52. bölüm · Aynı Gökyüzü Altında
BÖLÜM 48: İNTİKAMIN GÖLGESİ
Gece, dağ yolunun üzerine zift gibi dökülmüştü. Aras, okulun bahçesinden ayrıldıktan sonra direksiyonu Muhtar’ın malikanesine giden sarp kestirmeye kırmıştı. Elif, yanında bir "Gözcü" sessizliğiyle silahını temizliyor, parmakları kütüphanenin isine bulanmış halde namluyu yağlıyordu.
Tam keskin bir virajı döndüklerinde, projektörlerin kör edici ışığı yolu yardı. Aras küfrederek frene asıldı. Karşılarında iki askeri cip ve yolun ortasında bir heykel gibi dikilen Üsteğmen Yiğit duruyordu.
"Yine mi sen!" diye kükredi Aras, kapıyı tekmesiyle açıp aşağı inerken. "Çekil yolumdan Üsteğmen! Bu gece kanun da benim, nizam da! Elif’in okuluna sıkanların hesabını kesmeden durmam!"
Yiğit, elini havaya kaldırarak askerlerine "nişan almayın" işareti verdi. Ağır adımlarla Aras’ın yanına geldi. Yüzü kireç gibi beyaz, bakışları ise Aras’ınkinden bile daha karanlıktı.
"O kütüphanedeki dosyaları okudum Aras," dedi Yiğit, sesi buz kesmişti. "Muhtar sadece senin düşmanlığınla bitmiyor. O kütüphanenin mahzeninde babamın adı vardı... Muhtar’ın rüşvet ağını deşifre ettiği için on beş yıl önce 'kaza' süsüyle öldürülen babamın. O kitaplar sadece Elif Hanım’ın değil, benim babamın da mirasıymış."
Aras duraksadı. Elif araçtan inip yanlarına geldiğinde, Yiğit bakışlarını Elif’e çevirdi. "Size hep 'narin' dedik Elif Hanım. Ama babamın emanetini korumak için elinizi kana buladınız. Şimdi izin verin, bu üniforma ilk kez gerçek bir adalet için kirlensin."
Aras, Yiğit’in Elif’e olan bakışındaki o derin saygıyı görünce dişlerini gıcırdattı. Kıskançlığı hala bir yılan gibi içini kemiriyordu ama Yiğit’in elindeki ağır mühimmat çantasını ve gözlerindeki o saf nefreti görünce sustu.
Malikanenin bir kilometre uzağında, tepelik bir alanda haritayı açtılar. Aras, Yiğit’in profesyonel askeri zekasıyla kendi vahşi baskın tecrübesini birleştirmek zorundaydı.
"Plan şu," dedi Yiğit, malikanenin termal görüntüsünü göstererek. "Ben ve timim ana kapıdan 'resmi' baskın yapıyormuş gibi dikkat dağıtacağız. Sen o sırada arka duvardan, jeneratör dairesinden sızacaksın."
Aras, Elif’i yanına çekti. "Ya Elif? O benim yanımda olacak."
"Hayır," dedi Yiğit, ilk kez Aras’a karşı dikleşerek. "O tepede, keskin nişancı pozisyonunda olacak. Elif Hanım’ın eli titremeyi bıraktı Aras. O, bizim çıkış yolumuzu kollayacak tek kişi."
Aras, Elif’e baktı. Elif, kucağındaki dürbünlü tüfeği okşayarak başıyla onayladı. Aras, Yiğit’in kulağına eğildi ve o meşhur, boğucu fısıltısını bıraktı: "Eğer bu gece biterse, seni hala sevmiyorum Üsteğmen. Ama bugünlük o mermileri aynı hedef için yakacağız. Elif’e bir şey olursa, Muhtar’dan önce seni vururum."
Malikanenin bahçesinde Muhtar’ın korumaları devriye gezerken, birden hoparlörlerden yükselen o devasa ezgi ortalığı inletmeye başladı. Yiğit’in cipinden yayılan modern "Ceddin Deden" rock versiyonu, malikanenin duvarlarını sarsıyordu.
"Ceddin deden, neslin baban...
Hep kahraman Türk milleti..."
Yiğit, cipten inip elindeki ağır makineliyle havaya ateş açtı. "Muhtar! Çık dışarı! Adalet geldi!"
Aynı anda Aras, arka duvardan bir hayalet gibi sızdı. Elif ise tepede, tüfeğinin dürbününden Muhtar’ın balkonunu nişan almıştı. Aras, jeneratör dairesine girmeden önce telsize bastı:
"Gözcü, beni duyuyor musun?"
"Duyuyorum Aras," dedi Elif, sesi bir profesyonel kadar soğuktu.
"O kovan boynunda, yeminimiz namlunda kalsın. Başlıyoruz."
Aras, malikanenin içine daldığında ilk korumayı etkisiz hale getirip Muhtar’ın çalışma odasına doğru koşturdu. Dışarıda Yiğit’in mermileri, içeride Aras’ın öfkesi ve tepede Elif’in koruyucu bakışı... Üç farklı hayat, tek bir intikamda birleşmişti.
