15. bölüm · Aynı Gökyüzü Altında
BÖLÜM 14: ARAS’IN ÇIKMAZI
Kurt Pençesi timinin araçları karanlıkta kaybolurken, egzoz dumanı yerini kütüphanenin o tanıdık, sakin kokusuna bıraktı. Elif, Aras’ın yanına gelip elini koluna koydu ama Aras’ın bedeni bir taş kadar kaskatıydı. Bakışları hâlâ boş yoldaydı, sanki oradan bir haber, bir emir gelmesini bekliyordu.
"Girdiler mi içeri?" diye sordu Elif yumuşak bir sesle.
Aras cevap vermedi. Yavaşça kütüphanenin içine yürüdü. Her köşede timin izleri vardı: Barut Selçuk’un sabitlediği raflar, Sessiz Ozan’ın boyadığı duvarlar... Aras masasına oturdu, önündeki boş kağıda baktı ve o an dev bir boşluğun içine düştüğünü hissetti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Elif uyuduktan sonra Aras kütüphanenin ortasında tek başına kaldı. İşte o meşhur çıkmaz tam o an boğazına düğümlendi.
Bir yanda, az önce giden timi vardı. Onlar şimdi operasyon bölgesine sızıyor, pusuları kolluyor, vatanın sınırında ölümle burun buruna geliyorlardı. Aras, onların komutanıydı; her stratejiyi o kurar, her zorlukta en önde o giderdi. Şimdi ise sıcak bir kütüphanede, elinde bir kalemle oturuyordu. "Ben ne yapıyorum burada?" diye düşündü. "Onlar oradayken, ben burada kitap mı dizeceğim?"
Diğer yanda ise Elif vardı. Onun yaralarını saran, ona yeniden gülümsemeyi öğreten, sığındığı o liman... Eğer şimdi arkalarına bakmadan giden o araçlardan birine atlasaydı, Elif’i ikinci kez yıkacaktı. Birinci "Sakın" uyarısı bir kazaydı, ama ikincisi bir tercih olacaktı.
Aras ayağa kalktı, kütüphanenin camından dışarı baktı. Gözünün önüne Fırat’ın son anları geldi. Sonra Kerem’in "Komutanım, çatı sızdırmasın," diyen gülüşü...
"Sivil olamıyorum," diye fısıldadı karanlığa. "Ama asker olarak da kalamıyorum."
Eğer askerliğe dönerse, Elif’i kaybedecekti. Eğer sivil kalırsa, kendi ruhunu, kimliğini, omuzlarındaki o görünmez rütbeleri kaybedecekti. Aras için hayat hiçbir zaman bu kadar karmaşık olmamıştı. Dağda kararlar basitti: Ya dosttun ya düşman, ya hayattaydın ya ölü. Ama burada, bu kütüphane masasında, kararlar griydi.
Cebinden o gümüş künyeyi çıkardı. Üzerinde yazan "Vefa" kelimesine baktı. Vefa kimeydi? Giden askerlerine mi, yoksa onu bekleyen kadına mı?
Sabaha karşı, Elif aşağı indiğinde Aras’ı masanın başında, hiç uyumamış halde buldu. Önündeki kağıt karalamalarla doluydu: Stratejik planlar, kütüphane krokileri ve yarım kalmış cümleler...
"Aras? Hiç uyumadın mı?"
Aras başını kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi. "Elif," dedi sesi yorgunluktan kısılmış bir halde. "Ben bir çıkmazdayım. Bir yanım o dağlara geri dönmek için çıldırıyor, diğer yanım senin yanından bir milim bile uzaklaşmak istemiyor. Ben... Ben hangisiyim? Kütüphaneci miyim, yoksa cellat mı?"
Elif, Aras’ın karşısına oturdu. Onun bu savunmasız hali, kurşun yediği andan daha çok canını yakmıştı. "Sen ikisi de değilsin Aras," dedi Elif. "Sen, vicdanı olan bir adamsın. Ve vicdanı olan herkes bu çıkmaza girer."
Aras masadaki lambayı kapattı. Gün doğuyordu ama onun içindeki karanlık henüz dağılmamıştı. Bu, onun hayatındaki en zor pusuydu; düşmanı dışarıda değil, tam göğsünün içindeydi.
