14. bölüm · Aynı Gökyüzü Altında
BÖLÜM 13: KURT PENÇESİ KÜTÜPHANEDE
Aras, kütüphanenin üst katındaki o küçük odada, bembeyaz çarşafların arasında yatıyordu. Omzundaki yara derindi ama Elif’in her sabah tazelediği pansuman ve odanın içine dolan eski kitap kokusu, en güçlü ilaçtan daha etkiliydi. Aşağıdan ise alışılmadık sesler geliyordu: gülüşmeler, çekiç sesleri ve ağır botların ahşap zemindeki yankısı.
"Kurt Pençesi" timi, komutanlarını yalnız bırakmamıştı. Ama onlar sadece kapıda nöbet tutan askerler değildi; onlar Aras’ın "evlatlarım" dediği o dağ aslanlarıydı.
Aşağıda, kütüphanenin ortasında hummalı bir çalışma vardı.
Teğmen Kerem, timin lideri ve Aras’ın sağ kolu; masanın üzerine yayılmış haritaları kenara itmiş, kütüphanenin eksik kalan envanter listesini çıkarıyordu. "Komutanım görse bu düzensizliğe ceza keserdi," diyordu gülerek.
Astsubay "Barut" Selçuk, timin patlayıcı uzmanıydı. Ama şimdi ellerinde bomba düzeneği değil, bir matkap vardı. Kütüphanenin sallanan raflarını duvara sabitlerken, "Binbaşım bize dağda sığınak yapmayı öğretti, kütüphane mi yapamayacağız?" diye mırıldanıyordu. Sert çehresinin altında yumuşacık bir kalp taşıyordu.
Çavuş "Sessiz" Ozan, timin keskin nişancısı. Ozan, kütüphanenin en kuytu köşesine çekilmiş, Aras’ın yarım bıraktığı boya işini devralmıştı. Hiç konuşmuyor, fırçasını bir sanatçı titizliğiyle duvarlarda gezdiriyordu. Elif yanına yaklaşıp çay uzattığında, sadece hafifçe başını eğip minnetle gülümsedi.
Sıhhiyeci "Doktor" Deniz, timin can damarı. O, sürekli yukarı çıkıp Aras’ın ateşini kontrol ediyor, sonra aşağı inip Elif’e bitki çayları hazırlıyordu. "Yenge," dedi Elif’e, "Binbaşım ilk kez bu kadar huzurlu uyuyor. Bu dağların ayazında bile böyle gevşememişti."
Ve timin en genci, "Çaylak" lakaplı Onbaşı Mert. Mert, kütüphanenin bahçesinde çocuklarla köşe kapmaca oynuyor, onlara kağıttan uçaklar yapıyordu. Aras’ın tahta uçağını tamir ettiği küçük Ali, şimdi Mert’in omuzlarında kütüphanenin raflarına kitap diziyordu.
Elif, mutfakta bu beş koca yürekli adam için yemek hazırlarken, Aras’ın yavaşça merdivenlerden indiğini gördü. Omuzunda bir askı vardı ama gözleri parlıyordu.
"Bak hele şunlara," dedi Aras, kapı eşiğine yaslanarak. "Kütüphaneyi kışlaya çevirmişler."
Tim, Aras’ı gördüğü an hep bir ağızdan ayağa kalktı. Selçuk elindeki matkabı, Ozan fırçasını bıraktı. Kerem, "Rahat komutanım!" dedi şakayla karışık. "Burası artık bir kale değil, bir hafıza merkezi."
Kerem, elindeki o büyük ahşap tabelayı masanın üzerine koydu. Üzerinde, Sessiz Ozan’ın ince el işçiliğiyle kazınmış bir yazı vardı:
"FIRAT’IN ANISINA... OKU Kİ YAŞASIN."
Aras’ın gözleri doldu. Elif, Aras’ın yanına gidip elini beline doladı. O kütüphane artık sadece Elif’in sığınağı ya da Aras’ın gizlendiği yer değildi. O kütüphane, Fırat’ın, Kurt Pençesi’nin ve vatanın her köşesinde bir "mektup" bırakanların evi olmuştu.
"Sıhhiyeci Deniz," dedi Aras, sesi gürleşerek. "Yarama bir bak, galiba artık fırça tutabilirim. Bu çocukların yanında paslanmak istemem."
Kütüphanenin içine bir kahkaha tufanı koptu. Akşam çöktüğünde, kütüphanenin pencerelerinden sızan ışık, artık bir yalnızlığı değil, koca bir ailenin sıcaklığını kasabaya müjdeliyordu
