Bölüm 8

Vaveyla Yazarı: aişe hüma

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: Bölüm 8

Boran’ın devasa gövdesi sisin içinde bir görünüp bir kaybolurken, adımlarımızı onun açtığı izden milim şaşmadan atmaya özen gösteriyorduk. Tırmandığımız patika giderek daha dik, yosun tutmuş taşlar ise ayakkabılarımızın altında kayacak kadar ıslak ve tehlikeli bir hâl alıyordu. Ormanın içindeki rutubet kokusu genzimizi yakıyor, çam ağaçlarının iğnelerinden süzülen damlalar üzerimize birer soğuk ok gibi düşüyordu.
Hüma, Layra’nın omzuna sıkıca tutunmuş, diğer elini sargılı böğrüne bastırarak adımlarını uydurmaya çalışıyordu. Layra bir kolunu Hüma’nın beline sarmış, belindeki çift hançere rağmen dikkatini tamamen ona vererek yükünü hafifletmeye çalışıyordu. Hüma’nın her nefes alışında dudaklarından dökülen kısık inlemeler sisin içinde eriyip gidiyordu.
Aksayan bir adımında Hüma’nın dizleri tamamen çözüldü. Layra son anda onu daha sıkı kavrayıp düşmesini engellesen de Hüma bu kez kolunu Layra’nın omzundan sertçe çekti. Başını iki yana salladı. Yüzündeki acı derin olsa da gözlerindeki o dik başlılık ve gurur alev gibi parlıyıyordu.
"Layra, çek elini... Bırak beni," dedi Hüma, sesi acıdan kısılmış olsa da son derece net ve kararlıydı. "Böyle sürünerek taşınmak gururumu incitiyor. Ben başımın çaresine bakarım. Olmuyorsa da beni burada bırakıp devam edin!"
"Saçmalamayı kes Hüma!" dedi Layra sertçe, onu tekrar yakalamaya çalışarak. "Seni arkada bırakmayacağız."
"Size yük olmak istemiyorum, anlamıyor musunuz?" diye üsteledi Hüma, gözlerindeki o hırslı kıvılcımla ekibe bakarak. "Sırf ben yürüyemiyorum diye hepinizi tehlikeye atamam. Bir savaşçının en büyük yenilgisi düşmana teslim olmak değil, dostlarının sırtında bir yüke dönüşmektir. Ben o yük olmayacağım, yaram kötü değil, başımın çaresine bakarım, çekin ellerinizi!"
Hüma’nın o gururlu çıkışı ve cümlesi göğsüme ağır bir taş gibi oturdu. Göğsümün üzerindeki mühürlü fermana dokunurken içimi devasa bir vicdan azabı kapladı. Yutkundum, sesimin titremesine engel olamayarak önce Hüma’ya, sonra da adımları yavaşlayan Valer’e baktım.
"Böyle konuşma Hüma..." dedim, sesimdeki suçluluk ve kırgınlık yüzümden okunurken. "Bizden biri tehlikede olsa düşünmeden kendini atardın, nitekim attın da! Valer’i kurtarmak için hiç tereddüt etmeden kendini siper ettin. Eğer sen olmasaydın o ok Valer’e saplanacak, belki de onu bizden alacaktı... Dışarıdan acımasız ve sert görünmeye çalışabilirsin Hüma, ama içindeki o merhameti ve sadakati hepimiz biliyoruz. Şimdi o merhameti kendine de göster ve yardımımızı kabul et."
Valer, adımı geçtiği an olduğu yerde çakılı kaldı. Bakışlarını yere indirdi; çenesi kasıldı, yumruklarını sıktı. O her zamanki umursamaz, alaycı tavrından eser kalmamıştı. Hüma’nın kanayan böğrüne baktıkça içindeki o ağır vicdan azabı boğazını düğümlüyordu.
"Eliza haklı..." diye fısıldadı Bela, sesi ilk defa bu kadar alçak ve kırılgan çıkarak. Hüma’ya doğru bir adım attı ama gözlerine bakmakta zorlandı. "O ok benim içindi. Sen benim yüzünden bu haldesin şampiyon. Benim dikkatsizliğimin, benim açığımın bedelini sen ödüyorsun. Şimdi seni burada bırakıp gitmeme izin vereceğimizi gerçekten sanıyor musun? Kendimi affetmek için bile olsa ayakta kalmak zorundasın."
Valer gözlerini Hüma’ya kaldırdı, sesine hafif bir tebessüm katmaya çalışarak ekledi: "Ayrıca şu kovalamaca bir bitsin, katılacağımız daha sana elbise alacağız."
Hüma, Valer’embodur gözlerinin içine baktı. Dudaklarını birbirine bastırdı, çenesini dikleştirip Layra’ya ve bana bakarak son bir güçle ayağını yere sağlam bastı. "Ben kimseden merhamet istemiyorum ukala. O elbiseyi giyeceğim... Ama kendi ayaklarım üzerinde durarak."
Ben hâlâ içimdeki duygusallıkla Hüma’ya bakarken, en önde yürüyen Boran aniden devasa elini kaldırıp ekibi olduğu yerde durdurdu. Devasa kalkanını omzundan yavaşça çekti, dizini nemli ve çamurlu toprağa koyarak kulağını rüzgâra verdi.
"Durun," dedi Boran, sesi adeta toprağın altından gelen bir gürleme gibi kısık ama son derece sertti. "Önümüzdeki uçurum geçidinde ayak sesleri var. Sisin içinde sürünen bir grup."
Reno belindeki simya tüplerinden birini parmaklarının arasında sessizce kaydırdı, gözleri sisin koyulaştığı derinliklerde gezindi. "Sesler birden fazla. Eğer Hilara’nın keşif koluysa, üzerlerine vereceğimiz küçük bir hediye hepsini uçurumdan aşağı yuvarlar."
"Acele etme Reno," dedi Layra, omzundaki yaya elini uzatıp Hüma’ya göz kulak olmaya devam ederek. Sesindeki doğal liderlik tonuyla ekibi dizginledi. "Savaşmayacağız. Geçit bu kadar darken riske giremeyiz. Boran, kalkanını indir. Reno, tüpleri yerine koy. Onları dövüşerek değil, zekâmızla ve sisin yardımıyla atlatacağız."
Layra yayının kirişine yerleştirdiği oku yavaşça gevşetip geçidin yapısını zihninde süzdü. "Muhafızlar sığınağa giden üst yola ilerliyorsa, önlerini kesmeden arkalarından süzülmemiz lazım. Boran, sen ve Reno solumuzdaki kayalık patikadan bir ses çıkaracaksınız. Küçük bir kaya parçası yuvarlayın. Dikkatleri tamamen o tarafa kaysın. Onlar sola bakarken, biz sağdaki alt patikadan sığınağa doğru sessizce sıyrılacağız."
Boran onaylarcasına başını salladı. Eliyle yerdeki iri, yosunlu bir kayayı kavrayıp sisin koyulaştığı sol taraftaki uçuruma doğru sertçe fırlattı. Kaya parçası gürültüyle aşağı yuvarlanıp çalıları yırtarak düşerken muhafız komutanının gür ve panik sesi duyuldu: "O da neydi? Sol tarafa bakın! Biri var orada, arbaletleri kurun!"
Muhafızların ağır zırh şakırtıları ve bot gürültüleri hızla sol patikaya doğru yöneldi.
"Şimdi!" diye fısıldadı Layra. "Sessizce ve hızlıca."
Layra okunu kılıfına sokup Hüma’nın koluna hafifçe girerek dengesini kurmasına yardım etti. Hüma dişlerini sıkarak, gururunu ve acısını bir zırh gibi kuşanıp adımlarını Layra’ya uydurdu. Elowen diğer yanından destek olurken ben, Boran ve Reno arkamızı kollayarak muhafızların aksi yönüne, sığınağa çıkan gizli alt geçide doğru birer gölge gibi süzüldük.
Sisin yoğunluğu bizi tamamen örterek adeta koruyucu bir pelerin gibi etrafımızı sardı. Tek bir kılıç bile kınından çıkmadan, Hilara’nın adamlarının hemen dibinden birer hayalet gibi geçip gitmeyi başarmıştık.
Yaklaşık elli metre kadar dik ve dar bir alt patikayı tırmandıktan sonra, kayalıkların arasına gizlenmiş, sarmaşıklarla kapanmış dar bir mağara girişi belirdi.
Elowen derin, rahatlamış bir nefes alarak sarmaşıkları yana çekti: "Eski Maden Sığınağı... Sonunda geldik."
Sarmaşıkları yana çekip mağaranın karanlık yutak kısmından içeri adım attığımızda, dışarıdaki dondurucu ve rutubetli rüzgârın sesi aniden kesildi. Mağaranın içi, dışarıdaki dondurucu sise kıyasla nispeten daha ılık ve kuruydu. Toprak, yosun ve eskitilmiş ahşap kokusu havada ağır ağır süzülüyordu.
"Sonunda..." diye fısıldadı Reno. Kızıl, dağınık saçlarını geriye atıp kehribar rengi gözlerini mağaranın tavanına dikti; belindeki simya tüplerinin şakırtısıyla omzundaki ağır deriden çantasını yere bıraktı. Sırtını soğuk kayalara yaslarken uzun, zarif bedenini esnetti. "Sisin içinde bir dakika daha kalsaydım ciğerlerim donacaktı."
Boran, geniş omuzları ve kaslı gövdesiyle mağaranın dar girişine devasa çelik kalkanını dayadı. Yüzündeki eski kılıç yarası cılız ışıkta gölgelenirken, fırtına gri gözleriyle dışarıdan gelebilecek her türlü tehdide karşı tam bir kaya gibi dikiliyordu. "Güvende sayılırız ama fazla ses yapmayın. Mağara yankı yapar, sesimiz dışarı taşınabilir."
"Işık yakamayız," dedi Layra kısık bir sesle. "Ateş yakarsak dumanı dışarı sızar, izimizi bulurlar."
"Bırakın o işi bana," diyerek öne çıktı Elowen.
Elowen’ın beline kadar uzanan gümüş sarısı saçları, mağaranın alaca karanlığında adeta kendi ışığını yayıyordu. İnce, narin yapısına tezat oluşturan kararlı adımlarla Hüma’nın yanına çömeldi. Buz mavisi gözlerinde derin bir şefkat ile bir şifacının soğukkanlılığı karışımı bir ifade vardı. Deri bel çantasından çıkardığı küçük, kehribar şişeyi ve kurutulmuş ot balyasını yere serdi. Parmaklarının ucunda toplanan hafif, altın sarısı bir parıltıyla fenerin camına dokundu; fener anında duman çıkarmayan, yumuşak ve ılık bir ışıkla etrafı aydınlattı.
"Çekin ellerinizi, nefes almasına izin verin," dedi Elowen. Sesi melodik ama itiraz kabul etmez bir otoriteye sahipti. İnce uzun parmaklarıyla Hüma’nın zırhının tokalarını tek tek, büyük bir ustalıkla çözmeye başladı.
Valer, mağaranın köşesinde durmuş, uzun boyu ve dalgalı kumral saçlarıyla mağaranın duvarına sırtını dayamıştı. Geniş omuzları gergindi; koyu kahve gözleri sürekli Hüma’nın kanlı bandajındaydı. O her zamanki umursamaz, alaycı tavrından eser kalmamıştı, kılıcının kabzasını sıkan parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Kendini yiyip bitiriyordu.
"Elowen... durumu nasıl?" diye sordu Valer, sesi ilk defa bu kadar pürüzlü ve endişeli çıkarak. Bir adım attı ama Elowen başını bile kaldırmadan parmağını ona doğru salladı.
"Geri dur Valer, bana hareket alanı bırak," dedi Elowen, bakışlarını Hüma’nın yarasına kilitleyerek. Kanlı kumaşı kesip açtığında Hüma acıyla derin bir nefes çekti. Elowen, çantasından çıkardığı gümüş bir bıçakla kurutulmuş otları ezdi ve hazırladığı merhemi doğrudan Hüma’nın böğründeki ok yarasına sürdü.
Hüma dişlerinin arasından ıslık gibi bir nefes koyuverip kayayı kavradı. Elowen, yumuşak bir dokunuşla onun alnına yapışan kumral saçları geriye itti. "Sakin ol Hüma. Ok derine inmemiş ama zehirli bir pas izi var. Temizlemezsem enfeksiyon kemiğe kadar işler. Dayanmak zorundasın."
Hüma, Elowen’ın buz mavisi gözlerine bakarak zayıf ama gururlu bir tebessüm gönderdi. "Bana... acımadan hallet Elowen. Ukalaya borçlu kalmak istemiyorum."
Elowen gözlerini hafifçe devirip dudağının kenarıyla alaycı bir şekilde gülümsedi. "Sana acıyan yok zaten şampiyon. Benim derdim o çok övündüğün elbise! Bu böğrünle o elbiseye girersen dikişlerin patlar, güzelim kumaşı ziyan edersin. Valer sırf elbiseyi berbat ettiğin için ağlamasın diye yarayı iyi dikmem lazım."
Valer bu laf üzerine gözlerini devirip hafifçe öksürürken, Hüma acısına rağmen zayıf bir kahkaha attı. Elowen şifalı merhemi yaranın üzerine bastırdı ve beyaz temiz sargı bezini Hüma’nın beline seri hareketlerle sarmaya başladı. "Gördün mü? Yaşıyorsun. O yüzden şimdilik ölmek ertele."
Hüma bu sefer güçlü bir kahkaha attı. "Bir ok ile ölmem, sadece sizi yavaşlatıyorum."
Elowen önümde durdu ve dizlerinin üzerine çökerek ellerimi ılık ellerinin arasına aldı. Buz mavisi gözlerinde o muzip ifade kaybolmuş, yerini yine dingin bir ciddiyete bırakmıştı.
"Sen de o kâğıdı biraz daha sıkarsan ferman hamura dönecek Eliza," dedi Elowen takılarak. Sonra sesini yumuşattı: "Kendini mahvetmeyi kes. Hüma’nın kanı senin ellerinde değil. Valer’i korumak için kendini öne attı çünkü biz bir ekibiz. Sen bu suçluluk yükünü taşımaya devam edersen, asıl o zaman hepimizin sonunu hazırlarsın."
Elowen bakışlarını göğsümdeki fermana kaydırdı. "Şimdi şu fermanı aç bakalım. Bütün bu kovalamacaya ve Hüma’nın delinen böğrüne değmiş mi görelim."
Göğsümden fermanı çıkarıp Elowen’ın yaktığı o ılık ışığın altına koydum. Deri kılıfın üzerindeki kırmızı mühür, mağaranın karanlığında garip, tehlikeli bir parıltıyla ışıltıyordu.
Fermanın üzerindeki o ağır, kırmızı balmumu mühür, Elowen’ın yaktığı fenerin cılız ışığında parıldıyordu. Herkes nefesini tutmuş, mağaranın koyu gölgeleri arasından uzanan bakışlarını avucumdaki parşömene dikmişti.
Nefesimi dışarı verip titreyen başparmağımla mühürü bastırdım. Yılların kuruttuğu balmumu çatırdayarak kırıldı ve dökülen tozlar dizlerimin üzerine saçıldı. Yavaşça sarılı parşömeni açmaya başladım. Deri kâğıdın hışırtısı mağaranın sessizliğinde yankılandı.
Satırlar belirdiğinde, gözlerim siyah mürekkeple yazılmış karmaşık simgelerin ve altındaki resmi krallık mührünün üzerinde donakaldı. Mağaradaki o gergin çıtçıt sesleri yerini derin, buz gibi bir sessizliğe bırakmıştı. Herkes gözlerini parşömene dikmiş, çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu.
Derin bir nefes alarak titreyen sesimle okumaya başladım:
Satırlar belirdiğinde, gözlerim siyah mürekkeple yazılmış karmaşık simgelerin ve altındaki resmi krallık damgasının üzerinde hızla gezindi. Mührün altındaki tarihi kavradığım an kaşlarım çatıldı.

"Ne yazıyor Eliza? Oku artık, meraktan patlayacağız şurada!" dedi Reno, sabırsızlıkla öne doğru eğilerek. Kızıl saçları fenerin ışığında alev gibi parlıyordu.

"Bu... çok saçma," dedim başımı kaldırıp ekibe bakarak. "Fermanda, batıdaki Kırlar Bölgesi'nin tamamen Kral Manon'un kişisel mülkü ilan edildiği yazıyor. Mührü Manon bastırmış... ama mührün tarihi yıllar öncesine ait! Dün ölen Manon bu mühürlü kararı yıllar önce, henüz genç bir kralken almış."

Reno kaşlarını kaldırıp şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Ne? Yıllar önce mi? İyi de Kırlar Bölgesi Kral Manon gibi bir asilin hükmettiği bir yer değil ki! Yıllardır orada ne bir kural geçer ne de bir asilin gücü söker. Orada kural bile yok! Manon ölmeden yıllar önce durup dururken neden oraya mühür bastırmış olsun ki? Nedenini anlamak imkânsız..."

"Kırlar Bölgesi mi?" dedi Layra, keskin zümrüt yeşili gözlerini kısıp başını iki yana sallayarak. "Oraya adım bile atamayız! Orada kural yok doğru ama Manon oradaki haydutlar, tüccarlar ve kırlar krallık tarafına kaçmasın diye sınırın tamamına kuleler dikti, muhafız yığıdı. Sınırı geçmeye çalıştığımız an etrafımızı askerler sarar, orada kurşun bile atmadan gebeririz."

"Haklı," diye onayladı Boran. Devasa kalkanını bir santim bile oynatmadan fırtına gri gözleriyle dışarıyı süzerek konuştu: "Sınır hattı etten bir duvar gibi. Hüma bu hâldeyken ve askerler Kırlar Bölgesi kaçaklarını vurmak için tetikte beklerken oraya gitmek intihar olur. Bizi o sınıra yaklaştırmaz bile."

Hüma, böğründeki taze sargıya hafifçe dokunup derin bir nefes aldı. Omuzlarına dökülen kumral saçlarını geriye iterken koyu renk gözlerini sinirle Valer’e dikti.

"Yani ben, dün ölen Manon gibi bir asilin yıllar önce sınırına asker yığdığı ve kuralsız Kırlar Bölgesi'ne çökmek için ne olduğu belirsiz bir sebeple bastığı şu eski mühür yüzünden mi vuruldum?" dedi Hüma, acıyla cıklayarak. "Ve sen de az daha canından oluyordun, öyle mi Bela?"

Valer dizlerinin üzerinde durmuş, koyu kahve gözleriyle Hüma’ya bakarak yüzüne o meydan okuyan tebessümünü yerleştirdi. Dalgalı kumral saçlarını eliyle geriye attı.

"Kendi kaşındın Ukala," dedi Valer alaycı bir sesle. "Okun önüne atlayıp kahramanlık taslayacağına, bıraksaydın da o mühürlü kağıdı göğsüme çakıp beni öyle vursalardı. En azından şu çeneni çekmek zorunda kalmazdım."

"Aman ne komik," dedi Hüma gözlerini devirerek. "Seni o oka yem etseydim o elbiseyi kime aldıracaktım Bela? Borçlusun bana."

Elowen ikisinin bu atışmasına gözlerini devirip sargının son düğümünü sıktı. "Tamam, kavganızı şehirdeki kutlamaya saklayın. Hüma’nın yarası temizlendi ama hızlı hareket ederse dikişleri patlar."

"Kırlar Bölgesi'ne ve o sınıra gidemiyorsak ne yapıyoruz o zaman?" diye soktu Reno, ellerini cebine sokup endişeyle volta atarak.

"Mağaranın arkasındaki tünel dağın güney yamacına, Sisli Vadi’ye açılıyor," dedi Eliza, parşömenin alt köşesindeki gizli geçit haritasını göstererek. "Askerlerin sınırı beklediği yerden çok uzak. Orada izimizi kaybettirip fermanın arkasındaki sırrı çözecek başka bir yol bulabiliriz."

"Merak etme, ferman yırtılsa bile dışarıdaki muhafızlar bizi doğramaktan vazgeçmez," dedi Layra arkadan, sesi buz gibi ve son derece sakindi.

Kız sanki mağarada değil saray bahçesinde yürüyordu. Dumanın içinden iki adamı vururken gözünü bile kırpmadı. Bazen onun insandan ziyade kurmalı bir savaş makinesi olduğunu düşünüyorum.

Aira sessizliğini bozup gözlerini devirerek araya girdi: "Siz iki dakika moral bozmayı kesseniz mi acaba? Zaten yerin sekiz kat altındayız, üstüne bir de sizin felaket senaryolarınızı dinliyoruz. Şuradan sağ salim çıkalım, ben Hilara’nın adamlarından önce sizin çenenizi bağlayacağım."

"Aira haklı," diye söze girdi Reno. "Aramızda en mantıklı konuşan yine Aira oldu, tebrik ediyorum."

"Çok sevinme Reno, ilk senin çeneni bağlayacağım," dedi Aira ters bir bakış atarak.

Aira’nın bu her an birini haşlamaya hazır hâline bayılıyorum, diye düşündüm kıkırdayarak. En azından kriz anlarında kimsenin polyannacılık oynamasına izin vermiyor.

Hemen önümde Hüma sendeleyince Valer refleksle onun dirseğini yakaladı.

"Yavaş ol Bela, devrileceksin," dedi Valer alaycı tebessümesi. Ama elini Hüma’nın kolundan hemen çekmedi, düşmesini engellemek için adımlarını onun ritmine hiç hissettirmeden uydurdu.

Hüma kolunu hırsla çekmeye çalıştı ama böğründeki acıyla yüzünü buruşturdu. "Dokunma bana Ukala! Kendi ayaklarımla yürüyorum işte."

"Görüyorum, çok güzel bükülüyorsun," dedi Valer, gözünü onun taze sargısından ayırmayarak. "Düşersen seni sırtımda taşımam, haberin olsun. Şurada bırakır geçerim."

"Seni o oka seysem de o elbiseyi bana almasaydın keşke," dedi Hüma dişlerinin arasından. Kumral saçlarını geriye itip koyu renk gözlerini Valer’e dikti. "Rüyanda görürün Ukala. Sana o elbiseyi aldırmadan hiçbir yere gitmiyorum."

Aira derin bir iç çekip başını iki yana salladı. "İnanılmaz gerçekten... Biriniz kan kaybediyor, diğeriniz hâlâ laf sokma peşinde. Yemin ederim sizi bu tünelde bırakıp gitmemek için kendimi zor tutuyorum. Valer, kızı tutacaksan düzgün tut, laf yetiştireceğine adımlarına bak."

Valer alaycı bir tebessümle Aira’ya döndü. "Emredersiniz komutanım. Başka bir arzunuz?"

"İkinizin de susması!" dedi Aira ters bir sesle.

Şu ikiliye bir de Aira eklenince tünelin neşesi iyice arttı tabii, diye geçirdim içimden. Ukala, Bela ve onların bakıcısı Aira... Birbirlerini vurmazlarsa bu mağaradan sağ çıkacağız sanırım.

"Kavganızı Sisli Vadi'ye saklayın," dedi Elowen önden, sesi her zamanki gibi sakindi.

Ah Elowen... Grupta herkes onu 'ot toplayan, çay demleyen tatlı şifacı' sanıyordu. Kız iki dakika önce adamların yüzünde patlayıcı toz patlattı. Şifacı dediğin nane limon kaynatır, Elowen bildiğin kimyasal silah üretiyor. Bir daha bana iksir uzattığında iki kere düşüneceğim kesin.

... Ama hakkını yemeyeyim, en azından tüneli yakmadan meşaleyi tutuşturabildi.

"Merak etme, ferman yırtılsa bile dışarıdaki muhafızlar bizi doğramaktan vazgeçmez," dedi Layra arkadan, sesi buz gibi ve son derece sakindi.

Kız sanki mağarada değil dağ başındaki şatoda yürüyordu. Dumanın içinden iki adamı vururken gözünü bile kırpmadı. Bazen onun insandan ziyade kurmalı bir savaş makinesi olduğunu düşünüyorum.

"Elowen, o patlattığın şeyden yanında daha var mı?" diye sordu Reno heyecanla. "Hatta biraz fazla yap da bir dahakine doğrudan yüzlerine atalım."

"Bitkileri yolda toplarsam yaparım Reno. Ama önce sağ salim çıkmamız lazım," dedi Elowen.

Arkamızdan gelen ağır ve tok ayak sesleriyle zemin hafifçe titredi. Boran devasa gövdesiyle tüneli tek başına kapatmış, adeta yürüyen bir kale gibi geliyordu.

"Girişi tıkadım, tünel ağzını da birkaç kayayla kapattım. Şimdilik peşimizden gelemezler," diye gürledi Boran.

Boran arkamızda durdukça sırtım yere gelmez gibi hissediyorum. Tabii tünel adamın genişliğine dayanıp üzerimize çökmezse.

"Çok güzel," dedi Layra. "O zaman tünelin sonuna kadar durmak yok."

"Eliza," dedi Reno bana dönüp meşaleyi yüzüme doğru tutarak. "Ferman hâlâ sağlam değil mi? Bunca patlamaya, dumana, Hüma’nın inadına değsin bari."

"Sağlam Reno, sağlam," dedim parşömeni daha sıkı tutup derin bir nefes alarak. "Manon ölmeden önce bu kâğıda ne yazdıysa, bütün bu deliliğe değmesini umuyorum. Çünkü bu ekiple bir gün daha geçirirsem beni muhafızlar değil, bu çetenin bitmeyen atışmaları öldürecek."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 3beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.