6. bölüm · Aynı Gökyüzü Altında
BÖLÜM 6: EMANET
Şehir, kasabanın o dingin sessizliğinden sonra Aras’ın üzerine bir kâbus gibi çöktü. Korna sesleri, kalabalık caddeler ve gri binalar... Aras direksiyonu o kadar sıkıyordu ki eklemleri bembeyaz kesilmişti. Bir asker için şehre dönmek, görünmez bir düşmanla savaşmak gibiydi.
"Nefes al, Aras," dedi Elif, elini usulca adamın titreyen dizine koyarak. "Buradayız. Kaçmıyoruz."
Aras, dikiz aynasından arka koltuktaki o küçük, yıpranmış zarfa baktı. "Oraya vardığımızda ne diyeceğimi bilmiyorum, Elif. 'Oğlunuz öldü ama ben yaşıyorum, işte bu da son sözleri' mi diyeceğim? Bu adaletsizlik değil mi?"
Elif, başını hafifçe iki yana salladı. "Bu adaletsizlik değil, bu bir veda borcu. Sen ona borcunu ödemeye geldin."
Küçük, dar bir sokağa girdiler. Kerpiçten hallice, boyası dökülmüş iki katlı bir evin önünde durdular. Bahçedeki asma yaprakları kurumuş, kapının önündeki saksılar boynu bükük kalmıştı. Aras kontağı kapattı ama araçtan inmedi. Gözleri kapıdaki o eski "Maşallah" yazısına takıldı.
"Giremem,"
diye fısıldadı Aras. "Ayaklarım gitmiyor."
Elif arabadan inip Aras’ın tarafına geçti, kapısını açtı. Elini ona uzattı. "Yalnız değilsin demiştik. Tut elimi."
Aras, bir çocuk çaresizliğiyle Elif’in elini kavradı. Birlikte o birkaç basamaklı merdiveni çıktılar. Aras’ın parmağı zile gitmedi, havada asılı kaldı. Sonunda kapı yavaşça aralandı. Karşılarında, başındaki beyaz tülbenti omuzlarına düşmüş, gözleri ferini yitirmiş yaşlı bir kadın duruyordu.
Kadın Aras’ı gördüğü an dizlerinin bağı çözüldü. Hiçbir şey sormadı. Aras’ın üzerindeki o sivil kıyafetlere rağmen onun bir "asker" olduğunu, oğlunun komutanı olduğunu anlamıştı. Çünkü anneler, kara haberi gelmeden kokusundan tanırdı.
"Geldin mi oğlum?" dedi kadın, sesi bir inilti gibiydi. "Fırat’ım gelmedi ama sen geldin..."
Aras, kadının önünde diz çöktü. Hiçbir askeri protokol, hiçbir rütbe o anın ağırlığını taşıyamazdı. Cebinden o zarfı çıkardı ve kadının titreyen ellerine bıraktı. "Affet beni anne," dedi Aras, hıçkırıklarını artık gizleyemiyordu. "Onu getiremedim ama... Emanetini getirdim."
Kadın, zarfı göğsüne bastırıp Aras’ın başına kapandı. "Sağ ol evladım... Sağ ol ki sesini bana ulaştırdın. Sen gelmeseydin, ben bu dünyadan onun veda etmediğini sanarak göçecektim."
İçeride, o hüzünlü oturma odasında saatlerce oturdular. Elif, kadının elini bir an bile bırakmadı. Mektup defalarca okundu, hatıralar yad edildi. Aras ilk kez, o gecenin sadece kan ve barut değil, aynı zamanda bir kahramanlık hikayesi olduğunu bir annenin ağzından duydu. Fırat’ın onu ne kadar sevdiğini, ona ne kadar güvendiğini öğrendi.
Evden çıktıklarında hava kararmıştı. Aras’ın omuzlarındaki o devasa yük sanki rüzgara karışıp gitmişti. Sokağın başında durup derin bir nefes aldı. Şehir artık o kadar gürültülü gelmiyordu.
Aras, Elif’e döndü ve duraksadı. "Sıra sende," dedi. "Senin o yarım kalan cümlene gidelim mi?"
Elif, gözlerindeki yaşları sildi ve hafifçe gülümsedi. "Gidelim Aras. Artık hazırım."
