33. bölüm · Taçsız Kral

33-Aynı Gökyüzü, Başka Dünya

İlbey Yıldırım

Bölümler
1 1-Bir Ejderhayı Öldürmekten Daha Zor Şeyler 2 2-Parçalanmış Yıldız 3 3-Ölümden Dönen Yıldız 4 4-Ölü Bir Ejderhanın Sesi 5 5-Beyaz Ölümün Tek Sahibi 6 6-Yeniden Yazılan Kimlik 7 7-Hollowmere’de Yeni Bir Gerçek 8 8-İnsan mı? Anomali mi? 9 9-Kırmızı Gece 10 10-Kızıl Geceden Mavi Kadere 11 11-Ölümsüzlerle Kurulan Bağ 12 12-Kanlı Kuzey Toprakları 13 13-Şehir Yeniden Doğarken 14 14-Kayıp Türün Geri Dönüşü 15 15-Başlangıç Adaptasyonu 16 16-Enerjinin Adı: Aure 17 17-Kızıl Kılıç, Beyaz Mana 18 18-Kuzey Geçidindeki Katliam 19 19-Bahçeye Bakan Oda 20 20-Acı Kahve, Keskin Kılıç 21 21-Bunu Özlemişim 22 22-Korkunun Arasında Huzur 23 23-Küçük İhtiyaçlar 24 24-Bir Gülüşün Ardına Saklanan Karanlık 25 25-Kahve ve Hatıralar 26 26-Işık Tapınağı’nın Karanlığı 27 27-Kan ve Onur Düellosu 28 28-Kan Yıldızı'nın Doğuşu 29 29-Sessizliğin Ardındaki Kayıp 30 30-Masalın Sonundaki Yıldız 31 31-Hiçbir Şeyin Ortasında 32 32-Sonsuzluğun Sonunda Bir Kapı 33 33-Aynı Gökyüzü, Başka Dünya 34 34-Uzak Kıyıların Çağrısı 35 35-Kırık İbre 36 36-Kırık İbre, Doğru Yön 37 37-Kuzeybatıya Dönen İbre 38 38-Kanatların Gölgesinde 39 39-Ardyn’ın Emri 40 40-Ovada Kurulan Tuzak 41 41-Yolun Sonundaki Saray 42 42-En İlginç İnsanlar Zincirle Tutulmaz 43 43-Gecenin Kalbi 44 44-Çürüyen Köy 45 45-Thyraxis'in Mirası 46 46-Yedinci Kilit 47 47-Mutlak Gece 48 48-Sonraki Sabah 49 49-Sora Nerede? 50 50-Kayıp Yılların Ardından 51 51-Kahve Masasında Anlatılanlar 52 52-Gece Pazarı’nın Gürültüsü 53 53-Tanımsız Alan 54 54-Gökyüzünün Altında 55 55-Okyanusun Sesini Duymak 56 56-Algı Katmanları 57 57-Güçten Daha Fazlası 58 58-Kaarn'ın Açıklanamayan Sözleri 59 59-Kılıç Arayışı 60 60-Canavarların Korkusu 61 61-Gümüş Kanatlar ile Akşam 62 62-Bir Evin Yeniden Canlanışı 63 63-Rapor Ekibi 64 64-Taç Altında Yargı 65 65-İmparatorun Soruları

Geçit dardı.

Arseny omuzlarını içe çekti, başını eğdi ve ilerledi. Taş soğuktu — her yeri soğuktu, elleri zaten uyuşmuştu, şimdi omuzları da uyuşmaya başladı. Geçit düz değildi, hafifçe aşağı iniyordu, toprak zeminle taş duvarın birleştiği yerde nem birikmiş, kayganlaşmıştı. Bir kez kaydı — sol dizi tutmadı, tutundu duvara, devam etti.

Karanlıktı.

Ama bu karanlık öncekinden farklıydı — bu karanlıkta derinlik vardı, boyut vardı, ucunda bir şey olduğu hissediliyordu. Karanlığın kalitesi değişmişti. Ellerini önünde tutarak ilerledi, parmak uçları duvara değiyordu, rehber oluyordu.

Geçit kıvrıldı.

Ve kıvrılmanın ötesinde — çok zayıf, çok soluk, ama orada — gri bir aydınlık vardı.

Arseny durdu. Baktı. Gerçekten oradaydı — gün ışığı değildi tam, ama gece de değildi. Sabah mıydı, akşam mıydı bilmiyordu. Umursamadı. Işıktı ve ona doğru yürüdü.

Çıkış bir kaya yarığıydı.

Dikey, dar, boydan boya. Yetişkin biri geçemezdi — omuzları takılırdı. Arseny'nin omuzları takılmadı ama sıyrıldı, kaya ceketi yırttı sol koldan, deri altından geçti. Acıdı. Çıktı.

Dışarısı vurdu.

Hava önce vurdu — temiz, soğuk, çam kokusu taşıyan bir hava. Arseny durdu ve sadece nefes aldı. Bir, iki, üç nefes. Ciğerlerine doldu, gerçekti, toprağın ve ağacın ve gökyüzünün kokusu gerçekti.

Sonra ışık vurdu.

Güneş alçaktı — doğudan mı geliyordu, batıdan mı? Sabah mıydı, öğleden sonra mıydı? Alçaktı, uzun gölgeler düşürüyordu, ağaçların arasından turuncu-sarı şeritler halinde geliyordu.

Etrafına baktı.

Orman. Her yön orman — ağır, yaşlı, geniş gövdeli ağaçlar. Köknar mıydı, ladin miydi, bilmiyordu. Ama bildikleri türden değildi — yapraklar farklıydı, kabuk dokusu farklıydı, dalların açısı farklıydı. Tanımadığı bir ormandı.

Arkasına baktı.

Kaya duvarı yükseliyordu — büyük, gri, yosun tutmuş. Yarık içinde kayboluyordu, dışarıdan bakınca neredeyse görünmüyordu. İyi. Geri dönmek zorunda kalırsa bulabilmesi için bir şey yapması gerekiyordu — büyük bir kök vardı sağda, düşmüş dal parçaları. Dallardan birini kırık ucuyla yarığın kenarına dayadı. İşaret.

Sonra döndü. Ormana baktı.

Bir yön seçmesi gerekiyordu.

Aşağı gitti.

Mantığı basitti — su aşağı akar, insanlar suya yakın yaşar, yollar su boyunca uzanır. Eğim neredeyse fark edilmezdi ama vardı, hissediyordu. Aşağı gitti.

Sol dizi şikayet ediyordu. Karanlıktaki koşudan kalmıştı — ne zaman vurmuştu, nasıl zorlamıştı bilmiyordu ama her adımda söylüyordu. Umursamadı. Yürüdü.

Orman sıkıydı. Altı çalılıktı, geçmek için yolunu açması gerekiyordu. Elleri zaten yarılmıştı — biraz daha fark etmezdi. Dalları itti, geçti, devam etti.

Ve bir süre sonra — ne kadar süre, bilmiyordu, güneş biraz daha yükselmişti — bir ses duydu.

Su.

Durdu. Kulak verdi. Sağdan geliyordu — yakın, dere sesi. Sağa döndü, çalılığı geçti ve dereyi buldu. Küçük, hızlı, taşlı. Soğuk olduğu taşların renginden belliydi — koyu, ıslak.

Diz çöktü.

Ellerini daldırdı — buz gibiydi, kelimenin tam anlamıyla buz. Ama avuçladı ve içti. Bir, iki, üç kez. Midesi şikayet etti — boştu, çok boştu, soğuk su boş midede farklı ağrıtırdı. Dördüncü avuçta durdu. Yavaş. Az az.

Ellerini yıkadı — yaraları yandı. Yüzünü yıkadı. Soğuk uyandırdı — gerçek anlamda uyandırdı, zihin netleşti, bulanıklık çekildi.

Oturdu. Bir dakika.

Sonra kalktı ve dereyi takip etti.

Dere büyüdü.

Küçük dereden orta büyüklükte bir dereye döndü, taşlar yerini toprak kıyıya bıraktı. Ağaçlar seyreldi — güneş daha çok giriyordu artık. Ve bir noktada — güneş epey yükselmişti, öğleye doğruydu muhtemelen — toprak yol belirdi.

Gerçek bir yol.

Tekerlek izi vardı — derin, kurumuş, sık kullanılan. Hayvan nalı izi vardı, insan ayak izi vardı. Arseny yolun ortasında durdu ve iki yönüne baktı.

Soldaki yol yukarı çıkıyordu — ormana doğru.

Sağdaki yol aşağı iniyordu — ve uzakta, ağaçların arasından geçen bir duman görüldü. İnce, beyaz, sabah ateşinin dumanı.

Sağa döndü.

Kasabaya iki saat sonra ulaştı.

Küçüktü — büyük şehir değil, büyük köy de değil, aralarında bir şey. Ana cadde bir çamur yoluydu, iki yanında tahta binalar, bir meydan, ortasında bir kuyu. Pazar kuruluyordu — ya da dağılıyordu, öğle olmuştu. Birkaç tezgah vardı, birkaç insan.

Arseny girişte durdu.

Baktı.

Bir şeyler yanlıştı — ama ne olduğunu bir saniye anlayamadı. Sonra anladı. Mimari. Binaların yapısı farklıydı — çatı açıları, kapı şekilleri, pencere oranları. Tanıdığı Eirion'un taş binalarından değildi bunlar. Tahta ağırlıklı, düşük tavanlı, geniş saçaklı. Kuzey mimarisi gibiydi ama değildi tam.

Ve insanlar.

Giysiler farklıydı. Renk tercihleri, kumaş türleri, kesimler — hepsi biraz yanlış, biraz tanıdık değil.

İçeri girdi. Yavaş yürüdü, dikkat çekmeden. On yaşında yalnız bir çocuk dikkat çekerdi ama koşarak girse daha çok çekerdi. Sakin yürüdü.

Kuyu başına geldi. Yaşlı bir kadın su çekiyordu — küçük, beyaz saçlı, elleri güçlü.

"Afedersiniz," dedi Arseny.

Kadın döndü. Baktı — yukarıdan aşağı, değerlendiren ama sert olmayan bir bakış. "Hm?"

"Bu kasabanın adı ne?"

Kadın kaşlarını çattı — şüpheyle değil, şaşkınlıkla. "Bilmiyor musun?"

"Hayır. Kayboldum."

Dürüsttü bu. Kadın ona tekrar baktı — yaralı ellere, yırtık cekete, uyuşuk yürüyüşe — ve yumuşadı.

"Veren Kasabası," dedi. "Küçük bir yer. Nereye gidiyordun?"

"Nerede olduğumuzu bilmiyorum ki," dedi Arseny. "Hangi şehre yakınız?"

"En yakın şehir Dorath. Üç günlük yol." Kadın kovayı bıraktı. "Nereli çocuksun sen?"

"Hollowmere'liyim," dedi Arseny. "Eirion'da yaşıyorum. Duymuş musunuzdur?"

Kadın yüzünü buruşturdu — bilmiyorum anlamında, özür diler anlamında. Başını salladı. "Duymadım. Nerede burası?"

"Batıda," dedi Arseny. "Kıyıya yakın."

Kadın bir süre baktı. "Batı kıyısı mı?" Sesi değişti — şüpheyle değil, ama bir şeyler hesaplıyordu içinde. "Evlat, biz doğu kıtasındayız. Batı kıyısı..."

Durdu.

Arseny bekledi.

"Batı kıyısına buradan gitmek için önce Dorath'a geçersin, oradan Sarkan Geçidi'ne, oradan Gri Dağlar'ı aşarsın — eğer aşabilirsen — oradan da Orta Ova'yı geçersin. Aylarca yol. Belki iki ay, belki üç. Ve Gri Dağlar..."

Durdu tekrar.

"Gri Dağlar ne?" dedi Arseny.

Kadın ona baktı. Uzun baktı.

"Kimse aşamaz," dedi. "Yani — aşanlar olmuştur, tarihe geçmiş isimler. Ama normal yolcu geçemez. Kış on ay sürer orada, yükseklik ciğerleri öldürür, ve dağlarda yaşayan şeyler..." Başını salladı. "Tek başına bir çocuk hiç geçemez."

Arseny bir şey söylemedi.

Kadın devam etti — iyi niyetle, acımadan değil, sadece gerçeği söyleyerek. "Dorath'ta bir lonca var, denizci loncası. Belki gemiler kalkar, ama batı kıyısına direkt gemi yok — Güney Açığı'nı dolaşmak gerekir, o da altı aylık yol, ve o sular..."

Sustu.

"Öldürücü," dedi Arseny.

"Evet."

İkinci kişi kasabın yardımcısıydı — genç, kooperatif, bir şeyler kesmekle meşguldü. Arseny yine sordu. Adam aynı şeyleri söyledi, farklı kelimelerle. Gri Dağlar. Sarkan Geçidi. Güney Açığı. Hepsi aylarca yol, hepsi tehlikeli, hepsi tek başına bir çocuk için imkânsız.

Üçüncü kişi handa oturan yaşlı bir adamdı. Harita vardı yanında — eski, yıpranmış, katlı. Arseny kibarca sordu, adam açtı. Gösterdi.

Haritaya baktı.

Kıta büyüktü. Doğu kıtası deniliyordu — geniş, engebeli, ortasında dağ zinciri. Sol kenarda küçük bir ok vardı: Batı Kıtası — 3 ay (kış dışı). Sağ kenarda: Uzak Doğu Adaları.

Arseny parmağını haritaya koydu — doğu kıyısına, Dorath yakınlarına. Sonra sola kaydırdı. Dağlar. Geçit. Ova. Batı kıyısı.

Parmağının gittiği mesafe haritanın yarısıydı.

Haritanın yarısı.

Gerçekte aylarca yol demekti.

"Teşekkürler," dedi Arseny. Sesi düzdü.

Hana girdi.

Küçük, loş bir yerdi — tahta masa, tahta sandalye, duvarda asılı bir lamba. Birkaç müşteri vardı, kimse ona bakmadı. Tezgahın arkasında orta yaşlı bir kadın vardı — saçları toplu, yüzü yorgun, gözleri hızlı.

"Oda var mı?" dedi Arseny.

Kadın ona baktı. Çocuğa baktı — yaralı, yorgun, yalnız.

"Var. On sekiz gümüş geceliği."

Arseny cebine baktı. Parmaklarıyla hissetti — üç altın, ağırdı, gerçekti. Ama gümüş yoktu. Altını bozdurmak gerekirdi ve altın bozdurunca değerini yitirirdi — sarraflar fark gözetirdi.

"Sarraf nerede?"

"Çarşı sokağı. Ama bugün kapalı —" Kadın durakladı. "Ben bozabilirim. Ne var?"

Arseny bir altını çıkardı. Masaya koydu.

Kadın aldı, inceledi. Işığa tuttu. Bıraktı.

"On beş gümüş veririm."

Altının değeri yirmi iki gümüştü en az, bunu biliyordu. Ama sarraf kapalıydı ve yorgundu ve açtı ve başka seçeneği yoktu.

"Tamam," dedi.

Kadın çekmeceyi açtı, on beş gümüş saydı. Arseny aldı. Kadın bir anahtar uzattı — ağır, demir, 4 yazıyordu üstünde.

"Dördüncü oda. Merdiven çıkınca sağ."

Oda küçüktü.

Tahta döşeme, tek pencere, tek yatak, tek masa, tek sandalye. Yatağın üstünde ince bir yorgan vardı. Pencereden dışarı bakılıyordu — kasabanın arka sokağı, birkaç tahta bina, uzakta orman.

Arseny içeri girdi. Kapıyı kapattı. Kilitledi.

Bir süre kapıya yaslandı — arkası kapıya, gözleri tavana.

Nefes aldı.

Sonra masaya yürüdü. Sandalyeye oturdu. Masanın üstü boştu — çizik tahta, eski, biri bir şeyler kazımıştı bir köşeye, silinmişti ama izi kalmıştı. Arseny parmağıyla o izi izledi. Harf miydi, sayı mıydı, anlayamadı.

Pencereden ışık giriyordu — öğleden sonra güneşiydi, alçalmaya başlamıştı, odayı turuncu-sarı bir renkle boyuyordu. Toz parçacıkları o ışıkta yüzüyordu, yavaş, ağırsız.

Cebini boşalttı masaya.

İki altın. On dört gümüş. Nehir taşı. Kırık ip parçası.

Masaya baktı.

Hollowmere'den ne kadar uzaktaydı?

Bunu sormamıştı yaşlı adama — haritada parmağını Eirion'a koymamıştı çünkü Eirion'u bulmak için haritanın hangi köşesine bakacağını bilmiyordu. Doğu kıtasındaydı şu an. Eirion batıdaydı — Batı Kıtası'nın orta kısmında, kıyıdan içeride. Hollowmere doğduğu yerdi, Eirion büyüdüğü yer. Sora'nın köşkü şehrin kuzey yakasındaydı, sabahları fırının kokusu güneyden gelirdi, çarşı kuzeydoğuya açılırdı. Bu yolları biliyordu.

Buradan oraya.

Haritada parmağının gittiği mesafe. Dağlar. Geçit. Ova. Aylarca.

Masaya baktı.

Seçenekleri saydı.

Sora gibi düşünmeye çalıştı — panik değil, metodikle. Sora paniklemezdi. Sora bir durumla karşılaştığında onu parçalara ayırırdı, en küçük parçalara, her parçaya ayrı bakardı. Arseny de öyle yapmaya çalıştı.

Birinci seçenek: Gri Dağlar.

Kış on ay sürerdi. Şu an hangi mevsimdi? Dışarı baktı — ağaçlar yeşildi, güneş sıcaktı, yazın ortasıydı ya da sonuna yakındı. Demek ki kış gelmeden belki iki ay vardı, belki üç. Dorath'a üç günlük yol, Sarkan Geçidi'ne oradan daha kaç gün, Gri Dağlar'a ulaşmak bile haftalar alırdı. Ve dağların kendisi — yükseklik, soğuk, kadının "yaşayan şeyler" dediği. On yaşında, yalnız, az parayla.

Çizdi aklından.

İkinci seçenek: Güney Açığı, gemi yolu.

Denizci loncası Dorath'taydı. Gemi olurdu. Ama altı aylık yol demişti kadın, tehlikeliydi, ve parası yoktu — iki altın on dört gümüşle altı aylık yolculuk yapılamazdı, yiyecek bile alınamazdı.

Çizdi.

Üçüncü seçenek: Burada kalmak ve haber göndermek.

Sora'ya haber göndermek. Eirion'a, Gümüş Kanatlar'a, birine. Bir ulak tutmak, bir mektup yazmak. Ama ulak ne kadara tutulurdu? Kıtalar arası bir ulak? Ve Sora buraya gelirse aynı dağları aşmak zorunda kalırdı, aynı tehlikeleri göğüslemek zorunda kalırdı.

Ama Sora loncaydı. Sora yol bilirdi. Sora bir şey bulurdu.

Bu seçeneği silmedi.

Dördüncü seçenek: Büyü.

Mana akışı geri gelmişti — mühürü attıktan sonra hissetmişti, o nehir yeniden akmıştı. Ama iletişim büyüleri hakkında ne biliyordu ki? Henüz öğrenmemişti. Mana vardı ama kullanacak bilgi yoktu.

Çizdi.

Beşinci seçenek: Burada para kazanmak, biriktirmek, zaman geçirmek.

Ama ne yapabilirdi? On yaşındaydı. Ağır iş yapamazdı, zanaat bilmiyordu, şehri tanımıyordu. Ve zaman — zaman geçerken Sora arıyordu. Aure bekliyordu. Her geçen gün onlar için bir gün daha belirsizlikti.

Bu seçeneği de sildi. Ama tamamen değil — kenarında bıraktı.

Masaya baktı.

İki altın. On dört gümüş. Nehir taşı.

Pencereden güneş daha da alçalmıştı — duvar turuncu yanıyordu, gün batımına yaklaşıyordu. Dışarıdan kasaba sesi geliyordu — kapılar, hayvanlar, uzaktan bir çekiç sesi.

Arseny nehir taşını aldı. Avucuna kapattı.

Soğuktu — her zaman soğuk olurdu, taş ısınmazdı kolay. Ama avucunda tutunca ısınırdı sonunda, vücut ısısını alırdı. Bekledi. Taş yavaş yavaş ısındı.

Sora neredeydi şu an?

Arıyordu — bunu biliyordu, hissediyordu. Gümüş Kanatlar dağılmıştı şehri aramak için, bunu hayal edebildi. Dorn limanda, Brek ve Harun çarşıda, Lis eski şehirde. Sora batı yakasında. Seline köşkün çevresinde.

Ama şehirde bulamazlardı. Şehirde değildi.

Kıtanın öte yanındaydı, küçük bir kasabada, tahta bir odada, çizik bir masada oturuyordu.

Ve bunu bilmiyorlardı.

Masanın çekmecesini açtı — refleksle, umutla değil. Boş zannetmişti. Değildi tam — bir kalem kırığı vardı, ucunda biraz mürekkep kalmış. Ve altında, çekmeceye yapışmış, bir kağıt parçası — küçük, yarım sayfa, köşesi yırtık.

İkisini çıkardı.

Kaleme, kağıda baktı.

Yazmak için kime? Nereye? Eirion'a mektup götürecek kimseyi tanımıyordu burada. Ama aslında para vardı — iki altın vardı. Az değildi bu. Burası küçük bir kasabaydı, iki altın burada büyük paraydı. Dorath'a bir ulak tutabilirdi, orada denizci loncası vardı, belki batıya giden bir gemi vardı, belki mektup gemiye verilirdi, belki aylarca sonra Eirion'a ulaşırdı.

Belki.

Çok fazla belki.

Ama başka ne vardı?

Kağıdı masaya düzeltti. Kalemi ıslattı — bir damla mürekkep kaldı, az, dikkatli kullanmalıydı. Düşündü. Uzun yazmak mürekkebi bitirirdi. Kısa olmalıydı, her kelime önemli olmalıydı.

Yazdı.

Küçük harflerle, sıkı sıkı, boşluk bırakmadan:

*Sora — Doğu kıtasındayım. Veren Kasabası, Dorath yakını. Sağım. Geri dönemiyorum, yol ölümcül. Mektup Dorath denizci loncasına, oradan batıya ilet. Seni bekliyorum. — Arseny.*

Bıraktı kalemi.

Baktı yazdıklarına.

Mürekkep kuruyordu — yavaş, öğleden sonra ışığında. Arseny kağıdı tuttu, iki eliyle, köşelerinden. Okudu. Tekrar okudu. Değiştirecek bir şey yoktu — her kelime gerekliydi, hiçbiri fazla değildi.

Katlayıp cebine koydu.

Nehir taşını aldı. Avucunda ısınmıştı artık — vücut sıcaklığına gelmişti, kendi sıcaklığı gibi hissettiriyordu.

Pencereye baktı.

Güneş batıyordu. Doğu kıtasının güneşiydi — aynı güneş ama farklı bir yer. Sora da bu güneşi görüyordu, şu an, şehrin bir yerinde. Belki batı yakasında yürürken, belki köşkün penceresinden bakarken.

Aynı güneş.

Taşı sıktı.

Ve düşündü — sabah erken kalkacaktı. Oda parasını ödemişti, bir geceliğine, sabaha kadar vakti vardı. Bugün dinlenecekti. Yarın Veren Kasabası'nı tanıyacaktı, bir iş bulacaktı belki, Dorath'a gidecek bir ulak arayacaktı. Para biriktirmeye bakacaktı.

Ama önce yemek.

Çünkü açtı — gerçekten açtı, midesinin derinliklerinden gelen, uzun süredir görmezden geldiği bir açlık. Cebinden bir gümüş çıkardı. Baktı.

On üç gümüş kaldı.

Ayağa kalktı.