12. bölüm · Aynı Gökyüzü Altında
BÖLÜM 12: KURT PENÇESİ
Sınırın ötesindeki o dar mağara ağzında zaman, Aras’ın sızan kanı gibi yavaş akıyordu. Bilinci bir gidip bir geliyordu. Tam gözleri kapanmak üzereyken, uzaktan gelen tanıdık bir ses yankılandı. Bu bir mermi sesi değil, bir gök gürültüsü de değil; bu, "Kurt Pençesi" timinin özel ıslığıydı.
"Binbaşım! Buradayız!"
Aras, puslu gözlerini araladı. Mağaranın girişinde, gecenin karanlığından daha siyah silüetler belirdi. Bunlar, Aras'ın bizzat eğittiği, "Gözüm kapalı arkamı yaslarım," dediği beş kişilik özel timdi. En önde, Aras'ın en güvendiği talebesi Teğmen Kerem vardı.
"Bırakacağımızı mı sandın Komutanım?" dedi Kerem, diz çöküp Aras’ın yarasını sararken. Sesi titriyordu ama elleri bir cerrah kadar sabitti. "Dönüş bileti cebimizde, kütüphane çatısı sızdırıyormuş, öyle duyduk."
Aras, zorlukla gülümsedi. "Çatı... bitti," diye fısıldadı. "Beni... eve götürün."
Aynı saatlerde kasabada, kütüphanenin içinde Elif için dünya durmuştu. Telsizden gelen o son cılız sesten sonra sessizlik bir urgan gibi boğazına dolanmıştı. Elif, kütüphanenin bahçesinde bir aşağı bir yukarı yürüyor, her araba sesine, her rüzgar fısıltısına irkilerek bakıyordu.
Korku, Elif’i ele geçirmişti. Ya o ses son nefesiydiyse? Ya vedalaşmak için son gücünü topladıysa?
"Nefes al Elif, nefes al," diye fısıldadı kendine. Ama göğsü daralıyordu. Aras’ın yarım bıraktığı o çekiç hâlâ masanın üzerindeydi. Elif çekici kavradı, sanki o çekiç Aras’ın eliymiş gibi sıkıca tuttu. "Beni bırakamazsın. O kütüphaneyi beraber boyadık, o mektubu beraber götürdük. Yarım kalamayız."
Gecenin en karanlık saati, sabaha karşı üç sularıydı. Uzaktan gelen pervanelerin sesi kasabayı titretti. Bir helikopter, dağların arasından süzülüp meydana doğru inmeye başladı. Elif, ayakkabılarını bile giymeden, yalın ayak meydana doğru koştu. Taşlar ayaklarını kesiyor, rüzgar saçlarını savuruyordu ama o hiçbir şey hissetmiyordu.
Helikopterin yarattığı toz bulutu dağılırken kapı açıldı. Önce tam teçhizatlı beş asker indi. Yorgun, kir pas içinde ama dik vakur... Ve sonra, sedyenin üzerinde, omuzunda beyaz sargıları olan o tanıdık silüet göründü.
Elif, askerlerin arasından fırladı. Kerem ve ekibi, Aras’ın başında duran o kadını görünce geri çekildiler. Onu tanıyorlardı; Binbaşı’nın sayıklarken adını andığı o "Liman"dı o.
Elif, sedyenin yanına diz çöktü. Aras’ın yüzü solgundu, gözleri kapalıydı. "Aras?" dedi Elif, sesi bir hıçkırığa dönüştü. "Aras, buradayım."
Aras, ağır kirpiklerini araladı. Elif’in tozlu, yaşlı yüzünü gördüğünde dünyadaki tüm savaşlar bitti. Titreyen elini kaldırıp Elif’in yanağına koydu. "Bak," dedi çok kısık bir sesle, "Yıldızları getiremedim... Ama kendimi getirdim."
Elif, adamın elini iki eliyle kavrayıp öptü. "Kendin... Sen benim tek yıldızımsın."
Kurt Pençesi timi, çevrelerinde sessiz bir çember oluşturmuştu. Aras’ın yetiştirdiği o sert adamlar bile, bu sahne karşısında gözlerini kaçırdılar. Kasaba meydanındaki o eski çınar ağacı, ilk kez bir kavuşmaya şahitlik ediyordu.
