20. bölüm · Taçsız Kral
20-Acı Kahve, Keskin Kılıç
Sabah güneşi evin taş duvarlarını yavaşça ısıtıyordu.
Arseny çarşıya çıkmadan önce mutfakta durdu. Rafları inceledi. Kuru otlar, birkaç baharat, tahıl.
Kahve yoktu.
Zaten olduğunu beklemiyordu ama yine de baktı.
Pelerini aldı.
Kapıya yürüdü.
Sora kütüphanedeydi.
Evin ikinci katının sol köşesindeki oda önceki sahibi tarafından kütüphane olarak kullanılmıştı. Raflar hâlâ doluydu. Kitaplar tozluydu ama dağınık değildi. Birisi bunları özenle sıralamıştı bir zamanlar.
Sora bir taburenin üzerine oturmuş, dizine açık bir kitapla öylece duruyordu.
Altın sarısı saçları yüzüne dökülmüştü.
Altın sarısı gözler sayfalar arasında geziniyordu.
Okumuyor gibiydi tam olarak.
Daha çok izliyordu. Sayfaların dokusunu, mürekkep rengini, kenar notlarını.
Biri burada yaşamıştı.
Düşünmüştü.
Yazmıştı.
Sora bu tür şeyleri düşünmekten hoşlanırdı. Sahipleri gitmiş nesnelerin taşıdığı ağırlığı.
Sayfayı çevirdi.
Çarşı sabahın erken saatinde bile kalabalıktı.
Arseny kalabalığın içinde yürürken kimse ona çok bakmıyordu. Kısa boylu, altın sarısı saçlı bir çocuk. Sırtı dik, adımları ölçülüydü. Safir mavisi gözleri tezgâhları sistematik şekilde tarıyordu.
Baharat tezgâhını buldu.
Yaşlı bir kadın tezgâhın arkasında oturmuş, elindeki küçük teraziyle bir şeyler tartıyordu.
"Kahve var mı?"
Kadın başını kaldırdı.
Arseny'e baktı.
Sonra gülümsedi.
"Var. Nereli kahvesi istersin?"
Arseny birkaç saniye düşündü.
"En acısından."
Kadın güldü.
"Küçük biri için büyük bir tercih."
"Soran ben değilim ki." dedi Arseny düz bir ifadeyle.
---
Eve döndüğünde küçük bir kese elindeydi.
İçeride sessizdi.
Aure hâlâ uyuyor olmalıydı.
Arseny doğrudan mutfağa geçti. Ocağa odun koydu. Ateşi yaktı. Su kabını doldurdu ve ocağa oturttu.
Sonra kahveyi inceledi.
Çok koyu.
Çok sert.
Tam Sora'ya göre.
Arseny bunu düşünürken sesi duydu.
"Ne aldın?"
Sora mutfak kapısında duruyordu. Elinde hâlâ bir kitap vardı. Saçları dağınıktı, altın gözleri yarı uykulu görünüyordu. Ama tamamen uyanıktı aslında. Sora her zaman böyle görünürdü. Dünya yanıyor olsa aynı ifadeyle bakardı.
Arseny keseyi kaldırdı.
"Kahve."
Sora'nın gözleri parladı.
Çok az.
Ama Arseny fark etti.
"Acı mı?"
"Tahammül edilemez derecede."
"Mükemmel."
Sora içeri girdi. Taburenin üzerine oturdu. Kitabı masaya bıraktı ama kapamadı. Ocağa baktı.
"Su kaynıyor mu?"
"Kaynamıyor."
"Ne zaman kaynar?"
"Kaynadığında."
"Bu cevap hiç yararlı değil."
"Sabırsızlık sana yakışmıyor."
Sora kaşını kaldırdı.
"Ben sabırsız değilim. Sadece kahveyi bekliyorum."
"İkisi aynı şey."
"Değil."
Arseny ocağın yanına çömeldi. Ateşi kontrol etti. Odunların durumuna baktı.
Sora kitabını açtı.
Bir süre sessizlik oldu.
Mutfakta yalnızca odunun çıtırdaması ve dışarıdan gelen şehir sesleri vardı.
Sonra Sora sayfadan bakmadan konuştu.
"Çarşıda sorun çıktı mı?"
"Neden çıksın?"
"Senya, sen her gittiğinde bir şey olur."
Arseny döndü.
"Geçen sefer sen de yanımdaydın."
"O yüzden sadece bir şey oldu. Sen yalnız gidince genellikle üç şey oluyor."
Arseny bunu düşündü.
"İstatistiksel olarak doğru değil."
"İstatistiksel olarak çok doğru."
Arseny cevap vermedi.
Çünkü çürütemiyordu tam olarak.
Sora kitabını kapattı ve masaya dirseklerini dayadı.
Altın gözleri Arseny'e kaydı.
"Peki?"
"Peki ne?"
"Sorun çıktı mı?"
Arseny kısa bir duraklama yaptı.
"Tezgâhtaki kadın benim için kahveyi ücretsiz verdi."
Sora kaşlarını çattı.
"Bu sorun değil."
"Üzgün göründüğümü sanıyordu."
"Sen hiç üzgün görünmüyorsun."
"Biliyorum."
"O zaman neden—"
"Yüzüm küçük olunca ifadeler farklı yorumlanıyor."
Sora birkaç saniye baktı.
Sonra kahkaha atmadı.
Ama omuzları sallandı.
"Yani yüzünle kahve çaldın."
"Ücretsiz aldım. Çalmak farklı."
"Hukuki açıdan tartışılır."
"Tartışmak istersen avukat tut."
Bu kez Sora gerçekten güldü.
Kısa.
Sessiz.
Ama gerçekti.
Su henüz kaynamamıştı.
Arseny ayağa kalktı ve raftan iki kap aldı. Kahveyi hazırlamak için kaseden küçük bir ölçek çıkardı.
Sora arkasından izliyordu.
"Çok koyuyor musun?"
"Yeterlince."
"'Yeterlince' senin ölçün mü yoksa benim ölçüm mü?"
"İkisinin ortası."
"Bu işe yaramaz. Sen çok az içersin, ben çok fazla. Ortası sıradan çıkar."
Arseny durdu.
Bu mantıklıydı.
Kabı geri aldı.
Biraz daha kahve ekledi.
Sora memnun görünüyordu.
"Peki nasıl bildin ne alacağını? Daha önce hiç sormadın."
Arseny omuz silkti.
"En sert olanı istedin her zaman."
"Söylemedim hiç."
"Söylemene gerek yok."
Sora bir şey demedi.
Sadece pencereden dışarıya baktı.
Bahçedeki ağaç sabah güneşinde duruyordu.
Sessizlik tekrar yerleşti.
Ama bu sefer farklı türden.
Rahat.
İkisine de tanıdık gelen türden.
Su kaynamak üzereydi.
Arseny kabın yanında durmuş, bekliyordu.
Sora kitabını tekrar açmıştı ama okumuyordu. Sayfaya bakıyordu ama gözleri sabit değildi.
Düşünüyordu.
"Senya."
"Ne?"
"Burada kalmak nasıl hissettiriyor sana?"
Arseny ocağa baktı.
Cevap vermedi hemen.
"Normal."
"Normal mi?"
"Evet."
"Bu iyi mi kötü mü?"
"İkisi de değil. Sadece normal."
Sora kitabı kapattı.
"Sen normali çok az yaşadın."
Arseny bunu duymazdan geldi.
Ya da gelmek istedi.
Ama safir mavisi gözleri bir an kısıldı.
"Sen de."
Sora gülümsedi.
Ama bu sefer farklı bir gülümseydi.
Daha sessiz.
Daha içten.
"Evet." dedi alçak sesle. "Ben de."
Tam o anda su kaynadı.
Arseny kabı tuttu.
Yavaşça, dikkatle, her iki fincana döktü.
Kahvenin kokusu anında mutfağa yayıldı.
Yoğun.
Keskin.
Gerçek.
Arseny bir saniye olduğu yerde durdu.
Fincanları, ocağı, mutfağı, dışarıdan gelen ışığı gördü.
Sonra içini çekti.
"Ejderhalar, savaşlar…" dedi alçak sesle. "Ama ben burada kahveyle mücadele ediyorum."
Sora sayfadan başını kaldırdı.
Arseny'e baktı.
"Kazandın mı?"
Arseny fincanları masaya koydu.
"Henüz belli değil."
Sora fincanı aldı.
Bir yudum içti.
Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra yavaşça masaya geri koydu.
"Kazandın."
Arseny kendi fincanını aldı.
İçti.
Çok acıydı.
Yüzü kırışmadı.
Ama gözleri biraz kısıldı.
Sora bunu gördü.
"Acı değil mi?"
"Acı."
"O zaman neden içiyorsun?"
"Çünkü yaptım."
Sora birkaç saniye baktı.
Sonra tekrar güldü.
Bu sefer daha uzun.
Ve mutfakta kahvenin kokusu, odunun çıtırdaması ve Sora'nın gülüşü birbirine karıştı.
Küçük.
Sıradan.
Ama gerçek.
Kahve bitmişti.
Fincanlar boştu. Arseny'ninki tamamen, Sora'nınki de neredeyse. Son yudumu bırakmak Sora'nın alışkanlığıydı. Arseny bunu bilirdi ama sormamıştı hiç neden.
Sora ayağa kalktı.
Pelerini aldı.
"Nereye?" diye sordu Arseny.
"Lonca."
Arseny'nin safir mavisi gözleri bir an kısıldı.
"Kayıt mı değiştiriyorsun?"
"Eirion'a açacağız. Burada bir kaydımız olsun."
"Yalnız mı gidiyorsun?"
"Evet."
"Omzun."
"Evet, omzum var. İki tane."
Arseny düz bir ifadeyle baktı.
"Yaralı omzun."
"Lonca binasına yürüyüp geri döneceğim. Savaş açmıyorum."
"Sen her yere gittiğinde bir şey çıkar."
Sora durdu.
Döndü.
Hafifçe gülümsedi.
"Az önce bunu sen mi söyledin bana?"
Arseny kahve fincanını aldı ve dönmeden cevap verdi.
"İstatistiksel olarak doğru."
Sora güldü.
Kısa.
Ve kapıdan çıktı.
---
Eirion'un sokakları öğleden önceki saatte canlıydı.
Tüccarlar, işçiler, çocuklar. Dar sokaklarda omuz omuza akan bir kalabalık. Sora bunların içinden akarak ilerliyordu. Pelerinin altındaki kılıç görünmüyordu. Altın saçları sabah ışığında parlıyordu ama kimse özellikle bakmıyordu.
Sıradan görünmek istemek zorunda değildi.
Zaten bakmayanlar arasında kaybolmak yeterliydi.
Lonca binası şehrin ticaret bölgesinin ortasındaydı. Büyük taş yapı, üzerinde Eirion Maceracılar Loncası'nın arması. Sora oraya doğru yürürken ana caddenin köşesine geldi.
Ve durdu.
Durmak zorunda kaldı.
Önünde dört adam vardı.
Geniş omuzlu, kaba yapılı. Zırhları ucuzdu. Kılıçları bellerindeydi ama çekilmemişti. Lonca rozetleri yaka kenarlarına iliştirmiş, C seviyeyi gösteren bakır renkli madalyonlar.
Sora onları bir saniyede okudu.
C seviye.
Muhtemelen yeni yükselmiş.
Gözlerinde o his vardı. Biraz fazla kendinden emin, biraz fazla önemsiz, şehrin ortasında birini çevirerek büyüklük satmaya çalışan türden.
Sora yönünü hafifçe değiştirdi.
Adam ortadaki adım attı ve yolu kapattı.
"Nereye bu aceleyle?"
Sora durdu.
Adama baktı.
Sonra etrafına baktı.
Sonra tekrar adama baktı.
Ve hiçbir şey söylemeden sağdan dolaşmaya çalıştı.
Adam yine önüne geçti.
"Sormak nezaket gereği."
Sora içini çekti.
Çok hafifçe. Neredeyse duyulmayacak kadar.
Durdu.
Bekledi.
Adam arkadaşlarına döndü. Birbirlerine baktılar. Biri güldü.
"Güzel pelerinin var." dedi soldaki adam. "Pahalı görünüyor."
Sora'nın altın gözleri ona kaydı.
Bir saniye.
Sonra yeniden önüne döndü ve yürümeye devam etti.
Bu sefer adam omzundan tuttu.
Yaralı omuzdan.
Sora'nın çenesi bir milim gerildi.
Sadece bir milim.
"Konuşuyorum seninle."
Sora durdu.
Adamın elini omzundan indirmedi.
Bir saniye öylece bekledi.
İki saniye.
Sonra başını hafifçe çevirip adama baktı.
Sesi tamamen sakindi.
"Elini indir."
Adam güldü.
"Yoksa?"
Sora cevap vermedi.
Sadece baktı.
O bakış.
Altın gözlerin içinde hiçbir şey yoktu. Öfke yoktu. Tehdit yoktu. Sadece bir hesaplama vardı. Soğuk, hızlı, tamamen duygusuz bir hesaplama.
Adam bunu fark etmedi.
Ya da fark etmek istemedi.
"Genç delikanlı. Yalnız geziyorsun, pahalı pelerinle. Biraz—"
Kılıç çıktı.
Ses çıkmadı.
Hareket o kadar hızlıydı ki adamların hiçbiri tam olarak ne olduğunu göremedi.
Kan.
Yere damlayan, ince bir ses çıkaran kan.
Adam elini kaldırdı.
Küçük parmağı.
Yoktu.
Tam olarak yoktu.
Bilekten değil. Sadece küçük parmağın ilk boğumundan aşağısı.
Bir saniye sessizlik oldu.
Adam parmağına baktı.
Sonra ciğerlerinden gelen, hayatında duyduğu en yüksek sesi çıkardı.
"AAAAAaaaaAA—"
Kalan üç adamdan ikisi geri çekildi.
Biri kaçtı.
Dümdüz kaçtı. Arkasına bile bakmadan.
Diğer ikisi birbirine baktı. Sonra kılıçlarını çektiler. Elleri titriyordu.
Sora kılıcını indirmemişti.
Kan damlamaya devam ediyordu ama Sora buna bakmıyordu.
İki adama bakıyordu.
Sesi değişmemişti.
"Parmak isteğe bağlıydı. El değil."
Adamlardan biri homurdandı.
"Sen... biliyor musun biz kimiz? Lonca maceracılarıyız—"
"C seviye." dedi Sora. "Bakır madalyon. Muhtemelen iki ay önce yükseldинiz."
Kısa bir sessizlik.
"Lonca kartımı görmek ister misiniz?"
Hiçbiri cevap vermedi.
Sora pelerinin altından küçük bir kart çıkardı.
Tek elle.
Diğer elde kılıç hâlâ havadaydı.
Kartı tuttu.
Üzerindeki renk bakır değildi.
Altınydi.
A seviye.
Adamların yüzleri değişti.
Beyazladı.
Kılıç tutan ellerin titremesi arttı.
Sora kartı geri koydu.
Kılıcı kınadı.
Tamamen sakin bir ifadeyle konuştu.
"Lonca kuralı yirmi üç. Bir maceracı görev dışında başka bir maceracıya müdahale edemez. Kuralı siz bozdunuz."
Parmağını kaybeden adam hâlâ bağırıyordu.
Ama artık daha az.
Şok geçmeye başlamıştı.
Sora adama baktı.
"Şehir hekimi doğuya iki sokak. Koşarsan yetişirsin."
Adam titriyordu.
Kan hâlâ akıyordu.
"Sen... sen deli misin—"
"Hayır." dedi Sora. "Sadece sabahım vardı."
Ve yürümeye devam etti.
Arkasına bakmadan.
Pelerini hafifçe dalgalandı.
Kalabalık kenara çekilmişti. İzleyenler vardı. Ama kimse ses çıkarmıyordu.
Sora onların arasından geçti.
Altın gözleri yeniden düzdü.
Lonca binası iki sokak ötedeydi.
Omzu sızlıyordu.
Ama bunu yüzüne yansıtmadı.
Çünkü gereksizdi.
