4. bölüm · Aynı Gökyüzü Altında
BÖLÜM 4: GEÇMİŞİN HABERCİSİ
Kasaba, dünkü kazanın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışırken güneş, sis katmanlarını delmeyi başarmıştı. Aras, pansiyonun önündeki ahşap sandalyede oturmuş, kolundaki yeni sargıya bakıyordu. Elif’in parmaklarının değdiği o yer, tuhaf bir şekilde yarasından daha çok sızlıyordu.
Tam o sırada, vadiden gelen ve bu sessizliğe ait olmayan, modern bir motor sesi kulaklarını tırmaladı.
Tozlu, siyah bir arazi aracı meydanda keskin bir frenle durdu. Araçtan inen adam, üzerindeki taktik pantolon ve güneş gözlükleriyle bu dağ kasabasına tamamen yabancıydı.
Aras, gelenin kim olduğunu daha yüzünü görmeden, o dik yürüyüşünden ve omuz çatısından tanıdı. Bu, Hakkari’deki o son operasyonda sırt sırta verdiği, can borcu olduğu Üsteğmen Selim’di.
Aras yerinden kalkmadı, ama bedeni bir yay gibi gerildi. Selim, ağır adımlarla Aras’ın yanına geldi ve gözlüklerini çıkardı. Gözlerinde neşe değil, derin bir keder vardı.
"Yerini bulmak kolay olmadı Komutanım," dedi Selim, sesi titreyerek.
Aras, buz gibi bir sesle cevap verdi: "Bulmaman gerekiyordu Selim. Ben buraya bulunmamak için geldim."
"Kaçamazsınız," dedi Selim, cebinden yıpranmış, kan lekeleri kurumuş bir zarf çıkarıp masaya bıraktı. "Fırat’ın ailesine teslim edemediği son mektup. Annesi 'Bunu sadece Aras Binbaşı getirebilir, o benim oğlumun son nefesini tutan adamdır' dedi. Ben yapamadım Komutanım. O yükü taşıyamadım."
Aras, zarfa bakmadı bile. Bakarsa, o geceki patlama sesinin kulaklarını sağır edeceğini biliyordu. "Ben o gece öldüm Selim. O mektubu götürecek adam çoktan gömüldü."
Tüm bu konuşmaları, kütüphanenin önündeki çiçekleri sulayan Elif duyuyordu. Aras’ın o sarsılmaz, devasa duvarının arkasında yatan enkazın büyüklüğünü ilk kez bu kadar çıplak görüyordu. Selim, hayal kırıklığıyla aracına binip uzaklaşırken, Aras masadaki zarfa elini bile sürmeden öylece boşluğa bakmaya devam etti.
Elif, elindeki sulama kabını kenara bıraktı. Adımları kendiliğinden Aras’a yöneldi. Yanına vardığında Aras’ın ellerinin titrediğini fark etti. O her şeyi halleden, çocukları kurtaran "kahraman", şimdi bir kağıt parçasından korkuyordu.
"O mektup sadece bir kağıt değil, değil mi?" diye sordu Elif, sessizce.
Aras, başını kaldırmadan cevap verdi: "O mektup bir vasiyet. Ve ben o vasiyeti yerine getiremeyecek kadar korkağın tekiyim Elif. Arkadaşımı orada bıraktım, ben buraya geldim. Bu mektup bana her nefes alışımda ihanetimi hatırlatıyor."
Elif, masadaki zarfı yavaşça aldı. "İhanet değil bu Aras. Bu, hayatta kalmanın bedeli. Eğer o mektubu siz götürmezseniz, o çocuğun son sözleri bu dağ başında, bu sisin içinde kaybolup gidecek. Onu gerçekten orada bırakmış olacaksınız."
Aras aniden ayağa kalktı, gözleri öfke ve acıyla parlıyordu. "Sen ne anlarsın Elif? Sen burada kitapların arasında, güvenli dünyanda yaşıyorsun! Hiç birinin son nefesini avucunda tuttun mu?"
Elif geri adım atmadı. Gözleri dolmuştu ama sesi sabitti. "Ben de buraya kaçarak geldim Aras! Nişanlımın cenazesinden kaçtım. O tabutun üzerine kapanamadığım için her gece rüyamda o boşluğu görüyorum. Ben o mektupları hiç alamadım, çünkü yazacak vakti olmadı. Senin elinde bir şans var. Birinin veda etmesine yardım edebilirsin."
Meydan bir kez daha o ağır sessizliğe büründü. İkisi de birbirinin yarasına dokunmuştu. Aras, Elif’in gözlerindeki o saklı acıyı ilk kez bu kadar net görüyordu. İkisi de aslında aynı gökyüzü altında, farklı cehennemlerde yanıyordu.
Aras, Elif’in elindeki zarfı yavaşça geri aldı. Parmakları kadının parmaklarına değdiğinde bu kez çekmedi.
"Yalnız gidemem," dedi Aras, sesi kısılmıştı. "O eve... O kadının karşısına yalnız çıkamam."
Elif, hafifçe başını salladı. "Yalnız gitmeyeceksin. Ben buradayım..
