9. bölüm · Tek Öpücük

Yağmurun Sesine Kulak Ver

Ebru Ermeç

Yağmur damlalarının yere düşme sesini dinliyordum. Bu ses bana bu dünya da ki çoğu şeyden huzur verici geliyordu. Kafenin kapısının açılma sesini duyunca bakışlarımı oraya çevirdim. Saçları hafif ıslak bir şekilde içeriye girdi. Sanırım o da yağmurdan nasibini almıştı.

Hızlı adımlarla bulunduğum masaya doğru ilerledi ve karşıma oturdu. "Evet fazla vaktim yok. Seni dinliyorum" "Bana bir daha Aşkım deme" Tek kaşını kaldırarak bana anlamazca baktı. "Bana şirkette hep Aşkım diyorsun ve ben bundan rahatsız oluyorum. " Sinirle karışık bir şekilde güldü.

"Yani beni buraya sadece bunu söylemek için mi çağırdın?" "Hayır" Önüme bırakılan sıcak çikolatayla duraksadım. Garson gidince konuşmama devam ettim. "Şuan şirketteki staj sürem bitti. Bu saatten sonra şirkette hala aynı departmanda mı çalışacağım? Ya da saat kaçta girip kaçta çıkacağım? Bazı günler sadece derslerimle dolu oluyor"

Eliyle saçlarını karıştırdı ve eliyle garsona gelmesi için işaret verdi. Yanımıza gelen garsonla konuşmaya başladı. "Bana bir sade türk kahvesi" Garson giderken tekrar bana döndü. "Bana ders programını gösterebilirmisin?" Çantama uzanarak içinden tabletimi çıkardım. Ve zaten açık olan ders programımı ona uzattım. Bir süre ders programımı inceledi.

Tam konuşacaktı ki gelen garsonla sustu. Garson önüne kahvesini koyarken bende sıcak çikolatamdan bir yudum aldım. Garson gidince konuşmaya başladı.

"Pazartesi ve perşembe günlerin tamamen derslerine adanmış durumda. O yüzden o günler şirkete gelmesende olur. Zaten gelsen bile birşeyler yapacak pek bir vaktin olmaz. Geriye Salı,Çarşamba ve Cuma günleri kalıyor. O günlerde ise bazı derslerin öğleden önce iken bazı derslerin öğleden sonra. O yüzden dersin ne zaman biterse o zaman şirkete giriş yaparsın" O kahvesini içerken bende aklımda ki soruları gözden geçirdim.

"Peki şirkette ne iş yapacağım? Üretim tarihlerini yazmaya kalksam hep yarım kalacak" "Bu konuyu ben zaten daha öncesinden düşünmüştüm. Ve ne iş yapacağın çoktan belli" İçeceğimden bir yudum daha alarak konuşmaya başladım. "Nedir?" "Ezgi'nin bazı özel sorunları olduğundan şirkette yarı zamanlı çalışmaya başlayacaktı. O olmadığı zamanlar görevi sen üstlenirsin. Ezgi'nin bu işi bittiğinde de sana şirkette yeni bir departman buluruz"

Onu başımla onayladım. "Bugün zaten geçti seninle buluştuk. Bir kaç saat sonra dersim var yani günüm dolu. Bugün gelemem" Beni başıyla onayladı. "Ha bu arada geldiğinde söylediğim gibi bana Aşkım diyip durma"

"Neden buna bu kadar kafayı taktın?" "Çünki bana herkes Danla der. Ayrıca o isimi bana söyleyeceğin kadar yakın olduğumuzu düşünmüyorum" "Evet sen beni öperken çok ta yakın değildik haklısın" Bunları söylerken gülüyordu. İçeceğimi içemeye devam ettim. "Artık şunu seni tecavüz etmişim gibi söylemeyi ne zaman bırakacaksın?" "Galiba hiçbir zaman" "Neyseki çok uzun zaman buralarda olmayacağım. " Son konuşmamız bu oldu. Sonra kafeden ayrıldık. İki yabancı gibi. Yani her zamanki gibi.

....

Yağmur hala yağmaya devam ediyordu. Derslerin yarısı bitmiş geri kalan yarısından bir süre kaçmak için kendimi fakültenin kafesine atmıştım. Diğerlerinin de dersi bitince yanıma gelmişlerdi. Başta koyu bir sohbete dalmış ve kahkahalarla gülmüştük. Şimdi ise hepimiz sessizdik. Sanırım sosyal pilimiz bitmişti.

"Üç gün sonra yılbaşı hadi ne bu suratlar ya" Beyza'nın bizi neşelendirme çabalarına boş gözlerle baktım. "Evet sene bitmeden bize son golünü attı." Bu dediğime hepsi güldü. Telefonuma gelen mesajla masanın üzerindeki telefonu alarak gelen mesaja baktım.

"Arkadaki kamelyaya gel"

Mesaj yabancı numaradandı. Çantamı alarak ayaklandım. "Hayırdır nereye?" Tuğkan'ın bu sorusunu hızlıca cevapladım. "Dersimin başlamasına çok az kaldı. Yavaştan kalkayım" Güldü. "Hadi git ve sürün köle. Bizim dersimize daha çok var" Onlara küskünce baktım ve gülerek kafeteryadan çıkış yaptım.

Dışarıda yağan yağmurla duraksadım. Neyseki yanımda şemsiyem vardı. Hızlıca şeffaf şemsiyemi açtım ve fakültenin arkasına doğru ilerledim. Kamelyalar sadece arkada bulunurdu.

Arka bahçeye giderken yolda gördüklerime baş selamı veriyor aynı zamanda hızlıca arkaya doğru yürüyordum. Arka bahçeye gelince titreyen telefonumla elimi krem rengi kabanımın cebine soktum. Telefonumu çıkararak gelen mesaja baktım.

"Mor kutunun olduğu kamelyaya otur ve kutuyu aç" Titrek bir nefes alarak kutunun olduğu kamelyaya doğru yürümeye başladım. Hava bugün haddinden fazla soğuk olduğu için güzelliğimden ödün vererek kat kat giyinmiştim. İçime örgülü beyaz yün bir kazak giymiş,altıma ise pamuklu bir tayt giymiştim. Pantolondan daha sıcak tutuyordu. Siyah taytın altına krem rengi bot giymiş, üzerine ise aynı renk kaban giymiştim.

Kamelyanın önüne gelince duraksadım. Hiç banka oturmadan kutuyu aldım ve altına üstüne baktım. Komplocu beynim içinde bomba olma ihtimalini düşünsede yaşamaktan umudunu kesmiş bir insanın ölümden korkacağını sanmıyordum. Mor kutunun kapağını hafifçe açtım. Kutuda gördüğümle duraksadım. Leoparlı bir elbiseydi. Telefonumun titremesiyle elimi hızlıca cebime attım ve telefonumu çıkardım.

"Şimdi o elbiseyle sana akşam atacağım konuma gel"

Kalbim ağzımda atarken kutunun ağzını hızla kapattım. Ve ön bahçeye doğru yürümeye başladım. Bu da neydi şimdi? Belkide bana oteldeyken yazan kişiyle aynıydı. Arabamın önüne gelince çantamdan anahtarımı çıkarmak için hareketlendim. Anahtarımı çantamdan çıkardım ve arabanın kilitlerini açtım. Arabanın arka kapısını açarak kutuyu bıraktım ve tekrar kapıları kilitleyerek dersimin olacağı dersliğe doğru ilerlemeye başladım. Acaba gece beni ne bekliyordu? Sanırım bu sorunun cevabını öğrenmeme saatler vardı...

....

Biten dersle rahat bir nefes alarak eşyalarımı toparlamaya başladım. Hala bir dersim daha vardı. Aslında diğerlerinin yanına gidebilirdim. Ama ben ne kadar belli etmesemde onlar her türlü benim kötü hissettiğimi anlıyor. Ve bunu sorguluyorlardı. O yüzden atölyeye gitmeye karar vermiştim.

Eşyalarımı toplamam bitince çantamı koluma asarak derslikten çıkmak için yürümeye başladım. Derse ne kadar odaklanmak istesemde aklım hala o kutudaydı. Sahi o kutuyu gönderen kişi ne kadar yakınımdaydı? Elbiseyi bana göndermişse bedenimi bilecek kadar bana yakın birisiydi. Kim olabilirdi?

Atölyenin önüne gelince kapısını açarak içeriye girdim. Burası bu okulda bana huzur veren tek yerdi. Genellikle ders dışında öğrenciler burayı kullanmazdı. Çünki dersin hocasını pek sevmezlerdi. Yani Aslı hocayı. Ben onların aksine onu çok severdim. Hatta atölyenin yedek anahtarları bende bulunurdu. Atölyenin içi çok tatlıydı. Küçük yastıklar ve küçük masalar vardı.

Aslı hoca tüm çocuksu ruhunu buraya yansıtmıştı. Küçük yastıklardan birinin üzerine oturunca rahat bir nefes verdim. Çantamı masanın yanındaki boşluğa sürükledim. Kabanımı da çıkarınca artık kafa dağıtmaya hazırdım. Yada nefes almaya. Masanın üzeri zaten kalemlerle kaplıydı. Elime en küçük ve ince uçlu olanını aldım.

Masanın üzerindeki boş kağıda çizikler atmaya başladım. Ne çizeceğimi bilmiyordum içimden sadece çizmek geliyordu. Uzun süre boyunca sayfayı karaladım. Hatta bir ara elim hareket etse bile ruhum asla burada değildi. Belkide o kutuyu şaka olsun diye bizim çocuklar göndermişti. Düşüncesi bile irkilmeme sebep oldu. Bakışlarım kağıda kayınca gördüklerimle duraksadım. Ben ne çizmiştim?

Bir insan vardı. Sorun bir insan olması değildi. Onun ağaçta sallanan bir bedene ait olmasıydı. Hemde bir Sığla ağacı. Bu ağacın yaprakları turuncu ve pembe renklerini barındırıyordu. Saçma bilinç altıma güldüm. Geçen ay izlediğim polisiye flimi hala aklımdaydı. Gerçekten bilinç altı denilen şey adamı öldürürdü. Yanımdaki kabanımın cebinden telefonumu çıkardım. Saat 16:34'tü. Dersimin başlamasına on dakika vardı. Hızlıca masadaki kağıdı katladım. Masanın altından çantamı çıkardım ve kağıdı içine attım.

Kabanımı da giyerek çantamı koluma astım. Atölyeden dışarıya çıktım. Yağmur yağmayı bırakalı uzun zaman olmamıştı. Kokusu hala etraftaydı. Bu galiba hayattaki en güzel kokuydu. Ama nereden bilebilirdim ki bu fikrimin değişeceğini....

....

Son kez arabanın dikiz aynasından kendime baktım. Gerçekten de çok güzel olmuştum. Leopar elbise üzerimde düşündüğümden daha güzel duruyordu. Uzun kollu V yaka kısa yırtmaçlı bir elbiseydi. Altına siyah deri botlarımı giymiştim. Aslında altına topuklu ayakkabı daha iyi giderdi ama kış ayındaydık.

Sade bir makyaj yapmış altına ise kiremit tonlarında bir ruj sürmüştüm. Akşam telefonuma konum ve saat gönderilmişti. Şimdi ise tam attığı konumdaydım. Burası bir restoranttı. Ormana yakın biryerdeydi. Araçtan indim ve sakin adımlarla restorantın girişine doğru ilerledim.

Restoranttan içeriye girince beni birilerinin karşılamasını beklesemde kimsecikler yoktu. Mumlarla çevrili bir yol görünce mum hizasında ilerlemeye başladım. Mumlar bitince adımlarım durdu.

Siyah botlarımın sivri ucuna baktım. Hissediyordum. Buradaydı ve bana bakıyordu. Derin bir nefes alarak başımı kaldırarak karşıya baktım. Bir adam vardı. Elinde kırmızı bir şarap kadehiyle bana bakıyordu. Ben bu adamı tanıyordum. Hemde çok yakından.

"Kerem Aktuğ Yücesoy"

"Hep sen mi beni ayağına çağıracaksın. Birazda ben seni çağırayım dedim. İyi yapmışmıyım?" Hızlı adımlarla geldiğim yolu dönmeye başladım. Sandalyesinin çekilme sesini duyunca adımlarımı daha da hızlandırdım. Restoranttan çıkınca elimi çantama attım ve hızlıca araba anahtarını çıkardım. Arabanın kilitlerini açarak araca bindim. Ortalıkta görünmüyordu. Aracı çalıştırarak oradan uzaklaşmaya başladım. Dikiz aynasından bakınca arkamdan geldiğini fark ettim.

Galiba kovalamaca oynamak istiyordu. Arabayı orman yoluna soktum. O da hızla arkamdan geldi. Arabasının lastikleri hassas olduğundan ormanın taşlı ve engebeli yoluna dayanmazdı. Bir süre sonra gözden kaybolduğunda rahat bir nefes vererek ormandan çıkış yolları aramaya başladım. Bir anda önüme kıran arabayla irkilerek ani bir şekilde frene bastım. Öne doğru savrulsam da neyseki emniyet kemerim takılıydı.

Hızlıca emniyet kemerimi çıkardım ve araçtan indim. O arabanın solundan gelirken sağa doğru ilerledim ve orman yolundan çıkarak ormana giriş yaptım. O da arkamdan geliyordu.

"Aşkım tamam hadi gel konuşalım" "Bak hala Aşkım diyor. NE AŞKIM'I YA." Bir anda kolumdan çekilmemle öne doğru düşecekken beni tutan el buna engel oldu. Arkamı döndüğümde onunla karşılaştım. Nefes nefese kalmıştı. Aynı benim gibi. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Onu ittim ve ondan uzaklaştım.

"Aptalsın sen ya birde beni ayağına çağırıyorsun. Aptal başkası zannettim." "Bak tamam çok özür dilerim. Bu kadar korkacağını bilemezdim. Ayrıca başkası nasıl zannediyorsun?" "Sanane"

Tam yürümek için adım atmıştım ki gördüklerimle duraksadım. Başta anlamasamda sonradan fark ettiğim şeyle yutkunamadım.

Ağacın uzun bir dalında sallanan ceset gözler önündeydi. Hemde bir Sığla ağacının altında. Benim gördüğümü oda görmüş olmalı ki sesi çıkmıyordu. Koskoca ormanda sadece nefes seslerimiz duyuluyordu. Çizdiğim resmin gerçek olacağını nereden bilebilirdim ki? Aklıma gelenle korkuyla geri adım attım. Eğer cesed hala buradaysa katilde burada demekti.....

Evettttt aslında hersey daha yeni başladığım

Bunu bekleyenler eminim ki vardirrr

Evet alintimiz geliyorrr

"Demekki hala birileri uykunun tadını biliyordu. Ama uyku benim için uzakta atan bir kalp ,tadını asla bilemeyeceğim bir yemek gibiydi "

Evet alintimizda geldiğine göre ben kacarrr

Bi arada sizce ilerleyen bölümlerde ne olacak? Tahminleri alayim👉👉👉

Mutlu olalım Yıldız Tozlarımm...⭐️🖤🖤