25. bölüm · Taçsız Kral
25-Kahve ve Hatıralar
Gece derinleşmişti.
Evin içindeki bütün sesler birer birer kaybolmuştu. Alt kattaki saatin tik takları bile artık daha uzak geliyordu. Rüzgârın çatı kenarlarında dolaşan uğultusu ve ara sıra ahşap duvarların verdiği hafif çıtırtılar dışında her yer sessizdi.
Arseny gözlerini tavandan ayırmadı.
Yatağın içinde sırtüstü yatıyordu ama bedenindeki tek bir kas bile gevşememişti. Gözlerini kapattığında karanlık büyüyor, düşünceler daha da belirginleşiyordu. Bu yüzden uzun süre tavana baktı. Sonra yavaşça doğruldu.
Uyuyamayacağını anlaması uzun sürmedi.
Battaniyeyi kenara itti. Ayaklarını zemine bastığında ahşabın serinliği hissedildi. Oda karanlıktı ama onun için sorun değildi. Hareketleri alışılmış bir düzen taşıyordu; sessiz, dikkatli ve ölçülü.
Kapıyı açtı.
Koridor loştu.
Alt kata inerken basamakların hangi kısmına basarsa ses çıkmayacağını hâlâ hatırlıyordu. Yıllar boyunca tek başına yaşamış biri için sessizlik refleks hâline gelmişti.
Mutfağa geçti.
Bir süre hiçbir şey yapmadan durdu.
Pencerenin dışından gelen soluk ay ışığı mutfak tezgâhının bir kısmını aydınlatıyordu. Raflar, kavanozlar, kurutulmuş otlar ve eski bakır kettle yarı karanlığın içinde şekil hâlinde görünüyordu.
Arseny yavaşça kettle'ı aldı.
İçine su doldurdu.
Ocağı yaktığında küçük mavi alev karanlığın içinde canlı bir renk gibi parladı.
Sessizlik yeniden geri döndü.
Su ısınırken kahve çekirdeklerini çıkardı. Öğütülmüş kahvenin kokusu kısa sürede havaya yayıldı. Yoğun, hafif sert ama tanıdık bir koku.
Bir an durdu.
Bu kokuyu ilk ne zaman sevdiğini hatırlamaya çalıştı.
Hatırladı da.
Ve istemsizce yüzündeki ifade biraz sertleşti.
Eski taş duvarlar.
Yağmur sesi.
Kuzey sınırındaki o küçük kale.
Bir masanın başında oturan adam.
“Şeker koyuyorsun.”
“Evet.”
“Çocuklar koyar.”
“Acı sevmediğim için.”
“Hayatta acıyı seçme şansın olmaz.”
Arseny sessizce gözlerini kapattı.
Kaynar suyun sesi düşüncelerini dağıttı.
Kupayı hazırladı. Kahveyi döktü. Sonra kısa bir tereddütten sonra iki kaşık şeker ekledi.
Karıştırırken metal kaşığın seramiğe çarpan sesi mutfakta yankılandı.
Orta şekerli.
Yıllardır tadı değişmemişti.
Kupayı eline aldıktan sonra yeniden üst kata çıktı.
Koridor sessizdi.
Sora'nın odasının önünden geçerken kısa bir an durdu. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. Muhtemelen derin uyuyordu. Gün içinde ne kadar enerjik görünürse görünsün, son haftalarda bedenini fazla zorlamıştı.
Arseny birkaç saniye kapıya baktı.
Sonra yürümeye devam etti.
Kendi odasına geçtiğinde balkona açılan kapıyı araladı. Gece havası hemen içeri doldu. Serin ama keskin olmayan bir rüzgâr vardı.
Balkona çıktı.
Gökyüzü açıktı.
Bulut yoktu.
Yıldızlar çok net görünüyordu.
Dağlardan uzak bölgelerde gökyüzü her zaman daha parlak olurdu ama burada… burada başka bir sessizlik vardı. Sanki dünya geri çekilmişti de geriye sadece gece kalmıştı.
Arseny sandalyeyi korkuluklara doğru çekti.
Oturdu.
Kupasını dizinin üzerine bıraktı.
Ve başını kaldırıp yıldızlara baktı.
Uzun süre öyle kaldı.
Kahveden yükselen ince buhar gece havasında yavaşça kayboluyordu.
Bir yudum aldı.
Sıcaklık boğazından aşağı inerken gözleri gökyüzünde dolaşmaya devam etti.
İnsanlar yıldızlara farklı anlamlar yüklerdi.
Kimileri onları tanrıların gözleri sanırdı. Kimileri ölülerin ruhları. Kimileri kaderin işaretleri.
Arseny hiçbirine tam olarak inanmıyordu.
Ama yıldızların insana düşünmek için fazla alan bıraktığını biliyordu.
Ve bu bazen iyi değildi.
Bakışları sabitlendi.
Zihni yavaşça geçmişe kaydı.
…
Kar vardı.
Her yerde.
Dizlere kadar yükselen beyazlık, sert rüzgâr ve gri gökyüzü.
Kuzey.
Çocukluğu.
Arseny o zamanlar çok konuşan biri değildi ama şimdi olduğundan daha fazla hissediyordu. Korku, öfke, merak… hepsi daha açıktı.
Küçük bir eğitim alanında durmuştu.
Elleri donmuştu.
Tahta kılıcı sıkıca tutuyordu.
Karşısındaki adam ise hiç üşümüyor gibiydi.
Uzun boylu.
Geniş omuzlu.
Soğuk gözlü.
“Tekrar.”
Arseny nefes nefese kalmıştı.
“Kolumu hissetmiyorum.”
“Düşmanın bunu umursamaz.”
“Beş saattir—”
“Tekrar.”
Tahta kılıç yeniden kalktı.
Sonra yeniden yere düştü.
Arseny sırtüstü kara çakıldı.
Adam ona yaklaşmadı bile.
“Zayıfsın.”
O zamanlar bu kelimeden nefret ederdi.
Çünkü doğruydu.
Zayıftı.
Diğer çocuklardan daha yavaştı. Daha inceydi. Daha az dayanıklıydı. Mana kontrolü vasattı. Fiziksel gücü düşüktü.
Ama unutmadığı şey şu olmuştu:
Adam hiçbir zaman “yetersizsin” dememişti.
Sadece “zayıfsın.”
Bu farklıydı.
Zayıflık değişebilirdi.
Arseny kupasını dudaklarına götürdü.
Bir yudum daha aldı.
Rüzgâr saçlarının arasından geçti.
Bakışları uzak dağların karanlık siluetlerine kaydı.
O günleri düşünmeyeli uzun zaman olmuştu.
Belki de özellikle düşünmemeye çalışıyordu.
Çünkü geçmişi hatırlamak yalnızca anıları değil, kaybettiklerini de beraberinde getiriyordu.
Ve Arseny kaybetmeye alışık bir insandı.
İlk ölümünü hâlâ net hatırlıyordu.
On dört yaşındaydı.
Bir görev değildi.
Bir savaş da değildi.
Sadece yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuşlardı.
Yolları kesilmişti.
Dört haydut.
Kötü ekipmanlar. Düzensiz hareketler. Eğitimsiz saldırılar.
Ama ölüm için ustalık gerekmiyordu.
Yerde yatan adamın gözleri açıktı.
Karın üstünde kan vardı.
Çok fazla değildi.
Ama Arseny ilk kez bir insanın sıcaklığının birkaç dakika içinde nasıl kaybolduğunu görmüştü.
O gece uyuyamamıştı.
Midesi bulanmıştı.
Ellerini temizlemek için defalarca yıkamıştı.
Çünkü kan kokusunu hâlâ aldığını sanıyordu.
Sonra yıllar geçmişti.
Ve bir noktadan sonra…
İnsan alışıyordu.
İşte en korkutucu kısım buydu.
Alışmak.
İlk ölüm ağır gelirdi.
Onuncusu sessizleşirdi.
Ellincisi yalnızca bir sayı olurdu.
Arseny gözlerini kapattı.
Kupayı iki eliyle tuttu.
Sıcaklık avuçlarına yayıldı.
Bazı geceler neden hâlâ uyuyamadığını biliyordu.
Çünkü insan ne kadar değişirse değişsin, zihnin derininde eski hâlinin bir parçası yaşamaya devam ediyordu.
Ve geceleri o parça konuşmaya başlıyordu.
Alt kattan hafif bir ses geldi.
Arseny gözlerini açtı.
Sessizce dinledi.
Sonra yeniden rahatladı.
Muhtemelen Aure dönmüştü.
Küçük ejderha uyurken bile hareketliydi.
Bunu düşününce istemsizce çok hafif bir ifade değişikliği oldu yüzünde. Tam bir gülümseme değildi ama sertlik biraz azaldı.
Garipti.
Bu ev artık sessiz değildi.
Eskiden geceler tamamen boş geçerdi. Yalnızca rüzgâr ve kendi nefesi olurdu.
Şimdi ise başka sesler vardı.
Sora'nın sabahları mutfakta gereksiz yere konuşması.
Aure'nin anlamsız enerji patlamaları.
Koridorda koşan ayak sesleri.
Kapı çarpmaları.
Şikâyetler.
Kahkahalar.
Kaos.
Arseny bir süre bunu düşündü.
Sonra fark etti.
Eskiden bunların hepsinden rahatsız olurdu.
Şimdi olmuyordu.
Belki de insan gerçekten her şeye alışıyordu.
Bakışları yeniden yıldızlara döndü.
Bir takımyıldızı dikkatini çekti.
Kuzey Tacı.
Eskiden ona başka bir isim verirlerdi.
“Avcının Zinciri.”
Çünkü efsaneye göre o yıldızların altında yemin eden savaşçılar geri dönemezdi.
Arseny başını hafifçe yana eğdi.
Yeminler…
Ne kadar anlamsızlaşıyordu zaman geçtikçe.
Gençken insanlar büyük sözler verirdi.
“Dünyayı değiştireceğim.”
“Herkesi koruyacağım.”
“Asla kaybetmeyeceğim.”
Sonra gerçek dünya gelir ve o sözleri tek tek kırardı.
Arseny de bir zamanlar inanıyordu.
İnsanların kurtarılabileceğine.
Bilginin her şeyi değiştirebileceğine.
Gücün yeterli olacağına.
Ama bazı şeyler güçle çözülmüyordu.
Bunu çok geç öğrenmişti.
Ve bedelini başkaları ödemişti.
Kupadaki kahve azalmıştı.
Artık daha ılıktı.
Gece ise daha da sessizleşmişti.
Ay bulutların arasına girmiş, balkonun yarısını gölgede bırakmıştı.
Arseny sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı.
Bir anlığına gözleri ağırlaştı.
Sonra…
Başka bir anı geldi.
Bu kez daha net.
Bir kütüphane.
Tozlu raflar.
Eski büyü metinleri.
Genç bir Arseny masanın başında oturmuş, sayfaları dikkatle inceliyordu.
Karşısındaki yaşlı adam homurdandı.
“Yine mi okuyorsun?”
“Evet.”
“İnsanların çoğu savaşmayı tercih eder.”
“Kitaplar daha az aptal.”
Yaşlı adam kahkaha atmıştı.
“Kibirli çocuk.”
Arseny sayfayı çevirmişti.
“Yanlış mıyım?”
“Hayır. Ama insanlar kitaplardan daha tehlikelidir.”
O adam…
Uzun süre onun öğretmeni olmuştu.
Büyü konusunda gördüğü en zeki insanlardan biriydi.
Ve aynı zamanda en paranoyak olanlardan.
Her zaman aynı şeyi söylerdi:
“Bilgi saklanır çünkü insanlar onu kullanmayı öğrenince sınırlarını unuturlar.”
Arseny o zamanlar bunu abartı sanıyordu.
Şimdi sanmıyordu.
“Ruh Parçalama…”
Kelime dudaklarından çok hafif çıktı.
Rüzgâr sesi hemen dağıttı.
O büyüyü düşünmek bile hoşuna gitmiyordu.
Çünkü o tür büyüler insanı değiştirirdi.
Bir kez çizgiyi geçtiğinde geri dönmek zor olurdu.
Ve Arseny bunun farkındaydı.
Belki de bu yüzden son günlerde daha sessizdi.
Kendi içinde bir şeyleri tartıyordu.
Ne kadar ileri gitmesi gerektiğini.
Neleri öğretip neleri öğretmemesi gerektiğini.
Sora güçlüydü.
Hem de yaşına göre tehlikeli denecek kadar güçlü.
Ama hâlâ gençti.
Dürtüsel davranıyordu.
Öfkeleniyordu.
Düşünmeden hareket ettiği anlar oluyordu.
Arseny'nin korktuğu şey tam da buydu.
Güç hiçbir zaman asıl mesele değildi.
Kontrol meseleydi.
Bir insanın elindeki gücü neden kullandığı meseleydi.
Ve bazen…
İyi niyetli insanlar en kötü hataları yapardı.
Arseny derin bir nefes verdi.
Gece havası ciğerlerine doldu.
Soğuk değildi.
Ama canlıydı.
Uzaktan bir baykuş sesi duyuldu.
Ormanın derinliklerinden gelmişti.
Bir süre daha sessizlik oldu.
Sonra balkon kapısının arkasından çok hafif bir tıkırtı geldi.
Arseny başını çevirmedi.
“Uyumadın mı?”
Kapı aralandı.
Sora'nın sesi geldi.
“Su içmeye kalktım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Sen de uyumamışsın.”
“Belli oluyor.”
Sora balkona çıktı.
Üzerinde gelişigüzel giyilmiş koyu renk bir üst vardı. Saçları dağınıktı. Gözleri yarı uykulu görünüyordu ama merakı hâlâ canlıydı.
Korkuluklara yaslandı.
Gökyüzüne baktı.
“Vay…”
Arseny sessiz kaldı.
Sora birkaç saniye yıldızları izledi.
“Bazen unutuyorum,” dedi sonunda. “Şehirden uzak yerlerde gökyüzü daha güzel oluyor.”
Arseny kupasını kaldırdı.
“Şehirler ışığı sever.”
“Yıldızları kapatacak kadar mı?”
“İnsanlar genelde yakın olanı seçer.”
Sora ona baktı.
“Bu bayağı yaşlı bilge gibi bir cümleydi.”
“Çünkü saat geç.”
Sora hafifçe güldü.
Sonra bakışları kupaya kaydı.
“Kahve mi?”
“Evet.”
“Bana yok mu?”
“Sen zaten yeterince hızlı konuşuyorsun.”
“Bu hakaret miydi?”
“Gözlem.”
Sora homurdandı ama itiraz etmedi.
Bir süre yan yana sessiz kaldılar.
Garip şekilde rahatsız edici değildi.
Rüzgâr hafifledi.
Ağaçların yaprakları daha az hareket etmeye başladı.
Sora bir ara göz ucuyla Arseny'ye baktı.
“Yine geçmişi mi düşünüyordun?”
Arseny cevap vermedi.
Bu bile aslında cevaptı.
Sora yüzündeki ifadeyi biraz yumuşattı.
“Çok kötü müydü?”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra Arseny yavaşça konuştu.
“Bazı kısımları.”
“Bazıları?”
“Bazıları gerekliydi.”
Sora kaşlarını çattı.
“Gerekli kötü şeyler fikrinden nefret ediyorum.”
“Ben de.”
“E ama öyle konuşmadın.”
Arseny yıldızlara baktı.
“İnsan bazen sevmediği gerçekleri kabul eder.”
Sora cevap vermedi.
Çünkü bu kez onun da verecek kolay bir karşılığı yoktu.
Gece sessizce akmaya devam etti.
Ve yıldızlar, hiçbir şey olmamış gibi gökyüzünde parlamayı sürdürdü.
