakış attı.
— Artık abinim, küçük hanım. Alışsan iyi edersin.