18. bölüm · DAĞ AYISI VE SAVCI HANIM

KIVILCIMLAR

Damla Koca

Damla, kilitlerin mekanik sesini birer birer yankılatarak kapıyı yavaşça araladı.
Yiğit Eren kapının eşiğinde, o devasa cüssesine zıt bir çaresizlikle duruyordu. Siyah gözleri bitkin, şakaklarındaki damarlar gergin ama bakışları tamamen Damla’ya kilitlenmişti. O sert komando, hayatında ilk defa bir kadının gözlerinin içine bakarken tamamen silahsızdı.
Ayla duruma çabuk uyum sağladı. Damla’nın omzunu hafifçe sıkarak sessizce mutfağa doğru çekildi ve aradaki kapıyı kapattı.
Koridorun loş ışığında ikisi baş başa kalmıştı. Damla kollarını göğsünde birleştirip kapı kenarına yaslandı. Yüzünde hırçın bir maske tutmaya çalışsa da, gözlerindeki o kırgın ışık Yiğit’in gözünden kaçmıyordu.
— Ne var dağ ayısı? dedi Damla, sesi titremesin diye çabalayarak. — Kapımın önünde nöbet tutup neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?
Yiğit Eren bir adım öne attı. Aralarındaki o birkaç santimlik mesafeyi tamamen kapatıp içeri girdi ve kapıyı arkasından sakince kapattı. Damla’nın üzerine çöken devasa gölgesiyle birlikte odadaki hava anında ağırlaştı, o tehlikeli ve tutkulu çekim yeniden alev aldı.
— Hiçbir şey kanıtlamaya çalışmıyorum Damla, dedi Yiğit Eren. Sesi alçak, pürüzlü ve bir o kadar da yakıcıydı. — Sadece gözlerinin içine bakarak konuşmak istiyorum. O kızın, o Nur’un benim hayatımda hiçbir karşılığı yok. Bir görevden kalan hastalıklı bir takıntı, hepsi bu.
— Adamın evine kadar girip dudaklarına yapışıyor ama Senin hiçbir şeyin değil, öyle mi? dedi Damla alaycı bir gülüşle. Gözleri dolmuştu, parmağını Yiğit’in göğsüne vurarak devam etti: — Sen beni ne sanıyorsun Yiğit?! Bir 'Abinim' deyip beni hizaya sokmaya çalışıyorsun, bir kıskançlık krizlerine girip ortalığı yakıyorsun, sonra da evinde başka bir kadınla karşılaşıyorum! Benim canımı yakmaya ne hakkın var?!
Damla’nın parmağı göğsüne her çarptığında Yiğit Eren’in kalbi bir kez daha sıkıştı. Yiğit daha fazla dayanamadı.
Büyük, nasırlı elleriyle Damla’nın sertçe göğsüne vuran elini havada yakaladı. Diğer elini ise hiç tereddüt etmeden kızın beline doladı ve onu tek bir hamlede kendine doğru çekti. Damla’nın bedeni Yiğit’in sıcak ve sert göğsüne çarptı.
— Bırak beni! dedi Damla nefes nefese, kurtulmak için çırpınarak. — Bırak diyorum dağ ayısı!
— Bırakmıyorum! dedi Yiğit Eren adeta gürleyerek ama sesindeki o katıksız tutku odayı yaktı geçti. — Bir daha seni bırakmayacağım Damla!
Yiğit Eren, ellerini Damla’nın yanaklarına koydu. Yüzlerini o kadar yakınlaştırdı ki, sıcak nefesleri birbirinin dudaklarına çarpmaya başladı. Siyah gözleri kızın dudaklarına ve dolu dolu olan gözlerine kaydı.
— Anlamıyor musun? dedi Yiğit, sesi çaresiz bir fısıltıya dönüşürken. — Ben hayatım boyunca mermilerden kaçmadım, ölümden korkmadım. Ama dünkü deponun ortasında seni kaybetme fikri... O fotoğrafları gördüğüm an içimde kopan o kıyamet... Ben seni kıskanmaktan, seni korumak istemekten delirmek üzereyim!
Damla’nın çırpınışları yavaşça duruldu. Yiğit’in ellerinin sıcaklığı yanaklarını yakarken, adamın gözlerindeki o katıksız gerçeği gördü. Bu adam rol yapmıyordu. Bu adam, gururunu ve sertliğini tamamen ayaklar altına almış, ona teslim olmuştu.
— Çok canımı yaktın Yiğit... dedi Damla fısıltıyla. İlk defa ismiyle hitap etmişti. Gözünden tek bir damla yaş süzüldü.
Yiğit Eren başparmağıyla o gözyaşını yavaşça sildi. Eğilip dudaklarını Damla’nın alnına uzun ve derin bir şekilde bastırdı. Ardından alnını kızın alnına yasladı.
— Biliyorum güzelim... Biliyorum. Bir daha asla. Ben senin canını yakmaktansa Karahan’ın kurşununa kafa atarım. Yeter ki bana öyle bakma. Yeter ki gitme.
Damla, ellerini kendiliğinden Yiğit’in geniş omuzlarına koydu. İçindeki o hırçın öfke, yerini derin ve yakıcı bir teslimiyete bırakmıştı. İkisinin de kalbi aynı hızda, deli gibi çarpıyordu.Damla, alnına deyen o sıcaklığa ve Yiğit’in yakıcı sözlerine rağmen zihninde parlayan o görüntüyü —Nur’un ona yapışmasını ve Yiğit’in o anki halini— söküp atamıyordu. İçindeki o hırçın gurur yeniden şahlandı.
Ellerini Yiğit’in geniş göğsüne koyup var gücüyle itmeye çalıştı. Başını geriye çekerek gözlerinin içine öfkeyle baktı.
— Hayır! dedi Damla, sesi yırtıcı bir fısıltıyla. — İstemiyorum Yiğit! İstemiyorum, anladın mı?! Bana yaklaşma!
Yiğit Eren’in gözlerinde o an sanki bütün şalterler attı. Kızın bu inatçı reddedişi, o hırçın geri çekilişi adamın zihnindeki kontrol mekanizmasını tamamen yıktı. Söz dinlemeye, geri adım atmaya niyeti yoktu.
— Dinlemiyorum... dedi Yiğit Eren, sesi tehditkar ve tutkulu bir uğultu gibi çıktı. — Artık dinlemiyorum!
Damla daha ne olduğunu anlayamadan, Yiğit Eren tek bir hamleyle kızın iki bileğini birden sol eliyle kavrayıp başının üzerinde duvara sabitledi. Diğer büyük elini ise Damla’nın beline sıkıca dolayarak onu tamamen kendi bedenine mühürledi. Damla milim bile kıpırdayamıyordu.
Ve Yiğit Eren, hiç beklemeden dudaklarına yapıştı.
Sert, yakıcı ve kaçışa izin vermeyen bir öpücüktü bu. İki insanın arasındaki bütün hırsın, kıskançlığın, öfkenin ve bastırılmış devasa arzunun patlamasıydı. Damla bileklerini adamın güçlü kavrayışından kurtarmak için çırpındı, başını çevirmeye çalıştı ama Yiğit Eren onu belinden daha da kendine çekerek öpmeye devam etti. Kızın direnci, adamın yakıcı baskısı karşısında adeta eriyip gidiyordu ama Yiğit tek bir an bile geri çekilmedi.
Saniyeler süren o tutkulu ve amansız baskının ardından, Yiğit Eren nefes nefese yavaşça geriye çekildi. Bileklerini tutmayı bıraktı ama gözlerini Damla’nın yüzünden ayırmadı.
Damla’nın dudakları kızarmış, nefesi düzensizleşmişti. Yanakları al al, gözleri öfke ve şokla parıl parıldı. Serbest kalan elini anında kaldırıp Yiğit’in yüzüne sert bir tokat atmak için savurdu ama Yiğit havada kızın bileğini yakaladı.
Damla göğsü hızla inip kalkarken gürledi:
— Sen ne yaptığını sanıyorsun be?! Ha?! Ne sanıyorsun kendini?!
Yiğit Eren cevap veremeden Damla kolunu hırsla çekti ve işaret parmağını Yiğit’in göğsüne saplarcasına bastırdı. Sesi tiksinti ve öfkeyle doluydu:
— Beni zorla öperek mi ikna edeceğini sanıyorsun dağ ayısı?! Bu mu senin aşkın, bu mu senin koruma anlayışın?! İğrençsin! Gerçekten iğrençsin!
Damla gözlerinden süzülen yaşları nefretle silerek kapıyı ardına kadar açtı.
— Defol git bu evden! Defol! Bir daha sakın karşıma çıkma, yüzünü bile görmek istemiyorum!
Yiğit Eren olduğu yerde donup kalmıştı. Dudaklarındaki o yakıcı tat ve Damla’nın yüzüne savurduğu "İğrençsin" kelimesi, kalbine bir kurşundan daha ağır saplanmıştı. Siyah gözlerinde ilk defa ne yapacağını bilemeyen, yaptığı şeyin pişmanlığıyla kavrulan bir adamın çaresizliği belirdi.
Hiçbir şey söyleyemedi. Başını yavaşça öne eğdi ve ağır adımlarla kapıdan dışarı çıkıp gecenin karanlığına karıştı.