21. bölüm / 30
KOKUNUN İZİ(GERÇEK AİLEM)Geçmiş 2(Alpmey)
Bölümler 30Şu an: Geçmiş 2(Alpmey)
- 1 1.Bölüm1.882 kelime
- 2 2.Bölüm2.084 kelime
- 3 3.Bölüm1.082 kelime
- 4 4 bölüm3.145 kelime
- 5 5.Bölüm2.450 kelime
- 6 6.bölüm2.786 kelime
- 7 DUYURU247 kelime
- 8 7.Bölüm2.994 kelime
- 9 8.Bölüm2.756 kelime
- 10 9.Bölüm2.157 kelime
- 11 10.Bölüm2.612 kelime
- 12 11.Bölüm1.064 kelime
- 13 12.Bölüm3.073 kelime
- 14 13.bölüm1.343 kelime
- 15 14.Bölüm1.858 kelime
- 16 15.Bölüm2.407 kelime
- 17 16.Bölüm3.973 kelime
- 18 17.Bölüm3.839 kelime
- 19 18.Bölüm1.698 kelime
- 20 Geçmiş (Alpmey)369 kelime
- 21 Geçmiş 2(Alpmey)1.008 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 19.Bölüm1.361 kelime
- 23 20.Bölüm1.850 kelime
- 24 21.bölüm1.347 kelime
- 25 22.bölüm1.655 kelime
- 26 23.Bölüm2.620 kelime
- 27 24.Bölüm2.864 kelime
- 28 25.Bölüm2.815 kelime
- 29 26.Bölüm1.600 kelime
- 30 27.Bölüm1.884 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O kusursuz gecenin, o taş terastaki unutulmaz öpücüğün üzerinden tam üç yıl geçmişti. Üç koca yıl boyunca Meyra’nın adı bu konakta hiç anılmamış, Alptekin o geceyi ve içindeki o naif delikanlıyı Mardin’in soğuk taş duvarlarının ardına diri diri gömmüştü. Artık daha sert, daha mesafeli ve yüzü hiç gülmeyen bir adama dönüşmüştü.
Ancak geçmiş, hesabı kapatılmamış bir borç gibi en beklenmedik anda kapıya dayandı.
Sonbaharın yine o kırılgan, rüzgarlı günlerinden biriydi. Alptekin çalışma odasında aşiretin toprak işleriyle ilgilenirken, konağın kapısı çalındı. Dakikalar sonra odanın kapısı hafifçe tıklandı ve içeri giren çalışan, elindeki zarfı masanın üzerine bıraktı.
"Alptekin Ağa’m, İstanbul’dan isminize kurye ile geldi. Önemli olduğunu söylediler," deyip odadan çıktı.
Alptekin başını işlerinden kaldırmadan masanın üzerindeki fildişi rengi, kalın ve dokulu zarfa baktı. Üzerinde sadece kendi adı yazıyordu. Elini uzatıp zarfı aldı, dokusu bile içindeki fırtınayı sezmiş gibi ellerini titretmeye yetti. Zarfın üzerindeki o tanıdık, zarif el yazısını gördüğü an kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. Üç yıldır hiç görmediği, kokusunu özlediği o kadının, Meyra’nın el yazısıydı bu.
Zarfı aceleyle, neredeyse yırtarak açtı. İçinden çıkan ağır, kokulu kartı eline aldığında gözleri ilk olarak o iki isme çarptı:
Meyra & Hakan
Nişan Törenimize Davetlisiniz...
(Burdan bizi mahveden Exe selamlar 🖖)
O an oda karardı. Zaman, mekan, soluduğu hava... Her şey bir saniyede anlamını yitirdi. Alptekin, gözlerini o iki isimden ayıramadı. Kartın üzerinde parıldayan altın yaldızlı harfler, sanki kalbine saplanan birer hançerdi. Üç yıl boyunca döneceğine dair içten içe beslediği o küçücük, gizli umut, elindeki o fildişi kartla birlikte paramparça oldu. Başkasınındı artık. Başka bir adamın soyadını almaya, başka bir adamla yuva kurmaya gidiyordu.
"Hayır..." diye fısıldadı, sesi boğazında düğümlendi. "Hayır, olamaz!"
Göğsüne ani ve keskin bir ağrı saplandı. Nefes alamıyordu. Sanki odanın içindeki tüm oksijen bir anda çekilmişti. Alptekin ayağa kalkmak istedi ama dizlerinin bağı çözüldü, masanın kenarına tutunmaya çalışırken üzerindeki gümüş hokka takımı, evraklar ve koca bir sürahi su büyük bir gürültüyle yere devrildi.
Konağın taş duvarlarında yankılanan bu gürültü, Alptekin’in içindeki o büyük yıkımın ilk çığlığıydı. Sandalyesine geri çökerken elleri saçlarının arasına gitti. Gözleri delice döndü, nefesi sıklaştı ve boğazından hırıltılı, acı dolu bir ses yükseldi. Bir krizin tam ortasındaydı; kalbi o kadar hızlı ve düzensiz çarpıyordu ki öleceğini sandı. Masadaki her şeyi, Meyra'nın o lanet davetiyesini de dahil olmak üzere hırsla, öfkeyle ve çaresizlikle yere fırlattı.
Odanın kapısı gürültüye koşan Baran ve Barlas abim tarafından kırılırcasına açıldığında, Alptekin’i yerde, darmadağın olmuş evrakların arasında, nefes nefese ve gözyaşları içinde buldular. Mardin’in o sarsılmaz, heybetli Alptekin Ağa’sı, üç yıl önce yarım kalan o aşkın son perdesinde, fildişi bir davetiyenin ağırlığı altında tamamen yıkılmıştı.
Baran ve Barlas odadaki dağınıklığı ve Alptekin’in durumunu görünce hızla yanına atıldılar. Baran, kardeşini omuzlarından kavrayıp doğrultmaya çalışırken, Barlas yerdeki davetiyeyi fark edip hızla cebine attı. O an durumun ne kadar ciddi olduğunu ve Alptekin’in içine gömdüğü o eski yaranın nasıl yeniden açıldığını ikisi de çok iyi anladı.
"Nefes al, Alptekin. Sakin ol," diyerek sırtını sıvazladı Baran, sesindeki o sarsılmaz gücü kardeşine aktarmaya çalışarak. "Geçti... Buradasın, bizimlesin."
Alptekin, abilerinin desteğiyle yavaş yavaş kendine gelmeye, göğsündeki o sıkışmayı kontrol altına almaya çalıştı. Gözlerindeki o deli öfke yerini derin bir sessizliğe ve kabullenişe bırakıyordu. Ellerini yüzüne kapatıp derin bir nefes aldı. Karahan konağının sarsılmaz ağası, o dakikadan sonra içindeki naif çocuğa dair son kırıntıları da o odada bıraktı. Ayağa kalktığında gözlerinde artık sadece buz gibi bir kararlılık vardı.
"Bu konu burada kapandı," dedi Alptekin, sesi pürüzlü ama bir o kadar da net çıkmıştı. "O zarf da, içindekiler de hiç gelmedi. Bir daha bu konakta kimse o ismi telaffuz etmeyecek."
Baran ve Barlas sessizce başlarını salladılar. Alptekin üstünü başını düzeltti, masanın üzerindeki dağınıklığa son bir kez bakıp odadan çıktı. O günden sonra kalbini tamamen kilitledi ve kendini sadece ailesini, özellikle de yıllar sonra buldukları kız kardeşleri Doğa'yı korumaya adadı. Geçmişin o enkazından geriye, kimsenin aşamadığı o aşılmaz duvarlar kaldı.
O nişan davetiyesinin üzerinden aylar geçmiş, o fırtınalı gün geride kalmıştı. Alptekin, içine gömdüğü o yangını tamamen buzla kaplamış, Mardin’in en ulaşılamaz, en tavizsiz ağası olup çıkmıştı. Artık yüzünde ne o eski naif ifadeden bir iz vardı ne de sesinde bir yumuşaklık.
Şehir merkezindeki eski bir taş otelin avlusunda, aşiretin önde gelenleriyle yapılan bir toplantının ardından Alptekin, ceketinin önünü ilikleyerek merdivenlere yöneldi. Tam o sırada, koridorun köşesinden gelen topuk sesleri taş duvarda yankılandı.
Alptekin adımlarını bozmadan ilerlerken, tam karşısında beliren siluetle zaman bir anlığına durur gibi oldu. Meyra’ydı. Üzerinde yine o çok sevdiği pastel tonlarda bir kıyafet vardı ama gözlerindeki o eski, parıltılı neşeden eser kalmamıştı. Parmağındaki o taze nişan yüzüğü, avlunun loş ışığında adeta parlıyordu.
Meyra, Alptekin’i gördüğü an adımlarını kesti. Göğsü hızla inip kalkmaya başladı, gözleri doldu. Karşısında üç yıldır her gece rüyalarına giren, özleminden kahrolduğu adam duruyordu. Ondan bir feryat, bir öfke, en azından hesap soran bir bakış bekledi.
Ancak Alptekin’in adımları bir saniye bile aksamadı. Gözleri Meyra’nın üzerinden sanki orada duran boş bir duvara bakıyormuş gibi, tamamen ifadesiz ve dümdüz geçti. Yanından öyle bir rüzgarla geçip gitti ki, Meyra onun bu mutlak sessizliği ve görmezden gelişi karşısında kalbine saplanan o keskin acıyla sarsıldı. Canı, bağırıp çağırmasından çok daha fazla acımıştı.
"Alptekin..." diye fısıldadı Meyra, arkasından zar zor çıkan bir sesle. Sesindeki o çaresizlik, avludaki taşlara çarptı.
Alptekin, merdivenlerin başında durdu. Arkasını dönmedi, o heybetli omuzlarını bile oynatmadı. Sadece başını hafifçe yana eğdi. Sesi, Mardin’in en soğuk ayazından bile daha keskin, daha mesafeliydi.
"Buralar tekinsizdir, küçük hanım," dedi, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı barındırmadan. "Yolunu kaybetmiş gibi bir halin var. Dikkat et de parmağındaki o ağır yüzükler, taşlı yollarda dengeni bozup seni düşürmesin. Malum, artık arkanda seni tutacak kimse yok."
Bu sözler, Meyra’nın yüzüne tokat gibi çarptı. Alptekin’in ona "Meyra" bile demeyip "küçük hanım" diye hitap etmesi, aralarına ördüğü o aşılmaz duvarın en büyük kanıtıydı.
Alptekin, arkasında gözyaşları içinde bıraktığı kadına son bir kez bile bakmadan, ağır ve kendinden emin adımlarla merdivenlerden indi ve gecenin karanlığına karıştı. Arkasında sadece, bir zamanlar canı pahasına sevdiği adamın buz gibi gölgesinde unufak olan bir Meyra kalmıştı.
Bunları yazmak o kadar zor ki ahahaha ama eğlenceli aslında 😂
Alptekin meyradan sizce şuan nefret mi ediyor hala seviyor mu ?
Sizce Meyra neden böyle yaptı ?
İlerleyen zamanlarda bir araya gelirler mi (!)
Bölüm etkileşimi
