37. bölüm · Taçsız Kral

37-Kuzeybatıya Dönen İbre

İlbey Yıldırım

Bölümler
1 1-Bir Ejderhayı Öldürmekten Daha Zor Şeyler 2 2-Parçalanmış Yıldız 3 3-Ölümden Dönen Yıldız 4 4-Ölü Bir Ejderhanın Sesi 5 5-Beyaz Ölümün Tek Sahibi 6 6-Yeniden Yazılan Kimlik 7 7-Hollowmere’de Yeni Bir Gerçek 8 8-İnsan mı? Anomali mi? 9 9-Kırmızı Gece 10 10-Kızıl Geceden Mavi Kadere 11 11-Ölümsüzlerle Kurulan Bağ 12 12-Kanlı Kuzey Toprakları 13 13-Şehir Yeniden Doğarken 14 14-Kayıp Türün Geri Dönüşü 15 15-Başlangıç Adaptasyonu 16 16-Enerjinin Adı: Aure 17 17-Kızıl Kılıç, Beyaz Mana 18 18-Kuzey Geçidindeki Katliam 19 19-Bahçeye Bakan Oda 20 20-Acı Kahve, Keskin Kılıç 21 21-Bunu Özlemişim 22 22-Korkunun Arasında Huzur 23 23-Küçük İhtiyaçlar 24 24-Bir Gülüşün Ardına Saklanan Karanlık 25 25-Kahve ve Hatıralar 26 26-Işık Tapınağı’nın Karanlığı 27 27-Kan ve Onur Düellosu 28 28-Kan Yıldızı'nın Doğuşu 29 29-Sessizliğin Ardındaki Kayıp 30 30-Masalın Sonundaki Yıldız 31 31-Hiçbir Şeyin Ortasında 32 32-Sonsuzluğun Sonunda Bir Kapı 33 33-Aynı Gökyüzü, Başka Dünya 34 34-Uzak Kıyıların Çağrısı 35 35-Kırık İbre 36 36-Kırık İbre, Doğru Yön 37 37-Kuzeybatıya Dönen İbre 38 38-Kanatların Gölgesinde 39 39-Ardyn’ın Emri 40 40-Ovada Kurulan Tuzak 41 41-Yolun Sonundaki Saray 42 42-En İlginç İnsanlar Zincirle Tutulmaz 43 43-Gecenin Kalbi 44 44-Çürüyen Köy 45 45-Thyraxis'in Mirası 46 46-Yedinci Kilit 47 47-Mutlak Gece 48 48-Sonraki Sabah 49 49-Sora Nerede? 50 50-Kayıp Yılların Ardından 51 51-Kahve Masasında Anlatılanlar 52 52-Gece Pazarı’nın Gürültüsü 53 53-Tanımsız Alan 54 54-Gökyüzünün Altında 55 55-Okyanusun Sesini Duymak 56 56-Algı Katmanları 57 57-Güçten Daha Fazlası 58 58-Kaarn'ın Açıklanamayan Sözleri 59 59-Kılıç Arayışı 60 60-Canavarların Korkusu 61 61-Gümüş Kanatlar ile Akşam 62 62-Bir Evin Yeniden Canlanışı 63 63-Rapor Ekibi 64 64-Taç Altında Yargı 65 65-İmparatorun Soruları

Günler geçti.

İlk hafta her şey yabancıydı — aksanı zordu, yolları bilmiyordu, müşterilerin alışkanlıklarını tanımıyordu. Hangi denizci sabah erken gelirdi, hangisi öğleden sonra; kim sert ekmek isterdi, kim yumuşak; hangi masada oturan adam hesabını öderdi, hangisi Maren'i görünce hatırlardı.

İkinci hafta bazı şeyler yerleşti.

Üçüncü haftada Lira ona müşteri adlarını öğretmeye başladı — kendi isteğiyle, kimse söylemeden. "Şu köşedeki Varen, her sabah gelir, balık çorbası ister ama içmez, bakar durur" dedi bir gün. Arseny gülümsedi. Lira da gülümsedi.

Birinci ay bitti.

İkinci ayda Maren ona defterin tamamını verdi.

"Artık sen tut," dedi. Başka bir şey söylemedi.

Arseny tuttu — düzenli, temiz, her kalemi yerli yerinde. Maren bazen baktı, bir şey söylemedi çünkü söyleyecek bir şey yoktu. Doğruydu, yeterliydi.

Üçüncü ayda lonca gemisi kalktı.

Cassel haber gönderdi — Lira getirdi notu, küçük bir kağıt parçasıydı. "Gemi bugün kalktı. Bir dahaki için haber veririm." Arseny notu okudu, katlayıp cebine koydu.

O gün akşam rıhtıma gitti.

Gemiyi göremedi — çoktan açılmıştı. Ufuk boştu. Baktı, döndü, Kırık Pusula'ya döndü.

O gece haritayı açmadı.

Dördüncü ay bir şey değişti.

Fark etmedi hemen — yavaş değişmişti, kıpırdana kıpırdana. Ama bir sabah uyandığında ve merdivenden inerken Lira "günaydın" dedi ve Arseny "günaydın" dedi ve ikisi de başka bir şey söylemeden işe başladı — o an fark etti.

Alışmıştı.

Alışkanlık sessiz gelirdi. Birden değil, damla damla, her gün bir damla, ve bir gün bakarsın dolu olmuş.

Aksanı düzelmişti — tam değil, izi kalıyordu, ama anlaşılıyordu, zorlanmıyordu. Dorath'ın sokaklarını biliyordu — hangi cadde nereye çıkardı, hangi esnaf dürüsttü, hangi saatte liman kalabalıklaşırdı. Cassel'i tanıyordu, bazen uğrardı lonca binasına, oturur konuşurlardı. Lira'yı tanıyordu, gerçekten tanıyordu — ailesini biliyordu, annesinin hasta olduğunu biliyordu, kuzeyden geldiğini biliyordu.

Ve Maren'i tanıyordu.

Maren az konuşurdu ama doğru konuşurdu. Her cümlesi gerekliydi, gereksiz olan söylenmezdi. Arseny bunu severdi — Sora da böyleydi.

Altıncı ay lonca gemisi yeniden kalktı.

Bu sefer Cassel haber verdi — üç gün önce. "Bu sefer erken haber verdim" dedi. "Gitmek istersen git."

Arseny düşündü.

Üç gün düşündü — defterin başında, rıhtımda, yedinci odanın penceresinde. Pusulayı tuttu, bıraktı, tekrar tuttu.

Maren bir şey sormadı. Ama bakışı soruyordu — her sabah, yan gözle, bekleyen bir bakışla.

Gemi kalktı.

Arseny rıhtımda izledi. Büyük bir gemiydi, direkleri yüksekti, beyaz yelkenleri doldu ve uzaklaştı. Arseny baktı. Ufukta küçüldü, küçüldü, nokta oldu, yok oldu.

Döndü.

Kırık Pusula'ya yürüdü.

Maren tezgahın arkasındaydı. Gördü onu — döndüğünü, gitmediğini. Bir şey söylemedi. Ama yüzünde bir şey geçti — ne olduğu belli değildi, hızlı geçti.

Arseny içeri girdi. Önlüğünü taktı. İşe başladı.

Birinci yıl bitti.

Arseny fark etmedi tam olarak — Dorath'ta takvim farklıydı, aylar farklı sayılıyordu. Ama bir gün hesapladı ve yaklaşık bir yıl olduğunu anladı.

Bir yıl.

Eirion'da bir yıl geçmişti. Sora bir yıldır arıyordu — ya da aramıştı, belki bırakmıştı. Belki devam ediyordu. Bilmiyordu.

Mektubu düşündü — Veren Kasabası'nda bıraktığı, han tezgahına bıraktığı. Ulaşmış mıydı? Maren'e bir mektup daha yazabilirdi, bu sefer daha uzun, daha detaylı. Dorath'ın adresini verebilirdi, Kırık Pusula'nın adını.

Yazdı.

Cassel'e verdi. "Batıya gidecek bir gemi olursa," dedi.

Cassel aldı. "Olursa veririm."

Ne zaman ulaşırdı bilmiyordu. Ulaşır mıydı bilmiyordu. Ama göndermişti.

İkinci yıl farklıydı.

Birinci yıl alışma yılıydı — her şey yeni, her şey öğrenilen. İkinci yıl yerleşme yılıydı. Fark buydu.

Maren defteri tamamen ona bırakmıştı — "senin işin" demişti, kısa. Müşteriler onu tanıyordu, ismiyle çağırıyordu. Cassel bazen "Arseny" diye seslenirdi rıhtımda, uzaktan, el sallardı.

Lira'nın annesi iyileşmişti — uzun sürmüştü, zor geçmişti, ama iyileşmişti. O gün Lira ağlamıştı, mutlu ağlamasıydı, Arseny ne yapacağını bilmemişti, omzuna dokunmuştu sadece. Yeterliydi.

Yedinci oda artık gerçekten odasıydı — değiştirmişti, küçük şeyler. Masa örtüsü koymuştu, depodaki bir bezden. Pencerenin önüne küçük bir raf yapmıştı, üstünde Cassel'in haritası duruyordu, açık. Hollowmere taşı duruyordu. Pusula duruyordu.

Her akşam pencerenin önünde dururdu — limana bakardı, denize bakardı.

Her akşam batıya bakardı.

İkinci yılın sonunda bir şey oldu.

Öğleden sonraydı, han sakinleşmişti. Maren tezgahın arkasında oturmuş, Arseny de defterin başındaydı, Lira mutfakta bir şeyler yapıyordu. Normal bir öğleden sonraydı.

Arseny kalemi bıraktı.

Baktı — deftere, tezgaha, duvardaki hasarlı pusula levhasına. Dışarıdan liman sesi geliyordu, martılar, halatlar, birinin bağırdığı bir isim.

Maren'e baktı.

"Maren Hanım," dedi.

Maren başını kaldırdı.

"İşten çıkacağım."

Sessizlik oldu — kısa ama doluydu. Lira mutfaktan çıkmıştı, kapıda duruyordu, duymuştu. Maren yüzü değişmedi — yüzü hiç değişmezdi hemen, beklerdi, sindirirdi.

"Ne zaman?" dedi.

"Yarın."

Maren bir şey söylemedi. Defteri kapattı — kendi kapattı, uzanıp. "Yarın hesabını yaparız," dedi. Kalktı, mutfağa geçti.

Lira kapıda duruyordu hâlâ.

Arseny ona baktı.

Lira bir şey söylemedi. Ama gözleri dolmuştu — tutuyordu, belli ederken belli etmemeye çalışıyordu. Döndü, mutfağa girdi.

O gece Arseny yedinci odada oturdu.

Haritayı açtı — Cassel'in haritası, iki yıldır açık duran, kenarları sararmış. Dorath'ı buldu. Parmağını koydu.

Sonra batıya kaydırdı.

Dağlar. Geçit. Ova. Deniz. Batı Kıtası. Eirion.

İki yıl önce imkânsız görünmüştü. Dağlar ölümcüldü, geçit kapanıyordu, yol çok uzaktı.

Şimdi?

Hâlâ uzaktı. Hâlâ tehlikeliydi. Ama iki yıldır buradaydı ve iki yıl içinde bir şeyler değişmişti — para birikmiş, dil öğrenilmiş, şehir tanınmış, insanlar tanınmış. Ve en önemlisi: beklemek öğrenilmişti.

Ama beklemenin de sonu olurdu.

Depoyu açtı. Saydı.

Para — iki yılda birikmiş, Maren iyi ödemişti, fazlasını vermişti zaman zaman, söylemeden. Toplam: yirmi üç altın kırk gümüş.

Lonca gemisi için on beş altın yeterliydi — artık fazlasıyla yeterliydi.

Kapattı.

Pusulayı aldı. Tuttu. İbresi hâlâ kırıktı.

"Tamam," dedi.

Sabah erkendi.

Uyumamıştı tam — yüzeysel, yarım. Ama dinlenmişti, yeterliydi. Kalktı.

Depoyu açtı.

Kıyafetleri çıkardı — hepsini. İki yılda birkaç şey daha koymuştu: ek gömlek, kalın yün kazak kış için, bir palto. Hepsini çıkardı, masaya serdi, ne alacağına karar verdi.

Palto — evet, dağlar için gerekli olurdu.

Yün kazak — evet.

Fazla gömlek — iki tane yeterliydi.

Gerisini bıraktı depoda. Ağır taşımak yorardı, depoda tutmak daha iyiydi.

Kahverengi yeleği giydi — iki yıldır giymişti, alışmıştı. Koyu yeşil gömleği giydi. Siyah pantolonu giydi. Sağlam tabanlı ayakkabıları giydi.

Odasına baktı.

Masa örtüsü — depoya.

Hollowmere taşı — cebine.

Pusula — cebine.

Cassel'in haritası — dikkatli katlayıp iç cebe.

Yedinci oda boşaldı. Yatak hâlâ oradaydı, yorgan hâlâ oradaydı, pencere hâlâ aynı limana bakıyordu. Ama Arseny'nin bir şeyi kalmamıştı orada.

Son kez pencereye gitti.

Liman uyanıyordu — sabahın erken sisleri vardı, rıhtım henüz dolmamıştı, birkaç tekne kıpırdıyordu. Deniz griydi, sakindu.

Baktı. Döndü. Çıktı.

Aşağı indi.

Mutfaktan ses geliyordu — Maren erken kalkmıştı, her sabah kalktığı gibi. Ocak yanıyordu. Tencerede bir şeyler kaynıyordu.

Arseny içeri girdi.

Maren sırtı dönüktü. Döndü — Arseny'yi gördü, boş ellerini gördü, hafif omuzlarını gördü. Anladı.

Masaya oturdu. Çekmeceyi açtı. Bir zarf çıkardı.

"Otur," dedi.

Arseny oturdu.

Maren zarfı masaya koydu, üstünde para vardı, içindeydi, kalın tutuyordu. "İki yılın farkı," dedi. "Birinci yıl az ödedim — öğrenme yılıydı. İkinci yıl hakkını vermedim tam." Durdu. "Eksik kalan."

Arseny zarfa baktı. "Gerek yok."

"Gerek var." Maren geri itmedi zarfı, bıraktı orada. "Al."

Arseny aldı.

Maren kalktı, ocağa döndü. "Kahvaltı et önce."

"Vakit—"

"Kahvaltı et."

Arseny oturdu. Maren ekmek kesti, peynir getirdi, kahve koydu. Masaya bıraktı. Karşısına oturmadı — tezgaha döndü, bir şeyler silmeye başladı.

Arseny yedi.

Sessizce yedi. Kahvesi sıcaktı, ekmeği tazeydi, peynir tuzluydu. İki yıldır her sabah böyleydi — aynı kahve, aynı ekmek, aynı peynir. Bugün farklı hissettiriyordu ama aynıydı. Fark Arseny'deydi.

Bitirdi.

Kalktı.

Lira geldi tam o sırada.

Kapıdan girdi — her sabah geldiği gibi, öne sarkık saçları, kırmızı yanakları. Arseny'yi görünce durdu.

Baktı — boş ellere, hafif omuzlara, giyinmiş haline.

"Gidiyorsun," dedi. Soru değildi.

"Evet."

Lira bir şey söylemedi. İçeri girdi, önlüğünü taktı. Sonra döndü.

"Bekliyor mu seni?" dedi. "Orda."

Arseny düşündü. "Bilmiyorum."

"Ama gidiyorsun."

"Evet."

Lira başını eğdi — küçük, hızlı. Sonra mutfağa geçti. Arseny arkasından baktı.

Maren tezgahın arkasındaydı. Zarfa bakmıştı — almış mıydı, almamış mıydı görmüştü. Arseny cebine koymuştu.

"Cassel'e uğra," dedi Maren. "Gemi durumunu sorar."

"Uğrayacağım."

Maren başını kaldırdı. Arseny'ye baktı — uzun, düz, Maren'in bakışıydı bu, her şeyi gören, az söyleyen.

"İyi çocuktun," dedi. Geçmiş zamandı — bilinçli kullanmıştı, şimdiki zaman değil. Gitmiş sayıyordu artık.

Arseny boğazını temizledi. "Teşekkürler. Her şey için."

Maren başını eğdi. Döndü. Silmeye devam etti.

Kapıya yürüdü Arseny.

Tuttu tokmağı.

Durdu.

Döndü — son kez. Mutfak kapısında Lira duruyordu, önlüğünün ucunu tutuyordu, tutuyordu ama tutamıyordu. Maren sırtı dönüktü, siliyordu, siliyordu.

Kırık Pusula levhasına baktı — kapının üstündeki, ibresi kırık, iki parçaya ayrılmış.

Güldü. Kısa, sessiz, sadece kendine.

Kapıyı açtı.

Dışarı çıktı.

Sabah sisi hâlâ dağılmamıştı.

Liman caddesinde yürüdü — aşağı, rıhtıma doğru. İki yıldır yürüdüğü yoldu, her taşını biliyordu, hangi kaldırım taşı kayık, hangisi çukur, nerede eğilmek gerekiyor. Gözleri kapalı yürüyebilirdi.

Belki son kez yürüyordu.

Lonca binası açıktı — her sabah açık olurdu, denizciler erken kalkar, işler erken başlardı. İçeri girdi.

Cassel tezgahın arkasındaydı. Kâğıtlara bakıyordu, her zamanki gibi. Arseny'yi görünce baktı — boş ellere, hafif omuzlara. Kâğıtları bıraktı.

"Otur," dedi.

Arseny oturdu. Cassel karşısına geçti, kollarını masaya koydu.

"Ne zaman?" dedi.

"Bugün."

Cassel başını eğdi. "Gemi yok şu an. Bir ay var en az."

"Gemiyle gitmeyeceğim."

Cassel durdu. Baktı. "Kara yolu mu?"

"Evet."

Uzun bir sessizlik oldu. Cassel masaya baktı — düşünüyordu, hesaplıyordu, tartıyordu. Sonra kalktı. Duvardaki haritalardan birini indirdi — büyük, detaylı, doğu kıtasının tamamıydı. Masaya serdi.

İkisi baktı.

"Dorath'tan başlarsın," dedi Cassel. Parmağını koydu. "Kuzeybatıya gideceksin — güneye değil, güney bataklık. Kuzey dağlık ama geçit var." Parmağı kaydı. "Sarkan Geçidi. Buraya ulaşman iki hafta sürer, belki üç. Yaya."

"Biliyorum."

"Biliyorsun ama duymak başka." Cassel ona baktı. "Sarkan Geçidi kış girmeden kapanır. Şu an yaz sonu — vaktinde ulaşırsan geçersin. Gecikirsen..."

"Gecikmem."

Cassel bir şey söylemedi. Parmağı devam etti. "Geçitten sonra Gri Dağlar başlar. Yükseklik artar — ciğerler zorlanır, baş döner, bulantı olur. Yavaş yürümen gerekir, acele etme. Acele eden dağda kalır."

Arseny haritaya baktı. Gri Dağlar — koyu çizgilerle gösterilmişti, yoğun, sıkışık. Geçitten sonra geniş bir alan kaplıyordu.

"Dağlarda ne kadar sürer?"

"Hava iyi giderse on gün. Kötü giderse..." Cassel omuz silkti. "Bilmiyorum. Kimse tam bilmiyor."

"Geçenden duydun mu hiç?"

"Birkaç kişi." Cassel durdu. "İkisi döndü. Biri dönmedi."

Sessizlik.

"Dönmeyen neden?" dedi Arseny.

"Bilmiyorum. Kimse bilmiyor."

Arseny haritaya baktı. Dağların ötesinde — Orta Ova. Geniş, açık, düz. Sonra batı kıyısı. Sonra deniz. Sonra Batı Kıtası.

Sonra Eirion.

"En tehlikeli yer neresi?" dedi.

Cassel düşündü. "Sarkan Geçidi değil — geçit sadece dar. Gri Dağlar'ın ikinci haftası. Hava değişir orada, aniden değişir. Sabah güneş varken öğleden sonra kar fırtınası olabilir." Durdu. "Ve yolunu kaybedersen..."

"Kaybetmem."

"Herkes böyle der."

Arseny ona baktı. "Haritam var."

Cassel güldü — kısa, yorgun. "Harita dağda işe yaramaz çocuk. Dağ haritaya uymaz." Kalktı, tekrar duvara gitti. Başka bir şey aldı — küçük, deri kaplı. Arseny'ye uzattı.

"Al."

Arseny aldı. Açtı — pusulaydı. Gerçek pusula, ibresi dönüyordu, kuzey gösteriyordu.

"Senin mi?"

"Artık senin." Cassel masaya döndü. "Ve bir şey daha." Çekmeceyi açtı, bir torba çıkardı — küçük, bağlı. Masaya bıraktı. İçinden metal sesi geldi.

"Ne bu?"

"Yol harçlığı."

Arseny torbayu açmadı. "Gerek yok."

"Açık." Cassel oturdu. "İki yıldır bu şehirdesin. Mektubu getirdin lonca binasına, ben unuttum göndermek üzere — özür borçluyum." Durdu. "Ve Maren seni iyi yetiştirdi. Bu şehir sana bir şeyler borçlu."

Arseny torbaya baktı. Ağırdı — içinde beş altın vardı en az.

"Teşekkürler," dedi.

"Mektup konusu—" Cassel duraksadı. "Gönderdim aslında. Geçen bahar. Ama batıya giden gemi Güney Açığı'nda fırtınaya yakalandı. Gemi döndü. Mektup gitmedi." Yüzü düzdü ama içinde bir şey vardı. "Bilmeni istedim."

Arseny bir şey söylemedi.

İki yıl. Sora bilmiyordu — hâlâ bilmiyordu. Mektup gitmemişti, ulaşmamıştı, Eirion'da hiç kimse bilmiyordu nerede olduğunu.

"Tamam," dedi Arseny. Sesi düzdü. "Tamam."

Cassel haritaya baktı. "Bir şey daha. Yolda üç kasaba var — Dorath'tan sonra birincisi Kervansaray, eski bir konaklama yeri. İkincisi Taş Köprü kasabası. Üçüncüsü Sarkan Geçidi'nin dibindeki Eşik köyü." Parmağını haritada gösterdi. "Eşik'te bir adam var — Boran. Geçidi bilen biri. Adımı söyle, yardım eder."

Arseny haritaya baktı. Eşik — geçidin hemen dibinde, küçük bir nokta.

"Adını söylerim."

Cassel haritayı topladı. Arseny'ye uzattı — kendi haritasına ek olarak. "Al. Daha detaylı."

Arseny aldı. İki harita — Cassel'inkini ikiye katlamıştı hep, kenarları sararmıştı. Yenisi tazeydi, kıvrılmamıştı.

İkisini dikkatli katlayıp iç cebine koydu.

Pusulayla torbayı aldı. Kalktı.

Cassel kalkmadı. Masada oturdu, kollarını kavuşturdu. Arseny'ye baktı.

"On yaşında geldin bu şehre," dedi. "On iki gidiyorsun."

Cassel kısa bir süre durdu. "Sora denen kadın epey şanslı."

Arseny bir şey söylemedi. Boğazı sıkıştı — beklenmedik, ani. Yutkundu.

"Güle güle Cassel."

"Güle güle Arseny Ashraven."

Lonca binasından çıktı.

Dışarısı ısınmıştı — sis dağılmıştı, güneş çıkmıştı, liman gürültüsü başlamıştı. Denizciler koşturuyordu, yükler taşınıyordu, martılar alçalıp yükseliyordu.

Arseny durdu.

Sağına baktı — Kırık Pusula o yöndeydi, dar sokaktan görünüyordu levhası. İbresi kırık, iki parçaya ayrılmış.

Soluna baktı — liman caddesinin kuzeyi. Kuzeybatıya gidecekti. Oradan.

Cebindeki pusulayı çıkardı — Cassel'in verdiği, ibresi dönen. Tuttu. İbre titreşti, kuzey buldu, sabitlendi.

Sonra eski pusulayı çıkardı — Sora'nın verdiği, ibresi kırık. İki pusulayı yan yana tuttu. Biri gösteriyordu, biri göstermiyordu. İkisi de cebindeydi.

İkisini de koydu.

Yürüdü.

Şehirden çıkışı uzun sürdü.

Dorath büyüktü, her yönü doluydu, sabahın kalabalığı henüz dağılmamıştı. Arseny kuzeybatı caddesini buldu — biliyordu nerede olduğunu, iki yılda şehri öğrenmişti. Cadde şehir kapısına çıkıyordu, oradan dışarı.

Geçti.

Muhafız baktı — tanıdı. İki yıldır görürdü. "Nereye?" dedi, sormak zorunda olduğu için sordu.

"Batıya," dedi Arseny.

Muhafız başını eğdi. Geçti.

Şehir duvarı arkada kaldı. Yol açıldı — geniş, toprak, iki yanda ağaçlar. Dorath'ın kalabalığı hemen arkada bırakmıştı ama sesi hâlâ geliyordu, azalarak.

Arseny yürüdü.

Döndü.

Son kez baktı — Dorath'a, duvarlara, kulelere. Kırık Pusula görünmüyordu buradan, çok içerdeydi. Ama biliyordu nerede olduğunu.

Maren siliyordu tezgahı. Lira mutfaktaydı. Cassel kâğıtlarına dönmüştü.

Döndü.

Yürüdü.

İlk adım. İkinci adım. Üçüncü.

Yol kuzeybatıya uzanıyordu — Kervansaray'a, Taş Köprü'ye, Eşik'e, Sarkan Geçidi'ne, Gri Dağlar'a.

Ve onların ötesinde — Orta Ova, batı kıyısı, deniz, Batı Kıtası.

Eirion.

Arseny cebindeki taşa dokundu — Hollowmere taşı, pürüzlü, tanıdık. Sonra pusulaya — Cassel'in pusulası, ibre kuzey gösteriyordu.

Kuzeybatıya döndürdü.

İbre titredi. Yeni yönü buldu. Sabitlendi.

Yürüdü.