20. bölüm / 19
MÜHÜRLÜ GEÇMİŞİN PEŞİNDE/BASILIYOR!Bölüm 20
Bölümler 19Şu an: Bölüm 20
- 1 Bölüm 1867 kelime
- 2 Bölüm 21.443 kelime
- 3 Bölüm 32.247 kelime
- 4 Bölüm 42.602 kelime
- 5 Bölüm 52.655 kelime
- 6 Bölüm 61.039 kelime
- 7 Bölüm 7764 kelime
- 8 Bölüm 82.611 kelime
- 9 Bölüm 91.493 kelime
- 10 Bölüm 10716 kelime
- 11 Bölüm 11704 kelime
- 12 Bölü, 121.190 kelime
- 13 Bölüm 141.116 kelime
- 14 Bölüm 15587 kelime
- 15 Bölüm 151.115 kelime
- 16 Bölüm 17493 kelime
- 17 Bölüm 18547 kelime
- 18 Bölüm 192.133 kelime
- 19 Bölüm 201.116 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hilara-
Sarayın zemin altındaki o en derin, kilitli zindan odasına inerken ipek elbisemin etekleri taş basamaklara sürtünüyordu. Elimdeki meşalenin cılız ışığı karanlığı zar zar yararken, dudaklarımdaki zafer tebessümünü gizleme gereği duymuyordum.
Taş duvardan sarkan ağır, paslı zincirlerin şakırtısı kasvetli sessizliği böldü. Karşımda bileklerindeki o ağır demirlere rağmen başı dik durmaya çalışan Hüma duruyordu. Üzerindeki zırhı parçalanmış, teninde moraran çürükler ve kan izleri birbirine karışmıştı ama o elmas kadar sert, bileği bükülmez gururundan tek bir zerre bile kaybetmemişti. Bakışlarındaki o buz gibi kibir, bu zindanda bile bir kraliçe gibi tahtında oturuyormuşçasınaydı; bu hâli sinirimi bozuyor, içimdeki o vahşi ezme arzusunu körüklüyordu.
Yavaş adımlarla önünde durdum, meşaleyi duvardaki demire sabitleyip ellerimi göğsümde birleştirdim. "Hâlâ o dik başlı bakışlar..." dedim, alaylı ama bir o kadar da zehirli bir ses tonuyla. "Ekibinin, o canından çok sevdiğin arkadaşlarının senin 'öldüğünü' sandığını bilmek bile seni kıramadı mı Hüma? Ne kadar acıklı..."
Hüma başını yavaşça, küçümser bir açıyla kaldırdı. Gözlerindeki keskin ışık doğrudan gözlerime saplanırken, dudaklarında kanlı ama alaycı bir kıvrım belirdi. "Onlar pes etmez Hilara. Benim yokluğum onları sadece daha da biler. Senin gibi taç giymiş bir sefil, bunu asla anlayamaz."
Keyifle, sesimi zindanın nemli duvarlarında çınlatarak güldüm. "Öyle mi dersin?" dedim, ona doğru tehlikeli bir adım atarak. "Günü geldiğinde yapacaklarımızı duyunca bakalım yine o yüksek perdeden konuşabileceksin... Çünkü biliyor musun Hüma? Seni öldürmeyeceğim. Zamanı geldiğinde o değirmendekilerin karşısına kendi ayaklarınla çıkacaksın."
Hüma kaşlarını çatıp şüpheyle baktı ama asaletinden ödün vermedi. "Ne zırvalıyorsun sen?"
"Gözlerinin içine bakacaklar ve..." dedim, kelimelerin üzerini zevkle bastırarak. "'Size ihanet ettim, kendi isteğimle Hilara'nın tarafına geçtim' diyeceksin! Onların senden nefret etmesini, senden tiksinmesini bizzat kendi kulaklarınla duyacaksın."
Hüma çenesini daha da dikleştirdi, gözlerindeki o ateşli öfkeyle yüzüme baktı. "Sen kafayı yemişsin!" diye kükredi, zincirlerini var gücüyle sarsarak. "Asla! Duyuyor musun beni? Beni öldürebilirsin, ama arkadaşlarımın karşısına geçip bana duydukları güveni çiğnemem! O kaskatı yalanı ağzıma bile almam, beni buna asla zorlayamazsın!"
"Zorlamam mı?" diyerek sabrımın son sınırına ulaştım. Bir hamlede öne atılıp o dağılmış, kanle lekelenmiş saçlarından avucum dolusu sertçe kavradım ve başını geriye doğru çarparcasına çektim. Canının yandığını belli etmemek için dişlerini sıksa da, gözlerindeki o anlık acı parıltısı zevkimi katladı. Yüzümü yüzüne adeta yapıştırdım.
Tam o anda Hüma, saçını tutan elime karşı koyamasa da var gücüyle bükülüp ayağındaki ağır demir zincirlerin şakırtısıyla birlikte dizini doğrudan mideme geçirdi!
Beklemediğim bu ani darbeyle nefessiz kalarak geriye doğru sarsıldım. Öfkeden gözüm dönmüştü. "Seni inatçı cadı!" diye kükreyerek saçını bıraktığım gibi elimi kaldırıp yüzüne öyle sert bir tokat indirdim ki, zindanın yankısı taşlarda patladı. Hüma’nın başı yana savruldu; dudağı patladı, çenesinden aşağıya koyu bir kan damlası süzüldü. Fakat o, bu şiddetli darbenin ardından bile başını tekrar dikleştirdi; gözlerindeki o mağrur ateşle bana bakmaya devam etti.
"Beni asla boyunduruk altına alamayacaksın..." diye fısıldadı Hüma, sesindeki kan tadına rağmen kibriyle.
Yüzümde oluşan acımasız ve yapmacık bir merak maskesiyle eğildim; parmaklarımı bu kez yaralı çenesine geçirip etini sıkarak başını yukarı kaldırdım. "Ah, valer..." dedim, adını sanki sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi uzatarak ve hafızamı yoklar gibi gülerek. "Neydi o sefil çocuğun adı? Hah, Valer! Seni bu kadar cesaretlendiren o aptal çocuk..."
Gözlerimi iyice kısıp yüzüne doğru fısıldadım: "Beni iyi dinle Hüma. Eğer o rolü eksiksiz oynamazsan, onların karşısına geçip bir hain olduğunu söylemezsen... Sadece Eliza’yı değil, o pek üzerine titrediğin Valer’i de mahvedeceğim! Valer’in o gururlu başını gövdesinden ayırıp, derisini gözlerinin önünde canlı canlı yüzdürürüm! Sırf senin 'hain' olduğunu sanıp intikam peşini bıraksınlar, canlarını kurtarmak için arkalarına bakmadan kaçsınlar diye o lekeyi boynunda taşıyacaksın. Valer’in o acı dolu çığlıklarını zihninde yankılatırım; o yüzden o gururlu kalbini bizzat kendi ellerinle kıracaksın!"
Hüma’nın gözlerindeki o devasa meydan okuma, Valer adı ve yapılan bu vahşi tehdit karşısında ilk defa darmadağın oldu. Derin bir nefes boğazına tıkandı, göğsü hızla inip kalktı. Arkadaşlarının hayatı ve Valer’in ölümle burun buruna olması, zihnindeki tüm duvarları yerle bir etmişti. Gözlerinden süzülen tek bir damla yaş, yanağındaki kanla karışarak tozlu taşlara düştü. Direnci kırılmış, omuzlarına binen bu korkunç suçluluk yükünün altında ezilmişti.
"Valer..." diye fısıldadı sesi titreyerek, kelime acı bir hırıltıya dönüştü. Başını öne eğdi, saçları yüzünü tamamen sakladı ve dişlerini kanatarcasına sıkarak derin bir sessizliğe gömüldü.
Onun bu darmadağın olmuş hali, içimdeki zehirli zafer zevkini doruğa ulaştırdı. Üzerimdeki ipek elbiseyi küçümser bir hareketle silkeleyerek geriye doğru bir adım attım ve kollarımı göğsümde birleştirip keyifle izlemek üzere taş sütuna yaslandım.
"Peki ya sen?" dedi Hüma en sonunda, sesi kısılan ve kırılan bir nefes gibi dökülerek. "Sözünü tutacak mısın? Onların... Valer’in iyi olduğunu öğrenmek için... Sana yalvarmamı mı istiyorsun? Yalvarıyorum işte, yeter ki ona dokunma, nasıl olduklarını söyle."
"Yalvarışını duymak hoşuma gitti ama henüz erken," diye fısıldadım buz gibi bir gülümsemeyle. Ardından kapıdaki iri yarı muhafızlara başımla işaret verdim. "Kraliçesine bu zindanda diklenen, ellerini kontrol edemeyen bu kibirli tutukluya haddini bildirin. Normal kırbaçları ve demir sopaları konuşturun; bana vurmanın cezasını zerre acımadan, derisini morartana kadar ödetin ona."
Muhafızlar pis sırıtışlarla ellerindeki kırbaçları ve ağır demir sopaları şakırdatarak Hüma’ya doğru yaklaştılar. İri yarı olan muhafız, Hüma’nın kanla sertleşmiş saçlarından avucunca kavrayıp başını acımasızca geriye doğru çekti. Diğer muhafız ise elindeki kalın demir sopayı doğrudan onun zayıf düşmüş karnına geçirdi.
Hüma’nın ağzından koyu bir kan fışkırarak zindanı inleten tiz ve yırtıcı bir çığlık koptu.
"Hayoooov, bakın bakalım o kibirli kraliçe nasıl da ötüyor!" diye kahkaha attı muhafız, demir sopayı bu kez bacaklarına indirirken. "Hani o sarayda zırhla gezerken esip gürlemeleriniz nerede küçük hanım? Bakıyorum da teniniz ne kadar da yumuşakmış, ilk darbede morarıverdi!"
Muhafızlardan diğeri elindeki normal kırbacı havada şaklatarak sırtına indirdi. Kırbaç tenini yarıp geçerken Hüma acıyla kıvrandı, ayaklarındaki ağır demir zincirler taş zeminde gürültüyle çarpıştı. Başını öne eğmesine izin vermeyip saçlarından tekrar yukarı çektiler ve bedeninin her bir detayını süzerek alay etmeye devam ettiler.
"Şu zarif omuzlara, şu narin kollara bakın! Zırhını söküp alınca geriye ne kalmış ki? Bir avuç kemik ve zayıflık!" diye alay etti iri yarı olanı, kırbacı bu kez çıplak kalan omuzuna geçirirken. Hüma acıyla bir kez daha hıçkırarak bağırdı, nefesi kesildi.
"Lütfen..." diye fısıldadı iniltiler arasında, ama muhafızlar durmak bilmedi. Demir sopalar bacaklarına, kaburgalarına peş peşe iniyor; kırbaç sırtındaki her bir noktayı yeniden boyuyordu. Hüma’nın her çığlığında zindanın duvarları yankılanıyor, genç kız acıdan ne yapacağını bilemeyerek kıvranıyordu.
Ben ise kollarım bağlı, yüzümde geniş, sapkın ve zevk dolu bir sırıtışla bu vahşi sahneyi baştan sona izliyordum. Onun her iniltisi, her gözyaşı ve her acı dolu kıvranışı içimdeki karanlığı besliyor, ruhumu tatmin ediyordu. Başımı hafifçe yana eğip bu manzaraya baka baka kahkahalarla güldüm.
"Ah, bu çığlıklar kulaklarımda bir melodi gibi çalıyor!" diye seslendim zindanı çınlatan bir sesle. "Bunu gerçekten çok sevdim! O gururlu bedeninin parça parça edilişini izlemek paha biçilemez... Arada sırada buraya gelip bu zevki tatmak favori eğlencem olacak. Sakın durmayın, her bir hücresi o acıyı sonuna kadar ezberleyene kadar vurun!"
Muhafızlar daha da hırslanarak demir sopaları ve kırbaçları indirmeye devam ederken, Hüma’nın hırıltılı çığlıkları zindanın nemli havasına karıştı.
Bölüm etkileşimi
