35. bölüm · Aynı Gökyüzü Altında
BÖLÜM 31: KAYIP ŞAFAĞIN NÖBETÇİSİ
Kasabanın üzerine çöken sis, on beş gündür dağılmıyordu. Gökyüzü gri bir kefen gibi kütüphanenin çatısına asılı kalmıştı. Aras’ın kaybolduğu o karlı tepeden gelen haberler kesilmiş, resmi makamlar "arama faaliyetlerinin hava muhalefeti nedeniyle durdurulduğunu" açıklamıştı. Kasaba halkı için Aras artık bir "şehit" adayıydı; gıyabi cenaze namazı için camide fısıldaşmalar başlamıştı bile.
Ama kütüphanenin içinde zaman farklı akıyordu.
Elif, her sabah saat tam 08:00’de kütüphanenin ağır kapısını açıyordu. Kimse gelmese de rafların tozunu alıyor, kitapları alfabetik sıraya diziyordu. Ve en önemlisi; Aras’ın boş masasına, dumanı tüten taze bir bardak çay bırakıyordu.
"Deliye döndü zavallı kız," diyordu bakkal, pencereden onu izlerken. "Ölü bir adamın masasına çay koyuyor."
Elif duymuyordu. O, boynunda taşıdığı Aras’ın künyesine inanıyordu. Metal, Elif’in tenine değdiğinde hala bir sıcaklık yayıyordu. Elif biliyordu; Aras’ın kalbi dursa, bu metal buz keserdi. Bu, kütüphaneci bir kadının bilimle açıklanamayan, sadece aşkla ölçülebilen tek pusulasıydı.
Karanlığın İçindeki Işık: Aras’ın Mücadelesi
Sınırın ötesindeki o ücra mağarada, Aras bilincini her kaybettiğinde bir ses duyuyordu: “Kitaplara iyi bak Gözcü, kalbim onlara emanet.”
Patlamadan sonra onu bulan yaşlı bir köylü, Aras’ı mağarasına taşımış, yaralarına dağ otları basmıştı. Aras’ın kaburgaları kırıktı, omzundaki yara iltihaplanmıştı ve yüksek ateşin pençesinde sayıklıyordu. Ama her gözünü açtığında, parmakları titreyerek cebindeki o kana bulanmış, buruşmuş Elif fotoğrafına gidiyordu.
"Gitmem lazım..." diye mırıldandı Aras, köylünün uzattığı tasın içindeki suyu içerken. Sesi, zımpara kağıdı gibi pürüzlüydü.
"Bu halde gidemezsin oğul," dedi yaşlı adam. "Dışarıda fırtına var, kurtlar aç."
"Kurtlar benim kardeşimdir baba," dedi Aras, acıyla doğrulmaya çalışırken. "Ama evde beni bekleyen bir Gözcü var. O masaya her gün taze çay koyuyor, biliyorum. Soğutmaya hakkım yok."
Aras, köylünün ona verdiği eski bir değneğe tutunarak mağaradan çıktı. Karların içinde sürünerek, bazen bayılarak, bazen tırnaklarıyla toprağı kazıyarak sınıra doğru ilerledi. Her adımda kalbi, Elif’in boynundaki künyeye bir sinyal gönderiyordu: "Bekle... Az kaldı."
Kütüphanede Gece Yarısı: Sessizliğin Kırılışı
On altıncı günün gecesinde, fırtına kütüphanenin camlarını zorluyordu. Elif, Aras’ın masasında, elinde onun en sevdiği şiir kitabıyla uyuyakalmıştı. Lambanın yağı bitmek üzereydi, ışık titreyerek can çekişiyordu.
Tam o sırada, rüzgarın uğultusunun arasından başka bir ses yükseldi.
Ağır, aksak ve metalin taşa çarpma sesine benzeyen bir tıkırtı. Kütüphanenin dış kapısının önünde bir karaltı belirdi. Kapının kulpu yavaşça aşağı indi. Elif, uykusunun en derin yerinde bir ürpertiyle sıçradı. Kalbi öyle sert çarpıyordu ki, künyenin göğsüne vuruşunu duyabiliyordu.
"Aras?" diye fısıldadı Elif, sesi karanlıkta kayboldu.
Kapı yavaşça açıldı. İçeriye kar taneleri ve dondurucu bir ayaz daldı. Kapının eşiğinde, üzerinde parçalanmış bir kamuflaj, yüzü buz tutmuş, sakalları birbirine karışmış ve gözleri çukuruna kaçmış bir "hayalet" duruyordu. Aras, ayakta duracak dermanı kalmadığı için kapı pervazına tüm ağırlığıyla yaslanmıştı.
Elif donup kaldı. Gözlerine inanamıyordu. "Hayal görüyorum... Yine hayal görüyorum," diye mırıldandı, gözlerinden yaşlar boşanırken.
Aras, titreyen elini yavaşça cebine attı. O kana bulanmış, kenarları yanmış fotoğrafı çıkardı ve titreyen parmaklarıyla masanın kenarına bıraktı. Bakışları Elif’in gözlerine değdiğinde, o sert Binbaşı’nın gözlerinden bir damla yaş, buz tutmuş yanağından aşağı süzüldü.
"Söz verdim..." dedi Aras. Sesi bir fısıltıdan bile daha zayıftı ama Elif için dünyanın en güçlü çığlığıydı. "Geleceğim dedim... Sözümü tuttum Gözcü."
Elif yerinden fırladı. Aras, dizlerinin üzerine çökerken Elif onu havada yakaladı. Aras’ın buz gibi vücudu, Elif’in sıcak kollarıyla buluştuğunda kütüphanenin o sessizliği hıçkırıklarla bozuldu. Elif, Aras’ın yüzünü ellerinin arasına aldı; teni kar gibi soğuktu ama nefesi... nefesi Elif’in boynunu yakıyordu.
"Buradasın... Gerçekten buradasın," dedi Elif, Aras’ın göğsüne başını yaslayarak.
Aras, Elif’in saçlarının kokusunu içine çekti. Lavanta ve huzur... On beş gün boyunca onu hayatta tutan tek şey bu kokuydu. Elif, masadaki o on beş gündür her sabah tazelenen çay bardağına uzandı. Bardak hala ılıktı.
Aras, Elif’in elini tuttu, bardağa değil, Elif’in boynundaki künyeye dokundu. "Hala sıcak..." dedi Aras, hafifçe gülümseyerek. "Kalbim... sende kalmış."
O gece kütüphane, bir kahramanın dönüşüne ve bir kadının sarsılmaz inancına şahitlik etti. Aras dönmüştü. Yaralıydı, yorgundu, belki bir daha asla eskisi gibi yürüyemeyecekti ama Gözcü’sünün yanındaydı.
