35. bölüm · Taçsız Kral

35-Kırık İbre

İlbey Yıldırım

Bölümler
1 1-Bir Ejderhayı Öldürmekten Daha Zor Şeyler 2 2-Parçalanmış Yıldız 3 3-Ölümden Dönen Yıldız 4 4-Ölü Bir Ejderhanın Sesi 5 5-Beyaz Ölümün Tek Sahibi 6 6-Yeniden Yazılan Kimlik 7 7-Hollowmere’de Yeni Bir Gerçek 8 8-İnsan mı? Anomali mi? 9 9-Kırmızı Gece 10 10-Kızıl Geceden Mavi Kadere 11 11-Ölümsüzlerle Kurulan Bağ 12 12-Kanlı Kuzey Toprakları 13 13-Şehir Yeniden Doğarken 14 14-Kayıp Türün Geri Dönüşü 15 15-Başlangıç Adaptasyonu 16 16-Enerjinin Adı: Aure 17 17-Kızıl Kılıç, Beyaz Mana 18 18-Kuzey Geçidindeki Katliam 19 19-Bahçeye Bakan Oda 20 20-Acı Kahve, Keskin Kılıç 21 21-Bunu Özlemişim 22 22-Korkunun Arasında Huzur 23 23-Küçük İhtiyaçlar 24 24-Bir Gülüşün Ardına Saklanan Karanlık 25 25-Kahve ve Hatıralar 26 26-Işık Tapınağı’nın Karanlığı 27 27-Kan ve Onur Düellosu 28 28-Kan Yıldızı'nın Doğuşu 29 29-Sessizliğin Ardındaki Kayıp 30 30-Masalın Sonundaki Yıldız 31 31-Hiçbir Şeyin Ortasında 32 32-Sonsuzluğun Sonunda Bir Kapı 33 33-Aynı Gökyüzü, Başka Dünya 34 34-Uzak Kıyıların Çağrısı 35 35-Kırık İbre 36 36-Kırık İbre, Doğru Yön 37 37-Kuzeybatıya Dönen İbre 38 38-Kanatların Gölgesinde 39 39-Ardyn’ın Emri 40 40-Ovada Kurulan Tuzak 41 41-Yolun Sonundaki Saray 42 42-En İlginç İnsanlar Zincirle Tutulmaz 43 43-Gecenin Kalbi 44 44-Çürüyen Köy 45 45-Thyraxis'in Mirası 46 46-Yedinci Kilit 47 47-Mutlak Gece 48 48-Sonraki Sabah 49 49-Sora Nerede? 50 50-Kayıp Yılların Ardından 51 51-Kahve Masasında Anlatılanlar 52 52-Gece Pazarı’nın Gürültüsü 53 53-Tanımsız Alan 54 54-Gökyüzünün Altında 55 55-Okyanusun Sesini Duymak 56 56-Algı Katmanları 57 57-Güçten Daha Fazlası 58 58-Kaarn'ın Açıklanamayan Sözleri 59 59-Kılıç Arayışı 60 60-Canavarların Korkusu 61 61-Gümüş Kanatlar ile Akşam 62 62-Bir Evin Yeniden Canlanışı 63 63-Rapor Ekibi 64 64-Taç Altında Yargı 65 65-İmparatorun Soruları

Adam hiç araya girmedi.

Arseny anlattı — kısa, düz, gereksiz detay koymadan. Sora öğretmişti bunu da: bir şeyi anlatırken önemli olanı söyle, önemsizi atla, dinleyenin zamanını harca. Doğu kıtasında uyandığını söyledi. Veren Kasabası'nı söyledi. Üç günlük yolu söyledi. Batı kıtasına dönmesi gerektiğini söyledi.

Ailesini söyledi — Sora'yı, Aure'yi. Çok fazla değil, ama yeteri kadar.

Adam dinledi. Yüzü değişmedi — ne acıdı, ne şüphelendi, ne güldü. Sadece dinledi.

Arseny bitirdi.

Sessizlik oldu — kısa, ağır.

Adam masaya yaslandı. Sakallı yüzü Arseny'ye döndü, gözleri dürüsttü, içinde bir şey vardı — üzüntü mü, pişmanlık mı, ikisi birden mi. Bir nefes aldı.

"Batıya giden gemi vardı," dedi.

Arseny bekledi.

"İki saat önce kalktı."

Sessizlik.

Arseny bir şey söylemedi. Söyleyecek bir şey yoktu — kelimeler gelmedi, gelmesini de istemedi. Sadece oturdu. Adam ona baktı, Arseny tezgahın üstündeki bir noktaya baktı. Tahta, çizik, bir yerde mürekkep lekesi vardı, kuruydu, eskiydi.

"Ne zaman bir daha kalkacak?" dedi Arseny. Sesi düzdü.

Adam ellerini masaya koydu. "Bilmiyorum tam. Belki iki ay. Belki üç." Durdu. "O gemi de özel bir seferdi — lonca siparişi. Bir dahaki ne zaman çıkar, söyleyemem."

Arseny başını eğdi.

İki ay. Belki üç.

Veren Kasabası'nda üç gün geçirmişti, Dorath'a üç gün yürümüştü. Altı gün. Ve gemi iki saat önce kalkmıştı.

İki saat.

"Başka seçenek var mı?" dedi Arseny. "Herhangi bir şey. Doğrudan batıya gitmese bile — güneye, kuzeye, ara bir limana. Bir şey."

Adam düşündü. Gerçekten düşündü — şakla geçiştirmedi, boş teselli vermedi.

"Güney limanlarına giden var," dedi. "Oradan batıya dönen gemiler çıkabilir — ama bu kıtalar arası bir rota değil, kıyı hattı boyunca gidersin. Uzun. Pahalı. Ve güney limanlarında batıya geçiş garantisi yok."

"Ne kadar sürer?"

"Altı ay. Belki daha fazla."

"Gri Dağlar'ı aşmak?"

Adam yüzünü buruşturdu. "Kışa girmeden belki iki haftan var. Sarkan Geçidi'ne ulaşamazsın o sürede, ulaşsan bile..."

Sustu.

Arseny tamamladı. "Tek başıma geçemem."

"Hayır," dedi adam. Özür diler gibi söyledi — sert değil, yumuşak, gerçeği yumuşakça söylemenin o özel tonu. "Geçemezsin."

Dışarıdan liman sesi geliyordu — halatlar, martılar, birinin bağırdığı bir isim. Lonca içinde sarhoş denizci hâlâ uyuyordu, nefesi düzenliydi. Duvardaki haritalardan biri rüzgarda hafifçe kıpırdadı — kapı tam kapanmamıştı, yarık bırakmıştı.

Arseny o haritaya baktı.

Doğu kıtası. Batı kıtası. Aralarında deniz, dağlar, aylarca yol. Ve iki saatlik fark.

İki saat.

Eğer Veren Kasabası'nda bir gece daha durmamış olsaydı. Eğer yağmurda duraklamak yerine devam etseydi. Eğer ikinci gece uyumak yerine yürüseydi.

Ama durup durmaması, uyuyup uykumaması gerçeği değiştirmiyordu. Gemi gitmişti. Şu an denizedeydi, ufkun ötesindeydi, geri dönmüyordu.

Nehir taşını cebinde hissetti — dokunmadı, sadece hissetti.

"Teşekkürler," dedi. Ayağa kalktı.

Adam seslendi. "Dur."

Arseny döndü.

Adam masanın altını karıştırdı. Bir şey çıkardı — kağıt, büyük, katlı. Açtı. Haritaydı — doğu kıtasının haritası, detaylıydı, liman noktaları işaretliydi.

"Al," dedi. Uzattı.

Arseny baktı. "Neden?"

Adam omuz silkti. "Çünkü haritasız adam kör adamdır." Durdu. "Ve çünkü iki saat fark senin hatan değildi."

Arseny haritayı aldı. Katlı, ağırdı, iyi kağıttı. Uzun süre kullanılmıştı ama sağlamdı.

"Bir şey daha," dedi adam. "Dorath'ta kalacaksan — ve kalman gerekiyor, başka seçeneğin yok şu an — şehrin kuzeyinde bir han var. Kırık Pusula. Sahibi Maren, benim eski kaptanım. Adımı söyle, sana iş verir. Küçük işler, ama verir."

"Adın ne?" dedi Arseny.

"Cassel."

Arseny bir saniye baktı. Adam büyüktü, kızıl sakallıydı, yorgun gözlüydü. İyi niyetliydi — bu belliydi, anlaşılırdı.

"Ashraven," dedi Arseny. "Arseny Ashraven."

Cassel başını eğdi. Hafif, ama eğdi.

Arseny lonca binasından çıktı.

Dışarısı hâlâ gürültülüydü.

Rıhtımda işler devam ediyordu — yükleme, boşaltma, bağırma, koşma. Gemiler sıraya dizilmişti, direkleri gökyüzünü böldü. Arseny rıhtımın ucuna yürüdü. Durdu.

Denize baktı.

Açık deniz maviydi — koyu, derin, sonsuza uzayan. Ufukta bir nokta vardı — gemi miydi, değil miydi, söylenemezdi. Belki gemiydi. Belki iki saat önce kalkan o gemiydi, hâlâ görünüyordu, hâlâ oradaydı.

Belki değildi. Belki sadece bir dalgaydı.

Arseny baktı.

Uzun baktı.

Sonra elindeki haritayı sıktı — iki eliyle, köşelerinden, yırtmadan. Sıktı ve denize baktı ve içinde bir şey geçti — öfke mi, üzüntü mü, her ikisi mi — geçti ve durdu.

Döndü.

Şehre baktı. Dorath. Liman şehri. Kızıl saçlı Cassel'in adını verdiği han. Kırık Pusula. Maren.

İki ay. Belki üç.

Yürüdü.

Kırık Pusula şehrin kuzeyindeydi.

Arseny haritayı cebine koydu — Dorath haritası yoktu ama şehir büyük değildi, kuzey neredeydi biliyordu. Limandan yukarı çıktı, cadde dik tırmanıyordu, taş kaldırım ıslaktı hâlâ dünkü yağmurdan. Sol dizi her basamakta konuştu. Umursamadı.

Kuzey mahallesine geldiğinde şehrin sesi değişti — liman gürültüsü azaldı, daha sakin bir gürültü başladı. Esnaf, fırın, çekiç sesi, bir çocuğun bağırması. Normal şehir sesi.

Kırık Pusula'yı buldu.

İsmi dışarıdan belliydi — kapının üstünde ahşap bir levha asılıydı, üstünde oyulmuş bir pusula resmi vardı, ibresi kırıktı, iki parçaya ayrılmıştı. Altında yazıyordu: Kırık Pusula Han — Maren. Kapı ağır ahşaptı, demir tokmağı vardı, boyası solmuştu ama sağlamdı.

İçeri girdi.

---

Han Eirion'dakilere benziyordu ama daha büyüktü. Geniş bir zemin katı, masalar, ocak, duvarda askılıklar. Temizdi — kokusu iyi değildi diyemezdi, küf yoktu, nem yoktu. Birkaç müşteri vardı, ikisi yemek yiyor, biri uyukluyor.

Tezgahın arkasında bir kadın vardı.

Ellili yaşlarında, kısa boylu, geniş omuzlu. Saçları gri-siyah karışımı, arkaya sıkı toplanmıştı. Gözleri küçük ve hızlıydı — Arseny içeri girdiği anda onu gördü, değerlendirdi, devam etti işine. Bir bardağı siliyordu, bezle, döndürüyordu.

Arseny tezgaha gitti.

Kadın başını kaldırmadı. "Ne istiyorsun?"

"Maren Hanım?"

Bu sefer baktı. Hızlı, keskin. "Evet."

"Cassel beni gönderdi."

Kadının elleri durdu. Bardağı bıraktı — yavaşça, kontrollü. Arseny'ye baktı. Uzun baktı — ayaktan başa, baştan ayağa. Yırtık ceket, çamurlu ayakkabı, topallayan yürüyüş, yorgun yüz.

"Cassel mı?" dedi.

"Evet. Lonca binasında."

"Biliyorum nerede." Kadın tezgaha yaslandı. "Sana ne dedi?"

"İş verebileceğinizi söyledi. Küçük işler."

Maren bir şey söylemedi. Arseny'yi incelemeye devam etti — bu bakış rahatsız ediciydi ama Arseny kıpırdamadı. Geri çekilmedi, gözlerini kaçırmadı. Bekledi.

"Kaç yaşındasın?"

"On."

"Nereli?"

"Eirion. Batı kıtası."

"Nasıl geldin buraya?"

Arseny durdu. Cassel'e anlattığı gibi uzun anlatmak istemiyordu — her seferinde baştan anlatmak yorucuydu ve her seferinde bir şeyler eksiliyordu anlatımdan, gerçekliği azalıyordu. Ama yalan da söyleyemezdi.

"Uzun hikaye," dedi.

Maren güldü. Kısa, tok. "Her şeyin uzun hikayesi var bu şehirde." Bardağı aldı, yerine koydu. "Para var mı?"

"Az."

"Ne kadar az?"

"İki altın on bir gümüş."

Maren hesapladı — yüzünde görüldü, bir an. "Oda on gümüş geceliği. Yemek ayrı."

"Cassel iş dedi."

"İş vereyim, oda indirimli olsun." Maren döndü, askılıktan bir anahtar aldı. "Ama önce anlat. Kısaca, ama anlat. Cassel boşuna göndermez."

Arseny anlattı.

Bu sefer daha kısa — iskelet gibi. Doğu kıtasında uyandı, sebebini bilmiyor, Eirion'a dönmesi gerekiyor, gemi iki saat önce kalktı, iki ay beklemesi gerekiyor.

Maren dinledi. Araya girmedi.

Bitince bir süre baktı. "Nasıl uyandın doğu kıtasında?"

"Bilmiyorum."

"Büyü mü?"

"Muhtemelen."

"Kim yaptı?"

"Onu da bilmiyorum."

Maren bunu sindirdi. Şüphelenmedi — en azından yüzünde şüphe yoktu. Belki liman şehrinde tuhaf hikayeler olağandı. Belki Cassel'in adı yeterliydi.

"Ne yapabilirsin?" dedi.

Arseny düşündü. "Okuyabilirim, yazabilirim, hesap yapabilirim. Taşıma işi yaparım. Temizlik yaparım." Durdu. "Dil biliyorum — Eirion aksanıyla ama anlıyorum burayı."

Maren kaşlarını kaldırdı. "Hesap mı?"

"Evet."

"İyi mi?"

"İyiyim."

Maren bir şey söylemedi. Tezgahın altından bir defter çıkardı — kalın, dolu, sayfaları kıvrılmıştı. Açtı, bir sayfaya geldi, Arseny'ye uzattı.

"Bak."

Arseny aldı. Baktı.

Gelir gider tablosuydu — ham, düzensiz, bazı rakamlar birbirinin üstüne yazılmıştı, bazı satırlar silinmişti. Karmaşıktı ama okunurdu. Arseny sayfayı taradı. Bir dakika geçmedi.

"Üçüncü satırda toplama hatası var," dedi. "Dört gümüş fazla yazılmış. Ve son sütun eksik — sekiz kalem var ama yedisi toplanmış."

Maren elini uzattı. Defteri geri aldı. Baktı — Arseny'nin söylediği yerlere baktı, parmağıyla izledi.

Kapattı.

"Sabah altıda başlarsın," dedi. "Hanın açılışında masaları düzenlersin, mutfakta yardım edersin, akşam hesapları benimle yaparsın." Anahtarı masaya bıraktı. "Yedi numaralı oda. Küçük, ama temiz. Günde altı gümüş, oda ve sabah yemeği dahil."

Arseny hesapladı — hızlı, içinden. Altı gümüş günlük. İki ayda üç altın altmış gümüş ederdi, yani yaklaşık üç altın yetmiş gümüş. Elindekiyle birleşince yeterli olurdu belki. Lonca gemisi için sordu Cassel, on beş altın demişti.

Yeterli olmazdı.

Ama başlangıçtı.

"Tamam," dedi.

Anahtarı aldı.

Yedi numaralı oda ikinci kattaydı.

Merdivenin sonunda, koridorun ortasında. Kapıyı açtı — küçüktü, Maren doğru söylemişti. Tek yatak, tek masa, tek pencere. Ama pencere büyüktü ve limana bakıyordu — aşağıda rıhtım görünüyordu, gemiler görünüyordu, deniz görünüyordu.

Arseny pencereye gitti.

Baktı.

Deniz hâlâ maviydi — öğleden sonra güneşiyle farklı bir mavi, daha koyu, daha ağır. Rıhtımda işler devam ediyordu, halatlar çekiliyordu, biri bağırıyordu. Martılar alçalıp yükseliyordu.

İki saat önce kalkan gemi artık görünmüyordu.

Ufuk boştu.

Arseny pencereden uzaklaştı. Yatağa oturdu — yay gıcırdadı, eski ama çökmemişti. Çizmelerini çıkardı. Topuğa baktı — kabarcık patlamış, kuruymuş, deri sertleşmişti. Sol dizini ovuşturdu.

Cebini boşalttı.

İki altın. On bir gümüş. Nehir taşı. Kırık ip. Cassel'in haritası. Ve mektup — Sora'ya yazdığı, Veren Kasabası'nda bıraktığı mektubun bir kopyası değildi bu, o gitmişti zaten. Ama haritanın arkı boştu — geniş, beyaz. Cebindeki kalem kırığını aldı. Mürekkep bitmişti.

Masanın çekmecesini açtı.

Boş değildi bu sefer — küçük bir mum vardı, kibritle. Bir kalem, kullanılmış ama ucunda mürekkep vardı. Ve küçük bir kağıt parçası, üstünde birinin el yazısıyla bir şey yazılmıştı — okudu. Alışveriş listesiydi, eski, terk edilmişti.

Kalemi aldı.

Haritanın arkını açtı. Düşündü — ne yazacaktı? Sora'ya mektup mu? Ama Sora burada değildi, bu mektup ona ulaşmazdı. Kendine mi yazacaktı?

Yazmaya başladı.

Küçük, düzgün harflerle. Tarih koymak istedi — bilmiyordu tam tarihi. Doğu kıtasında kaç gün geçirmişti? Karanlıkta bilinmiyordu. Veren Kasabası'nda bir gece. Yolda üç gün. Dört gün en az.

Yazdı:

*Dorath. Kırık Pusula Han. Yedinci gün olabilir, belki sekizinci.*

*Gemi kalktı. İki saat fark.*

*Maren işe aldı. Sabah altıda başlıyorum.*

*İki altın on bir gümüş. On beş altın lazım.*

*Sol dizim iyi değil. Ayakkabı yarın bakılmalı.*

Durdu. Baktı yazdıklarına.

Sora böyle yazardı — kısa, net, duygusuz. Liste gibi. Arseny de öyle yazmaya çalışmıştı.

Ama bir satır daha ekledi, en alta, diğerlerinden biraz daha küçük harflerle:

*Aure'nin masalını bitiremedim.*

Kalemi bıraktı. Kağıdı katlayıp cebine koydu. Haritayı düzeltti, masanın üstüne serdi, baktı.

Doğu kıtası. Büyüktü — çok büyüktü. Dorath'ı buldu, kırmızı bir noktaydı, kıyıda. Parmağını koydu üstüne.

Batıya kaydırdı.

Dağlar. Geçit. Ova. Deniz.

Ve denizin ötesinde — haritada gösterilmemişti ama oradaydı — Batı Kıtası. Eirion. Köşk. Sora'nın çalışma odası. Aure'nin odası, açık penceresi.

Parmağını kaldırdı.

Dışarıdan akşam ezanı gibi bir şey geldi — değildi tam, ama buna benziyordu, şehrin bir yerinde bir çan çalıyordu, akşamı haber veriyordu.

Arseny ayağa kalktı.

Yarın sabah altıda işi vardı. Bu gece yemek yemesi gerekiyordu — Maren yemek dahil demişti ama sabah için, akşam için söylememişti. Soracaktı.

Ve ayakkabı.

Sağ ayakkabı tabanı yarın daha da ayrılırdı. Tamir ettirmek gerekirdi — para harcamak anlamına geliyordu ama tamir etmeden çalışılamazdı.

Kapıya yürüdü.

Durdu.

Döndü. Masaya baktı — haritaya, kaleme, muma. Nehir taşını aldı. Avucuna kapattı.

Soğuktu.

Bekledi.

Isındı.

Cebine koydu. Kapıyı açtı. Aşağı indi.