Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: aişe hüma

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: Bölüm 4

Uluorman’ın devasa meşe ağaçlarının arasından süzülen ilk sabah ışıkları, kamp alanını yavaş yavaş aydınlatıyordu.
Gece yakılan ateş artık sadece hafif bir duman tüttürüyordu. Çam kokusuyla karışık nemli toprak kokusu genzimizi yakarken, ortamda henüz kimsenin tam uyanamadığı o tatlı sabah mahmurluğu hâkimdi.Boran, devasa cüssesiyle gerinerek uykulu uykulu ateşin başına geçti. Elindeki ağır bakır çaydanlığı taşların üzerine koyarken, hafifçe esneyip gür sesiyle ortamı çınlattı:
"Kalkın bakalım bizim kaçaklar! Güneş tepemize dikildi, siz hâlâ postların üzerinde mışıl mışıl yatıyorsunuz. Solos Krallığı’nın surları bizi bekliyor!"Sırtüstü uzandığı postun üzerinden tek gözünü zorlukla açan Reno, başının altına koyduğu çantayı düzeltip söylenmeye başladı:
"Ya Boran usta, sabahın köründe bu ne enerji gözünü seveyim? Solos Krallığı da surları da bir yere kaçmıyor ya! Şurada iki dakika daha kestirsek kellen mi kopar? Hem krallara layık bir kahvaltı hazırlamıyorsan beni bu posttan ancak saray muhafızlarının kılıç sesi kaldırır, söylemiş olayım.
"Hüma, belindeki kılıç kayışını sıkılaştırırken Reno’nun yanından geçip ayağının ucuyla bacağına hafifçe vurdu:"Kalk tembel! Kılıç sallarken 'Ben şöyle ustayım, böyle hızlıyım' diye caka satmayı bilirsin, uyanmaya gelince fısss! Bir kere de erkenden kalkıp şaşırt bizi Reno, valla bak!"Reno acıyla doğrulup bacağını tuttu: "Aman Hüma, sabah sabah ne bu şiddet bu celal? Kılıcınla dövseydin daha az acırdı!"O sırada Elowen, küçük tahta kutusunu açmış, içindeki kurutulmuş otları ve iksir şişelerini düzenliyordu.
Boran çaydanlığı tutarken Elowen başını kaldırmadan, tatlı bir tonla seslendi:"Boran... Sol omzunu yine fazla kaşıyorsun. Gece kalkanın üzerine yatıp uyudun değil mi doğru söyle? Kasların sertleşecek, sonra ok atarken 'Eyvah omzum kaydı' diye sızlanacaksın."Boran bir an bocaladı. Elindeki çaydanlıkla öylece kalakaldı. Bakışlarını Elowen’a çevirip hafifçe ensesini kaşıdı:"Şey... Yok canım, biraz uyuşmuş sadece Elowen. Abartma sen de...""Aynen aynen, kesin uyuşmuştur," diye kıkırdadı Elowen.
Ağacın en yüksek dalında bağdaş kurmuş oturan Valer, aşağıya, bana doğru baktı. Siyah saçları alnına düşüyordu. Sırıtarak seslendi:"Ooo, bizim Kaçak Prenses de uyanmış! Eliza, yüzündeki o 'dünyanın bütün dramı benim omuzlarımda' ifadesini bir sil gözünü seveyim ya. Saraya baskına gidiyoruz, düğüne değil... Aaa pardon, cenazeye de gitmiyoruz!"
"Çok komiksin Valer, gerçekten zeka fışkırıyor," dedim, bakışlarımı ellerime çevirip gözlerimi devirerek. "Keşke senin gibi her şeyi sirke çevirebilsem."Layra oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Elini omzuma koyup gülümsedi:"Bırak sen onu Eliza, kafası sadece laf yetiştirmeye çalışıyor. Biz ne yapacağımızı biliyoruz. Sen rahat ol, bu ekip seni o kuleye sağ salim sokacak.
"Tam o sırada, ağacın gölgesinde tek başına duran Aria, kollarını göğsünde birleştirerek öne doğru yürüdü. Yüzünde dünden beri biriken o mesafeli ifade vardı. Doğrudan Layra ile bana bakarak konuştu:
"Valla süper ya... Tebrik ederim," dedi Aria, sesi ortamdaki o neşeli havayı kesti. "Sabahtan beri izliyorum sizi. Biriniz Eliza’nın omzunu pışpışlıyor, diğeriniz 'biz hallederiz kızlar' havalarında. Abaavvv, bu ne sevgi böyle? Hep böyle bir paslaşma paslaşması içindesiniz. Sabahtan beri paslaşmaktan yorulmadınız mı? Gerçekten bu kadar mı bağ yok grupta? Kendi aranızda kurduğunuz o minik dünyada mutlu musunuz bari?
"Layra kaşlarını çatarak Aria’ya döndü:"Ne diyorsun yine sen Aria sabah sabah? Arkadaşıma moral veriyorum, buna da mı laf edeceksin, ayrıca biz ihtiyacı olana yardım ederiz . Hatırlarsan bizde sana merhamet edip gruba aldık?"
Aira duraksadı ama devam etti"Moral vermek mi?" diye üsteledi Aria, adımlarını ikimizin ortasına doğru atarak. Sesi adım adım yükseliyordu:
"Daha dün tanıştığın kız ya! 'Ben seni korurum, sen arkamda dur' diye diye bütün grubu gözünüz kapalı ateşe atıyorsunuz. Hakkında doğru düzgün hiçbir şey bilmediğimiz bir kız için Solos’un kalbine dalıyoruz. Ben bu ekibin gözüyüm, kulağıyım! Sizi korumam lazım benim! Bu ekibi ayakta tutmak benim sorumluluğumken sırf sizin bu düşüncesizce paslaşmalarınız yüzünden hepimizin kellesini giyotine mi koyalım yani?"Layra’nın gözlerinde şimşekler çaktı, Aria’nın üzerine yürüdü:
"Bana bak Aria! Bana ne yapacağımı söylemeyi kes artık! Biz burada bir arkadaşımızın hayatını kurtarmaya çalışıyoruz. Sen sadece kafa patlatıp risk hesaplıyorsun, ben ise insan koruyorum! Yemiyorsa arkada kal!"İkisi birbirinin boğazına sarılacak gibi yaklaşınca gruptaki bu tartışma kalbime oturdu.
Ağlayacak halim yoktu, zaten ağlayıp sızlayacak yaşta da değildim ama cidden bıkmış durumdaydım. Soğuk ve mesafeli bir duruşla hemen aralarına girdim:
"Beni boş verin, Aria haklı!" dedim, ellerimi ikisinin arasına koyarak. "Benim için böyle kavga etmenize hiç gerek yok. Çünkü kaçık arkadaşım benim... Beni boş verin ya! Gerçekten beni bir salın. Sırf benim geçmişim, benim çürük acım yüzünden birbirinizin boğazına sarılmanıza hiç gerek yok. Gelmeyin falan işte ya! Ben kaçtığım o sarayın kapısından tek başıma da girerim. Kimsenin vicdan azabı olmayacağım ben."Ortam bir anda buz kesti.Hüma kılıcını kınına sertçe itip yanıma geldi:
"Saçmalamayı kes Eliza! 'Tek başıma giderim'miş! Yürü git işine, Manon seni kapıda çerez niyetine yer! O kılıçlar senin geçmişin için çekilecek dedik, lafımı ikiletme!"Reno cebinden çıkardığı ahşap çalgıyı tıngırdatarak sırıttı:"Hüma ablam haklı prenses! Hem ben o kadar kilit eritici asit tüpünü çantamda süs olsun diye taşımıyorum herhalde. Doğaya zarar olsun diye mi hazırladım onları?"Valer ağaçtan aşağı pat diye atlayıp üzerindeki tozları sildi:"Seni orada tek başına bırakırsak o süslü muhafızlar seni parça pürüz eder Kaçak Prenses. Hem koskoca sarayı altüst etme eğlencesini kaçıramam, hiç kusura bakma."Elowen iksir tüplerini sallayıp gülümsedi:"Ben de o kadar uyutucu iksiri çam ağaçları uyusun diye hazırlamadım herhalde! Hep beraber gidiyoruz, kaçışın yok."Boran gür sesiyle kalkanını yere vurdu:"Geyik bittiyse herkes çayını içsin! Kimse tek başına bir yere gitmiyor. Beraber girdik bu yola, beraber çıkacağız!"Layra derin bir nefes alıp gözlerini devirdi, sonra Aria’ya baktı. Aria da kollarını iki yanına bıraktı. Öfkesi geçti ama korumacı ciddiyeti hâlâ üzerindeydi:
"Aman iyi be... Madem hepiniz bu deliliğe varız diyorsunuz, en önden ben gidiyorum. En azından bir aksilik çıkarsa ilk ben haber veririm.
"Hüma lafa daldı ve ortam yumuşadı,“Şey Eliza bana ordan bir tütülü elbise buluruz değil mi?”Valer tekrar o şaşkın aptal surata büründü,“Ben şaka yapıyorsun sanmıştım”“Ne yani ben elbise giyemez miyim ? Öyle olsun!”Herkes hafifçe güldü, havadaki o gerginlik dağıldı.
Çaylarımızı içip hazırlanmaya başladık. Solos Krallığı’nın devasa surlarına doğru yola çıkmadan önce ilk defa gerçekten tam bir "ekip" gibi hissediyordum yada aile
.Çaylarımızı son yudumlarına kadar içip bakır bardağı çimlerin üzerine bıraktık. İçimdeki o ağır, soğuk taş biraz olsun hafiflemişti ama önümüzde uzanan o karanlık krallık fikri hâlâ sırtımda ürpertici bir yük gibi duruyordu.Boran, sönmek üzere olan ateşin korlarını botunun tabanıyla tamamen bastırıp üzerini toprakla örttü. Sırtındaki devasa çelik kalkanın kayışlarını kontrol edip gür sesiyle ekibe seslendi:
"Tamamdır kaçaklar! Çaylar bitti, laf bitti. Herkes silahını, çantasını kontrol etsin. Uluorman’ın çıkışına kadar tek sıra halinde, iz bırakmadan ilerliyoruz."Reno belindeki küçük ahşap çalgısını çantasına tıkıştırıp asit tüplerinin kapağını sıktı. Valer kılıcının kabzasını hafifçe oynattı ve göz ucuyla bana bakıp fısıldadı:"Ağır adımlarla yürüme Kaçak Prenses. Sarayın koridorlarında hız lazım olacak.""Merak etme Valer, seni arkamda bırakacak kadar hızlı koşarım," diye karşılık verdim.
Yüzünde o tanıdık tebessüm belirdi.Aria en öne geçti. Gölge kadar sessiz adımlarla ormanın derinliklerine doğru süzüldü. Onu hemen arkasından Hüma ve Boran takip ediyordu. Orta hatta ben, Layra ve Elowen yürüyorduk; en arkayı ise gözlerini ağaç tepelerinde mezdiren Valer ile Reno tutuyordu.Yaklaşık iki saat boyunca Uluorman’ın sık meşe ve çam örtüsü altında ilerledik. Güneş iyice tepeye tırmandığında, Aria aniden elini kaldırarak grubu durdurdu.Bir çalı kümesinin arkasına pusup aşağıya baktık.Ormanın bittiği yerde, Yutucu Deniz’in hırçın dalgalarının dövdüğü sarp kayalıkların üzerine kurulmuş devasa bir heybet yükseliyordu: Solos Krallığı.
Sur duvarları gökyüzünü deler gibi yükseliyor, gri taşların üzerindeki kulelerde Manon’un gümüş flamaları rüzgarda dalgalanıyordu."İşte orası," diye mırıldandım. Sesim rüzgarın içinde neredeyse kaybolup gitti.Liderimiz Layra öne çıkıp zümrüt yeşili gözleriyle hepimizi tek tek süzdü. Sesi fısıltılı ama tüm ekibi hizaya sokacak kadar otoriterdi:"Herkes beni dinlesin. Sağ kanada geçtiğiniz an fırtınayı kopartacaksınız Hüma. Ama unutmayın,
Uluorman’ın devasa meşe ağaçlarının arasından süzülen ilk sabah ışıkları, kamp alanını yavaş yavaş aydınlatıyordu. Gece yakılan ateş artık sadece hafif bir duman tüttürüyordu. Çam kokusuyla karışık nemli toprak kokusu genzimizi yakarken, ortamda henüz kimsenin tam uyanamadığı o tatlı sabah mahmurluğu hâkimdi.Boran, devasa cüssesiyle gerinerek uykulu uykulu ateşin başına geçti. Elindeki ağır bakır çaydanlığı taşların üzerine koyarken, hafifçe esneyip gür sesiyle ortamı çınlattı:"Kalkın bakalım bizim kaçaklar! Güneş tepemize dikildi, siz hâlâ postların üzerinde mışıl mışıl yatıyorsunuz. Solos Krallığı’nın surları bizi bekliyor!"Sırtüstü uzandığı postun üzerinden tek gözünü zorlukla açan Reno, başının altına koyduğu çantayı düzeltip söylenmeye başladı:"Ya Boran usta, sabahın köründe bu ne enerji gözünü seveyim? Solos Krallığı da surları da bir yere kaçmıyor ya! Şurada iki dakika daha kestirsek kellen mi kopar? Hem krallara layık bir kahvaltı hazırlamıyorsan beni bu posttan ancak saray muhafızlarının kılıç sesi kaldırır, söylemiş olayım."Hüma, belindeki kılıç kayışını sıkılaştırırken Reno’nun yanından geçip ayağının ucuyla bacağına hafifçe vurdu:"Kalk tembel! Kılıç sallarken 'Ben şöyle ustayım, böyle hızlıyım' diye caka satmayı bilirsin, uyanmaya gelince fısss! Bir kere de erkenden kalkıp şaşırt bizi Reno, valla bak!"Reno acıyla doğrulup bacağını tuttu: "Aman Hüma, sabah sabah ne bu şiddet bu celal? Kılıcınla dövseydin daha az acırdı!"O sırada Elowen, küçük tahta kutusunu açmış, içindeki kurutulmuş otları ve iksir şişelerini düzenliyordu. Boran çaydanlığı tutarken Elowen başını kaldırmadan, tatlı bir tonla seslendi:"Boran... Sol omzunu yine fazla kaşıyorsun. Gece kalkanın üzerine yatıp uyudun değil mi doğru söyle? Kasların sertleşecek, sonra ok atarken 'Eyvah omzum kaydı' diye sızlanacaksın."Boran bir an bocaladı. Elindeki çaydanlıkla öylece kalakaldı. Bakışlarını Elowen’a çevirip hafifçe ensesini kaşıdı:"Şey... Yok canım, biraz uyuşmuş sadece Elowen. Abartma sen de...""Aynen aynen, kesin uyuşmuştur," diye kıkırdadı Elowen.Ağacın en yüksek dalında bağdaş kurmuş oturan Valer, aşağıya, bana doğru baktı. Siyah saçları alnına düşüyordu. Sırıtarak seslendi:"Ooo, bizim Kaçak Prenses de uyanmış! Eliza, yüzündeki o 'dünyanın bütün dramı benim omuzlarımda' ifadesini bir sil gözünü seveyim ya. Saraya baskına gidiyoruz, düğüne değil... Aaa pardon, cenazeye de gitmiyoruz!""Çok komiksin Valer, gerçekten zeka fışkırıyor," dedim, bakışlarımı ellerime çevirip gözlerimi devirerek. "Keşke senin gibi her şeyi sirke çevirebilsem."Layra oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Elini omzuma koyup gülümsedi:"Bırak sen onu Eliza, kafası sadece laf yetiştirmeye çalışıyor. Biz ne yapacağımızı biliyoruz. Sen rahat ol, bu ekip seni o kuleye sağ salim sokacak."Tam o sırada, ağacın gölgesinde tek başına duran Aria, kollarını göğsünde birleştirerek öne doğru yürüdü. Yüzünde dünden beri biriken o mesafeli ifade vardı. Doğrudan Layra ile bana bakarak konuştu:"Valla süper ya... Tebrik ederim," dedi Aria, sesi ortamdaki o neşeli havayı kesti. "Sabahtan beri izliyorum sizi. Biriniz Eliza’nın omzunu pışpışlıyor, diğeriniz 'biz hallederiz kızlar' havalarında. Abaavvv, bu ne sevgi böyle? Hep böyle bir paslaşma paslaşması içindesiniz. Sabahtan beri paslaşmaktan yorulmadınız mı? Gerçekten bu kadar mı bağ yok grupta? Kendi aranızda kurduğunuz o minik dünyada mutlu musunuz bari?"Layra kaşlarını çatarak Aria’ya döndü:"Ne diyorsun yine sen Aria sabah sabah? Arkadaşıma moral veriyorum, buna da mı laf edeceksin?""Moral vermek mi?" diye üsteledi Aria, adımlarını ikimizin ortasına doğru atarak. Sesi adım adım yükseliyordu: "Daha dün tanıştığın kız ya! 'Ben seni korurum, sen arkamda dur' diye diye bütün grubu gözünüz kapalı ateşe atıyorsunuz. Hakkında doğru düzgün hiçbir şey bilmediğimiz bir kız için Solos’un kalbine dalıyoruz. Ben bu ekibin gözüyüm, kulağıyım! Sizi korumam lazım benim! Bu ekibi ayakta tutmak benim sorumluluğumken sırf sizin bu düşüncesizce paslaşmalarınız yüzünden hepimizin kellesini giyotine mi koyalım yani?"Layra’nın gözlerinde şimşekler çaktı, Aria’nın üzerine yürüdü:"Bana bak Aria! Bana ne yapacağımı söylemeyi kes artık! Biz burada bir arkadaşımızın hayatını kurtarmaya çalışıyoruz. Sen sadece kafa patlatıp risk hesaplıyorsun, ben ise insan koruyorum! Yemiyorsa arkada kal!"İkisi birbirinin boğazına sarılacak gibi yaklaşınca gruptaki bu tartışma kalbime oturdu. Ağlayacak halim yoktu, zaten ağlayıp sızlayacak yaşta da değildim ama cidden bıkmış durumdaydım. Soğuk ve mesafeli bir duruşla hemen aralarına girdim:"Beni boş verin, Aria haklı!" dedim, ellerimi ikisinin arasına koyarak. "Benim için böyle kavga etmenize hiç gerek yok. Çünkü kaçık arkadaşım benim... Beni boş verin ya! Gerçekten beni bir salın. Sırf benim geçmişim, benim çürük acım yüzünden birbirinizin boğazına sarılmanıza hiç gerek yok. Gelmeyin falan işte ya! Ben kaçtığım o sarayın kapısından tek başıma da girerim. Kimsenin vicdan azabı olmayacağım ben."Ortam bir anda buz kesti.Hüma kılıcını kınına sertçe itip yanıma geldi:"Saçmalamayı kes Eliza! 'Tek başıma giderim'miş! Yürü git işine, Manon seni kapıda çerez niyetine yer! O kılıçlar senin geçmişin için çekilecek dedik, lafımı ikiletme!"Reno cebinden çıkardığı ahşap çalgıyı tıngırdatarak sırıttı:"Hüma ablam haklı prenses! Hem ben o kadar kilit eritici asit tüpünü çantamda süs olsun diye taşımıyorum herhalde. Doğaya zarar olsun diye mi hazırladım onları?"Valer ağaçtan aşağı pat diye atlayıp üzerindeki tozları sildi:"Seni orada tek başına bırakırsak o süslü muhafızlar seni parça pürüz eder Kaçak Prenses. Hem koskoca sarayı altüst etme eğlencesini kaçıramam, hiç kusura bakma."Elowen iksir tüplerini sallayıp gülümsedi:"Ben de o kadar uyutucu iksiri çam ağaçları uyusun diye hazırlamadım herhalde! Hep beraber gidiyoruz, kaçışın yok."Boran gür sesiyle kalkanını yere vurdu:"Geyik bittiyse herkes çayını içsin! Kimse tek başına bir yere gitmiyor. Beraber girdik bu yola, beraber çıkacağız!"Layra derin bir nefes alıp gözlerini devirdi, sonra Aria’ya baktı. Aria da kollarını iki yanına bıraktı. Öfkesi geçti ama korumacı ciddiyeti hâlâ üzerindeydi:"Aman iyi be... Madem hepiniz bu deliliğe varız diyorsunuz, en önden ben gidiyorum. En azından bir aksilik çıkarsa ilk ben haber veririm."Hüma lafa daldı ve ortam yumuşadı,“Şey Eliza bana ordan bir tütülü elbise buluruz değil mi?”Valer tekrar o şaşkın aptal surata büründü,“Ben şaka yapıyorsun sanmıştım”“Ne yani ben elbise giyemez miyim ? Öyle olsun!”Herkes hafifçe güldü, havadaki o gerginlik dağıldı. Çaylarımızı içip hazırlanmaya başladık. Solos Krallığı’nın devasa surlarına doğru yola çıkmadan önce ilk defa gerçekten tam bir "ekip" gibi hissediyorduk.Çaylarımızı son yudumlarına kadar içip bakır bardağı çimlerin üzerine bıraktık. İçimdeki o ağır, soğuk taş biraz olsun hafiflemişti ama önümüzde uzanan o karanlık krallık fikri hâlâ sırtımda ürpertici bir yük gibi duruyordu.Boran, sönmek üzere olan ateşin korlarını botunun tabanıyla tamamen bastırıp üzerini toprakla örttü. Sırtındaki devasa çelik kalkanın kayışlarını kontrol edip gür sesiyle ekibe seslendi:"Tamamdır kaçaklar! Çaylar bitti, laf bitti. Herkes silahını, çantasını kontrol etsin. Uluorman’ın çıkışına kadar tek sıra halinde, iz bırakmadan ilerliyoruz."Reno belindeki küçük ahşap çalgısını çantasına tıkıştırıp asit tüplerinin kapağını sıktı. Valer kılıcının kabzasını hafifçe oynattı ve göz ucuyla bana bakıp fısıldadı:"Ağır adımlarla yürüme Kaçak Prenses. Sarayın koridorlarında hız lazım olacak.""Merak etme Valer, seni arkamda bırakacak kadar hızlı koşarım," diye karşılık verdim. Yüzünde o tanıdık tebessüm belirdi.Aria en öne geçti. Gölge kadar sessiz adımlarla ormanın derinliklerine doğru süzüldü. Onu hemen arkasından Hüma ve Boran takip ediyordu. Orta hatta ben, Layra ve Elowen yürüyorduk; en arkayı ise gözlerini ağaç tepelerinde mezdiren Valer ile Reno tutuyordu.Yaklaşık iki saat boyunca Uluorman’ın sık meşe ve çam örtüsü altında ilerledik. Güneş iyice tepeye tırmandığında, Aria aniden elini kaldırarak grubu durdurdu.Bir çalı kümesinin arkasına pusup aşağıya baktık.Ormanın bittiği yerde, Yutucu Deniz’in hırçın dalgalarının dövdüğü sarp kayalıkların üzerine kurulmuş devasa bir heybet yükseliyordu: Solos Krallığı. Sur duvarları gökyüzünü deler gibi yükseliyor, gri taşların üzerindeki kulelerde Manon’un gümüş flamaları rüzgarda dalgalanıyordu."İşte orası," diye mırıldandım. Sesim rüzgarın içinde neredeyse kaybolup gitti.Liderimiz Layra öne çıkıp zümrüt yeşili gözleriyle hepimizi tek tek süzdü. Sesi fısıltılı ama tüm ekibi hizaya sokacak kadar otoriterdi:"Herkes beni dinlesin. Sağ kanada geçtiğiniz an fırtınayı kopartacaksınız Hüma. Ama unutmayın hedefimiz muhafızları öldürmek değil, dikkat dağıtmak.
Valer, Hüma’nın arkasını kolla. Hüma, sen de onun fevri hareketlerini dizginle."Hüma belindeki kılıçları hafifçe gevşetip Valer’e doğru yan bir bakış attı:
"Aman ne büyük şeref... Kendi başımı belaya sokmam yetmiyormuş gibi bir de bu ukalanın peşini toplayacağım."Valer koyu siyah saçlarını geriye itip Hüma’ya doğru hafifçe eğildi. O sinir bozucu ama bir o kadar da çekici tebessümünü takınarak fısıldadı:
"Endişelenme Hüma, kılıcının gölgesinden ayrılmam. Hem belki bu gece ne kadar iyi bir ikili olduğumuzu kabul edersin."Hüma gözlerini devirdi ama yüzünde beliren o anlık, çok hafif gülümsemeyi gizlemek için başını çevirmek zorunda kaldı.
Aralarındaki o gözle görülür, tatlı çekim havadaki gerilimi bir anlığına kırıp geçti.Aria parmağıyla surların altındaki karanlık bir girintiyi işaret etti: "Yutucu Deniz’e açılan ana drenaj kanalı tam orada. Sular çekilmiş durumda, içeri girmemiz için en fazla bir saatimiz var."
"İşte benim sahnem," dedi Reno sırıtarak. Belindeki kimyasal tüplerden birini çıkarıp salladı. "O paslı demirleri eritmem beş dakika almaz."Elowen çantasından uyutucu iksir tüplerini çıkarıp dağıttı: "Mutfak katına çıktığımızda kılıç çekmeden önce bu 'Kör Sis' tozunu kullanın. Bir solukta devrilirler."Hüma tüpü alıp beline yerleştirdi, ardından bana döndü: "Sen sadece Layra ile doğrudan Arşiv Kulesi’ne odaklan Eliza. Arkana bakma."
"Anlaşıldı," dedim. Akciğerlerimi nemli deniz havasıyla doldurup kılıcımın kabzasını kavradım. İçimdeki o kararsız kız çocuğu artık gitmişti.Liderimiz Layra elini kaldırıp son talimatı verdi: "Tamamdır ekibim. Pusudan çıkıyoruz. Aria önden, Reno arkasından. Arkamdan ayrılmayın. Hadi bakalım Solos, biz geldik!"Aria çalıların arasından bir ok gibi fırlayıp kayalıklara doğru süzüldü. Liderimiz Layra’nın peşinden ekibimiz, Solos Krallığı’nın devasa surlarının altındaki o karanlık ve dar drenaj tüneline doğru kararlı adımlarla akmaya başladı...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

49okunma 10beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.