29. bölüm · Taçsız Kral
29-Sessizliğin Ardındaki Kayıp
Yer "Sarı Lamba"ydı — şehrin doğusunda, dar bir sokağın köşesinde, içi karanlık ve sıcak bir meyhane. Tavanı alçaktı, masalar birbirine yakındı, duvarda bir asılı lamba sarı yanıyordu. İsmi buradan geliyordu.
Köşe masayı aldılar — sekiz kişilik, zor sığdılar.
Lis iki kez el kaldırdı, garson üç kez geldi. Masada bira, şarap, bir kase fındık ve kimsenin dokunmadığı bir tabak peynir belirdi.
Yeva gerçekten içmedi. Ama oturdu — asasının kırık parçasını masanın altına yasladı ve birasını Dorn'a uzattı. Dorn "teşekkürler" demeden aldı.
İlk başta konuşmadılar — içtiler.
Sonra Harun konuştu. Bu çok şaşırtıcı değildi — Harun genellikle ilk konuşandı.
"Ben Brek'ten beş yaş küçüğüm," dedi. "Ama herkes beni büyük sanıyor."
"Çünkü daha çok yer tutuyorsun," dedi Brek.
"Bu kaba."
"Gerçek."
Lis güldü — ve gülerken kaburgası sızladı, ama gülmeyi kesmedi.
"Ben en büyüğüm," dedi. "Otuz sekiz."
Dorn "kaç?" dedi.
"Otuz sekiz. Neden?"
"Hiç öyle görünmüyorsun."
Lis gülümsedi. "Bu bir kompliman mı?"
"Tespit."
Mordain masaya baktı. Birası önündeydi — dokunmamıştı henüz. Sol kolu askıda sarkıyordu. "Ben kırk üçüm," dedi. "Ve bu odadaki en yaşlı insanım. Bu beni rahatsız etmiyor. Ama en yorgun insanım — bu ediyor."
"Yirmi yıldır çalışıyorsun," dedi Seline. İlk girişten bu yana neredeyse hiç konuşmamıştı — ama Mordain'e baktı, düz ve doğrudan. "Neden bırakmadın?"
Mordain bira bardağına uzandı. İçti. Bıraktı.
"Bırakmak için gittiğim bir yere ihtiyacım vardı," dedi. "O yer henüz yok."
Sessizlik geldi — ağır değil, yumuşak bir sessizlik. Herkesin anladığı türden.
Brek masaya yaslandı. "Ben anlatayım," dedi. "Harun anlatamaz çünkü kendi hikâyesini güzelleştirir."
"Güzelleştirmiyorum," dedi Harun.
"Geçen hafta bir arkadaşına anlattın — 'ormanda bir ayıyla dövüştüm' dedin."
"Dövüştüm."
"Ayı seni gördü ve kaçtı."
Masa güldü.
Brek devam etti. "Biz kuzeyden geliyoruz. Küçük bir kasaba — ismi önemli değil, kimse bilmiyor zaten. Babamız demirciydi. Bizi de öyle yetiştirdi — çekiç tut, ısıya dayan, ağırlığı sev. Harun bir gün lonca bildirimini gördü ve 'ben bunu yapabilirim' dedi. Ben de 'sen yapamassın' dedim. Ve işte buradayız."
"Yapabiliyorum," dedi Harun.
"Tapınakta tavana çarptın."
"O farklıydı."
Brek omuz silkti. Ama gülümsedi.
Dorn masaya dirseklerini koydu. Bardağını tuttu ama içmedi.
"Ben güneydenim," dedi. "Liman şehri. Babam balıkçıydı. Ben balık tutamıyordum — elimde denge yoktu, teknede deniz tutuyordu." Durdu. "Ama ok atışta denge farklı çalışıyor. Ayaklar sabit, eller sabit, nefes sabit. Deniz tutmaz."
"Okçuluğu kim öğretti?" dedi Yeva.
"Kimse. Kendim." Dorn bardağını döndürdü. "Bir gün limanda bir sergi vardı — gezgin okçu, para için hedef vuruyordu. İzledim. Eve döndüm. Bir değnek ve bir ip aldım. Altı ay."
"Altı ay sonra?" dedi Harun.
"Loncaya başvurdum."
"İlk seferde kabul ettiler mi?"
Dorn bir şey söylemedi.
"Etmediler," dedi Brek.
"Etmediler," dedi Dorn. "İkincide ettiler."
Yeva bardağını çevirdi — içinde su vardı, bira değil. Masaya baktı.
"Ben akademiden geliyorum," dedi. "On iki yaşında başladım. Beş yıl. Büyünün teorisini öğrendim — pratiği sonradan, sahadaydı."
"Bağlama büyüsünü tapınakta sen mi seçtin?" dedi Mordain.
"Evet."
"Neden o?"
Yeva düşündü. "Çünkü teoride mükemmeldi. Bir Arcdemon'a karşı en güçlü bağlayıcı büyü o. Pratikte..." Durdu. "Pratikte işe yaramadı."
"Teorinin sınırı," dedi Mordain.
"Evet." Yeva asasının kırık parçasına baktı. "Bir daha aynı büyüyü kullanmayacağım. Aynı durumda."
"Ne kullanacaksın?" dedi Seline.
"Bilmiyorum henüz." Yeva başını kaldırdı. "Ama bu sefer sahadaki veriyle başlayacağım. Teoriden değil."
Seline sırası kendisine geldiğinde bardağını bıraktı.
"Ben doğudan geliyorum," dedi. "Dağ kasabası. Küçük, kapalı, herkes herkesi tanır." Durdu. "Ben on dörtte ayrıldım."
"Neden?" dedi Harun.
Seline ona baktı. Düz, sakin.
"Çünkü herkes herkesi tanıyordu."
Harun anladı. Başka soru sormadı.
"Lonca'ya nasıl girdin?" dedi Brek.
"Bir görevde yardım ettim — kayıtlı olmadan. Görev sahibi beni lonca'ya bildirdi." Hafif bir şey geçti yüzünden — ironi miydi, minnettarlık mıydı, ikisi birden miydi. "Kural dışıydı. Ama kabul ettiler."
"Ne görevdi?" dedi Dorn.
Seline bir an bekledi.
"Uzun hikâye."
Dorn başını eğdi. Kabul etti.
Son kalan Sora'ydı.
Kimse sormadı. Ama kimse başka şeye de geçmedi.
Sora masaya baktı. Elindeki bardarda bira vardı — az içmişti, hâlâ doluydu.
"Ben doğuda büyümedim, batıda büyümedim," dedi.
"Hareket halinde büyüdüm. Annem gezgin tüccar, babam..." Durdu. "Babamı hatırlamıyorum."
Masa sessizdi.
"On altıda bir kafile koruma görevine katıldım — kayıtsız, paralı asker gibi. Sonra lonca kaydı yaptım. Sonra..." Bardağı döndürdü. "Üç yıl önce bir görev. Tuzak. Altı kişiydik — ben çıktım."
Kimse "nasıl?" demedi.
Kimse "neden sen?" demedi.
Mordain bardağını masaya koydu — bir ses çıkardı, düz, kontrollü. "Ascender lakabı o görevden mi geliyor?"
"Hayır," dedi Sora. "Daha önceden. Ama o görevden sonra kullanmaya başladım."
"Neden?"
Sora düşündü. Uzun düşündü.
"Çünkü artık kanıtlamak zorunda hissettim kendimi."
Bir süre içtiler.
Lis en son kaldı — bardağı boştu, istedi doldurmadı. Masaya yaslandı, kaburgaları sızlıyordu ama umursamıyordu görünüşte.
"Biz şimdi ne oluyoruz?" dedi. "Gümüş Kanatlar. Kulağa güzel geliyor. Ama sabah birbirimizi tanımıyorduk."
"Tanımak için zamanımız oldu," dedi Brek.
"Bir hafta."
"Ve bir tapınak."
Lis bunu düşündü. "Doğru," dedi sonunda. "Tapınak sayılır."
Mordain ayağa kalktı. Sol kolu askıdaydı, sağ eliyle masaya tutundu. "Ben gidiyorum," dedi. "Yarın erken kalkacağım."
"Neden?" dedi Dorn.
"Alışkanlık."
Çıktı.
Birer birer ayrıldılar.
Dorn tek başına çıktı — "otelim yakın" dedi, başka bir şey söylemedi.
Harun ve Brek birlikte çıktı — ikisi de kiralık bir oda paylaşıyordu, şehrin kuzeyinde.
Lis en son çıktı. Kapıda durdu, dönüp baktı.
"İyi ekip olduk," dedi. Kimseye özellikle söylemiyordu. Sadece söylüyordu. "Bir daha yapalım."
Kapı kapandı.
Masada Sora, Seline ve Yeva kaldı.
Yeva bardağını — hâlâ su dolu — bıraktı. Asasının kırık parçasını aldı, ayağa kalktı. "Ben de gidiyorum," dedi. "Yarın kütüphane var. Büyü teorisi yeniden." Durdu. Sora'ya baktı. "Kan Yıldızı."
Sora ona baktı.
Yeva gülümsedi — küçük, gerçek. "Kulağa iyi geliyor."
Çıktı.
Meyhane neredeyse boşalmıştı.
Sora ve Seline masada kaldı. Sarı lamba titreşiyordu — mum gibi değil, daha sakin. İkisi sessiz oturdu.
Sonra Seline kalktı. "Gidelim," dedi.
Sora da kalktı.
Dışarıda gece serin ve sessizdi.
Sarı Lamba'dan eve dönerken gece sessizleşmişti. Sokaklar boşalmış, fenerler yarı yanıyordu. Sora ve Seline yan yana yürüdü — konuşmadılar, ama bu rahatsız edici bir sessizlik değildi. Meyhane gürültüsünden çıkmış iki insanın sessizliğiydi, dolu bir sessizlik.
Köşk şehrin bu yakasının en eski yapılarındandı. İki katlı, köşe başında, taş duvarları sarmaşıklarla örtülmüştü. Bahçe kapısı demir, gıcırdıyordu — her zaman gıcırdırdı, Sora alışmıştı. İçeri girdiler, çakıl yoldan geçtiler, ön kapıya ulaştılar.
Sora anahtarı çıkardı. Kilide soktu. Kapı açıldı.
İçeri girdiklerinde sessizlik vurdu.
Normal bir sessizlik değildi bu. Evin kendi sessizliği olurdu — tahtaların çıtırdaması, rüzgârın pencereden sızması, köşklerin dile getirdiği o eski, bildik sesler. Onlar vardı.
Ama doluluk yoktu.
Sora içeri adım attı. Durdu. Seline arkasından girdi, o da durdu. İkisi birbirlerine bakmadı — eve baktılar.
Geniş giriş ve karanlıktı. Merdiven sağdaydı, yukarıya çıkıyordu, korkuluklarından birinde bir şal asılıydı — Arseny'nindi, sabah üstüne almıştı. Hâlâ oradaydı.
Sora sola geçti, mutfağa girdi. Ocak soğuktu. Masada bir bardak vardı — yarım, su, dokunulmamış gibi duruyordu. Sandalye biraz çekilmişti masadan, biri oturmuş ve kalkmıştı. Sora bardağa baktı. Sonra sandalyeye.
"Senya."
Sesi yükseltmedi. Köşkte bağırmak gerekmezdi — ses geniş koridorlarda gezinir, kendisi ulaşırdı. Ama bu sefer gidecek bir yer bulamadı ses. Döndü, geldi, duvara vurdu.
Cevap gelmedi.
Seline mutfaktan çıktı, koridora geçti. Sora arkasından geldi. Solda çalışma odası vardı — kapı aralıktı. Sora içeri baktı. Masada kağıtlar düzenliydi, bir kalem bırakılmıştı, ucu masaya değiyordu. Sandalyenin minderi hafifçe çukurlaşmıştı — biri oturmuştu, uzun zaman önce değil, ama kalkmıştı.
Sora çıktı.
Seline koridorun sonunu kontrol etmişti — kiler, banyo, küçük depo. Döndü. Sora'ya baktı. İkisi de bir şey söylemedi.
Merdivenden çıktılar.
Üst kat daha karanlıktı. Koridor uzundu, iki yanda odalar. Birincisi Arseny'nindi — kapı kapalıydı. Sora düğmeyi döndürdü, kapı açıldı.
Oda kimsesizdi.
Yatak düzenlenmişti, yastık düzgündü, battaniye katlıydı. Masada hiçbir şey yoktu. Pencere kapalıydı, perdeler çekilmişti. Sora içeri girdi, dolabın aralık kapısına baktı — kıyafetler askıdaydı, ayakkabılar kapının yanındaydı, küçük çantası rafta duruyordu.
Gitmemişti. Ya da giysilerini almadan gitmişti.
Sora dolabı kapattı. Çıktı.
Koridorun sonunda Aure'nin odası vardı. Kapıya geldi, kulak verdi. İçeriden hafif, düzenli bir nefes sesi geliyordu — uyku nefesi, kısa ve sakin.
Kapıyı araladı.
Oda karanlıktı ama tam değil. Pencere açıktı — sadece aralık değil, iki kanatlı ahşap pencere tamamen açılmıştı ve gece havası içeri giriyordu. Perde yoktu bu odada, ay ışığı doğrudan düşüyordu yatağın üstüne, Aure'nin üstüne.
Aure uyuyordu. Küçük, yedi yaşında, battaniyenin yarısı üstündeydi yarısı değildi — uyurken yuvarlanmış, bir kolu yatağın dışına sarkıyordu. Saçları dağılmıştı. Nefesi düzgündü.
Sora kapıda bir an durdu. Pencereye baktı — dışarısı karanlıktı, bahçeye değil dar bir geçide açılıyordu bu pencere, geceleri ışık olmazdı orada. Şimdi de yoktu.
Seline sessizce yanına geldi.
Sora içeri girdi, yatağın yanına çömeldi. Aure'nin omzuna iki parmakla dokundu.
"Aure."
Kız kıpırdamadı.
"Aure." Biraz daha.
Gözler açıldı — yavaş, uykudan çıkan bir çocuğun gözleri. Sora'ya baktı, bir saniye anlayamadı, sonra tanıdı.
"Sora," dedi. Sesi kısık ve uykuluydu.
"Ben." Sora yatağın kenarına oturdu. "Uyandırdım, biliyorum. Bir şey soracağım."
Aure gözlerini ovuşturdu. Battaniyeyi çekti, oturdu, sırtı duvara geldi, dizlerini kavradı. Bekledi.
"Senya nerede?"
Aure gözlerini kırptı. Pencereye baktı, sonra kapıya, sonra Sora'ya.
"En son burada bana bir masal okuyordu," dedi.
Sora dondu.
Seline kapıda kıpırdamadı. Ama gözleri pencereye gitti — açık pencereye, karanlık geçide, dışarıya.
Sora yavaşça döndü. Pencereye baktı. Sonra Aure'ye döndü, sesini düz tuttu, sakin tuttu.
"Hangi masal?" dedi.
