39. bölüm / 39
UMBRAEBÖLÜM 39
Bölümler 39Şu an: BÖLÜM 39
- 1 BÖLÜM 11.108 kelime
- 2 Bölüm 21.085 kelime
- 3 Bölüm 3932 kelime
- 4 Bölüm 4935 kelime
- 5 Bölüm 5887 kelime
- 6 Bölüm 6779 kelime
- 7 Bölüm 7771 kelime
- 8 Bölüm 8614 kelime
- 9 Bölüm 9408 kelime
- 10 Bölüm 10617 kelime
- 11 BÖLÜM 11472 kelime
- 12 BÖLÜM 12638 kelime
- 13 BÖLÜM 13444 kelime
- 14 14.BÖLÜM579 kelime
- 15 15.BÖLÜM633 kelime
- 16 16.BÖLÜM746 kelime
- 17 17.BÖLÜM738 kelime
- 18 18.BÖLÜM1.125 kelime
- 19 19.BÖLÜM540 kelime
- 20 BÖLÜM 20584 kelime
- 21 BÖLÜM 21768 kelime
- 22 BÖLÜM 22637 kelime
- 23 BÖLÜM 23657 kelime
- 24 BÖLÜM 24612 kelime
- 25 BÖLÜM 25518 kelime
- 26 BÖLÜM 26561 kelime
- 27 BÖLÜM 27509 kelime
- 28 BÖLÜM 28566 kelime
- 29 BÖLÜM 29730 kelime
- 30 BÖLÜM 30641 kelime
- 31 BÖLÜM 31626 kelime
- 32 BÖLÜM 32488 kelime
- 33 BÖLÜM 33437 kelime
- 34 BÖLÜM 34457 kelime
- 35 BÖLÜM 35424 kelime
- 36 BÖLÜM 36377 kelime
- 37 BÖLÜM 37351 kelime
- 38 BÖLÜM 38469 kelime
- 39 BÖLÜM 39584 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Savaşın üzerinden aylar geçmişti.
Başkent yeniden inşa edilmiş, kırılan surların yerine beyaz mermerden devasa anıtlar dikilmişti. Kraliyet Divanı lağvedilmiş; Kaelen’ın anısına, Suretlerin ve insanların eşit haklarla temsil edildiği yeni bir meclis kurulmuştu. Aelianus Akademisi’nin amfilerinde artık "Boşkan" kelimesi bir hakaret değil, kadim bir saygının simgesi olarak anılıyordu. Sarayın tam ortasındaki meydana, elinde kırık bir kılıç tutan Prens Kaelen ile göğsünde parıldayan taşıyla Elira’nın yan yana durduğu devasa bir altın heykel dikilmişti.
Fakat Elira o heykelin açılışında yoktu.
Taht tekliflerini, Valerius’un Başbüyücülük unvanını, sarayın altın işlemeli cüppelerini ardında bırakıp gitmişti.
Krallığın en güney ucunda, sislerin ve bataklıkların gerisinde kalan Kül Vadesi
Vadinin yamacındaki o küçük, çatısı sazlıklarla örtülü ahşap kulübenin bacasından ince, gri bir duman tütüyordu. Bahçedeki çitlerin kenarında kurutulmak üzere asılmış dağ kekiği ve lavanta demetleri hafif esen güz rüzgârıyla sallanıyordu.
Kulübenin ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı.
Elira, üzerinde Kül Vadesi’nin o sade, solgun keten elbisesiyle eşikte belirdi. Elinde tahta bir sepet vardı; saçları eskisi gibi omuzlarına serbestçe dökülmüştü ama zifiri siyah tutamlarının arasına savaşın ve kaybın bıraktığı birkaç tel gümüş beyazı karışmıştı. Göğsünde artık ne parıldayan bir kolye ne de mor damarlar vardı; sadece derin, temiz bir yara izi kalmıştı.
Bahçedeki taş basamakta oturan annesi Mirela, elindeki yün eğirme çıkrığını durdurup başını kaldırdı.
Mirela’nın yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti ama gözlerindeki o şefkatli, fani sıcaklık zerre kadar eksilmemişti. Kızının yavaş adımlarla yanına gelişini izledi. Elira sepeti yere bıraktı, annesinin dizlerinin dibine oturdu ve başını kadının kucağına yasladı.
Mirela nasırlı, sıcak parmaklarını kızının saçlarının arasında gezdirdi.
"Yine geldiler mi?" diye sordu annesi, sesi vadinin rüzgârı kadar yumuşaktı.
"Evet," dedi Elira, gözlerini kapatıp annesinin kokusunu içine çekerek. "Sabah şafak sökmeden önce geldiler."
O günden bu yana, krallığın dört bir yanından gelen kıdemli büyücüler, akademi üstatları ve hatta yeni meclisin elçileri vadinin girişindeki patikada durur, Elira’nın kulübesine doğru saygıyla eğilirlerdi. Çözemedikleri kadim bir büyü rünü olduğunda, sınır boylarında açıklanamayan bir fırtına koptuğunda ya da yeni doğan bir çocuğun Sureti uyanırken zorlandığında kimse saraya değil, Kül Vadesi’nin bu küçük kulübesine danışmaya gelirdi.
Elira kimseyi içeri almazdı; fakat kapının önüne bırakılan parşömenlere tek bir fener ışığında bakar, yapılması gerekeni birkaç sade kelimeyle yazar ve geri gönderirdi. O, artık savaşan bir hükümdar değil; dünyanın dengesini koruyan görünmez bir bilgeydi.
"Valerius son mektubunda Kaelen’ın heykelinin etrafındaki sarmaşıkların altın sarısı çiçekler açtığını yazmış," dedi Elira fısıltıyla.
Mirela kızının saçlarını okşamaya devam etti. "O çocuk seni korudu Elira. Tıpkı babanın beni ve seni koruduğu gibi. Bu dünyada bazı ruhlar ışık saçmak için doğar, bazıları ise o ışığın gölgesinde yanarak yolu açar. Onlar görevlerini tamamladılar güzel kızım."
Elira gözlerini açtı, başını kaldırıp vadinin üzerindeki berrak gökyüzüne baktı.
Rüzgâr aniden yön değiştirdi.
Bahçedeki söğüt ağacının dalları hışırdadı. Ve tam o anda, gökyüzünün en yüksek noktasında iki silüet belirdi.
Biri, kanatları altından dokunmuş gibi parıldayan, güneşe doğru süzülen devasa bir kartaldı. Diğeri ise onun hemen ardında, bulutların gölgesinde bembeyaz tüyleriyle rüzgârı yaran asil, karanlık bir yırtıcı kuştu.
İki kuş vadinin üzerinde tek bir daire çizdiler. Ne bir büyü yaydılar ne de bir ses çıkardılar. Sadece Elira’nın oturduğu kulübenin üzerinden geçerken bir anlığına kanatlarını hafifçe aşağı doğru eğdiler; asırlık bir selam, sonsuz bir veda gibi.
Elira’nın dudaklarının kenarında, aylar sonra ilk kez sahici, huzurlu bir tebessüm belirdi.
Elini göğsündeki o boş yara izine bastırdı. Artık acıtmıyordu. Çünkü biliyordu; Morvath da Kaelen da babası da yok olmamıştı. Onlar bu topraklara özgürlüğünü veren rüzgârın, her sabah doğan güneşin ve geceleri parıldayan yıldızların içine karışmıştı.
Elira derin, huzurlu bir nefes aldı. Başını yeniden annesinin dizlerine koydu.
Karanlık geçmişti. Fırtına dinmişti.
Ve Kök Kaynak, nihayet ait olduğu toprağın kucağında, hak ettiği sükunete kavuşmuştu.
Bölüm etkileşimi
