22. bölüm · Kül ve Mühür

Üç süpürge ve Tehlikleli Oyunlar

Black Night

Hogsmeade’in karlı sokaklarında geçirdiğimiz birkaç saatin ardından, dondurucu soğuktan kaçıp kendimizi Üç Süpürge’nin gürültülü sıcaklığına attık. Pansy, sabah yatakhanedeki konuşmamızdan sonra Draco’nun yanından bir an bile ayrılmamış, Astoria ise Blaise’in her saçma şakasına o zarif kahkahasıyla karşılık vermişti.
Büyük bir masaya doluştuk. Tereyağlı biralarımız geldiğinde, Blaise masaya yumruğunu vurdu. "Tamam millet, bu sıkıcı havayı dağıtalım. Bir oyun oynayacağız: Doğruluk mu, Cesaret mi? Ama Slytherin usulü; sorular sert, görevler daha sert olacak!"
Draco gözlerini devirdi ama Pansy’nin hevesli bakışlarını görünce "Tamam, başla bakalım Blaise," dedi.
Oyun birkaç tur döndü; Pansy, Draco’ya en sevdiği özelliğini söyletti (Draco, Pansy'nin "sadakati" dediğinde Pansy neredeyse bayılacaktı). Blaise, Astoria'ya saçma bir şarkı söyletti. Sıra bana geldiğinde, Blaise’in gözlerinde o şeytani pırıltıyı gördüm.
"Elera Grindelwald," dedi Blaise, sesini tüm masanın duyacağı şekilde yükselterek. "Cesaret mi?"
"Tabii ki cesaret, Blaise. Başka ne bekliyordun?" dedim rujumu tazelerken. Çantamdan çıkardığım o koyu vişne çürüğü ruju dudaklarıma sürerken tüm masanın ilgisi üzerimdeydi.
Blaise, barın en köşesinde, tek başına oturan ve önündeki parşömenlere gömülmüş olan Tom’u işaret etti. "Görevin şu: Gidip Tom Riddle’ın kadehinden bir yudum alacaksın ve hiçbir şey söylemeden geri döneceksin."
Masada bir anda ölüm sessizliği oldu. Mattheo ıslık çaldı. "Dostum, kızı ölüme gönderiyorsun. Abim, ben yanlışlıkla suyuna dokunsam bile asasını çekiyor."
"İzleyin," dedim ayağa kalkarak.
Kalbim hızla çarpıyordu ama adımlarım bir Grindelwald’a yakışır şekilde emindi. Tom’un oturduğu köşeye ulaştığımda, varlığımı hissetmesine rağmen kafasını kaldırmadı. Masasında duran o gümüş kadehe uzandım. Tom’un tüy kalemi bir an duraksadı ama hala bakmıyordu.
Kadehi yavaşça dudaklarıma götürdüm. Gözlerimi Tom’un üzerine diktim. Vişne çürüğü rujumun kadehin kenarında belirgin, ıslak bir iz bırakmasına izin vererek derin bir yudum aldım. Sıvının boğazımdan yakarak geçişini hissettim. Kadehi sessizce masaya bıraktım ve tek bir kelime etmeden arkamı dönüp masamıza yürüdüm.
Masada Blaise’in ağzı açık kalmıştı, Mattheo ise "Vay canına..." diye mırıldanıyordu. Ama asıl şok edici an saniyeler sonra yaşandı.
Hepimiz çaktırmadan Tom’u izliyorduk. Tom, sanki Elera oraya hiç gelmemiş, kadehinden içilmemiş gibi sakince kafasını kaldırdı. Elini uzatıp kadehi kavradı. Herkes onun kadehi temizlemesini ya da öfkeyle kenara itmesini bekliyordu. Ancak Tom, kadehi tam olarak Elera’nın ruj izinin olduğu tarafa çevirdi. Dudaklarını, benim dudaklarımın bıraktığı o vişne çürüğü izin tam üzerine bastırdı ve uzun bir yudum aldı.
İçkisini bitirdikten sonra kadehi masaya bıraktı ve ilk kez kafasını kaldırıp doğrudan bizim masaya, doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bir meydan okuma değil, bir kabulleniş vardı. Sanki tüm masaya; "Onun bıraktığı her şeyi, en zehirli halini bile kabul ediyorum" diyordu.
"O az önce ne yaptı?" diye fısıldadı Pansy, şaşkınlıktan donakalmış bir halde.
Mattheo yavaşça bana döndü, yüzünde ilk kez bu kadar ciddi bir ifade vardı. "Elera... Sanırım az önce abimin dünyasındaki en büyük tabuyu yıktın. Ve o, buna izin vermekle kalmadı, tadını çıkardı."
Blaise gülmeye çalıştı ama sesi titriyordu. "Pekala... sanırım oyunun galibi belli. Sıra kimde?"
Ama kimsenin oyuna devam edecek hali kalmamıştı. Tom Riddle, hiçbir şey söylemeden, sadece bir kadeh içkiyle hepimize en büyük dersi vermişti: O, Elera söz konusu olduğunda artık kendi kurallarını bile tanımıyordu.

__________________

Yeni bölüm sizlerle umarım beğenirsiniz 💞 Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum 🥰