2. bölüm / 30
KOKUNUN İZİ(GERÇEK AİLEM)2.Bölüm
Bölümler 30Şu an: 2.Bölüm
- 1 1.Bölüm1.882 kelime
- 2 2.Bölüm2.084 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.Bölüm1.082 kelime
- 4 4 bölüm3.145 kelime
- 5 5.Bölüm2.450 kelime
- 6 6.bölüm2.786 kelime
- 7 DUYURU247 kelime
- 8 7.Bölüm2.994 kelime
- 9 8.Bölüm2.756 kelime
- 10 9.Bölüm2.157 kelime
- 11 10.Bölüm2.612 kelime
- 12 11.Bölüm1.064 kelime
- 13 12.Bölüm3.073 kelime
- 14 13.bölüm1.343 kelime
- 15 14.Bölüm1.858 kelime
- 16 15.Bölüm2.407 kelime
- 17 16.Bölüm3.973 kelime
- 18 17.Bölüm3.839 kelime
- 19 18.Bölüm1.698 kelime
- 20 Geçmiş (Alpmey)369 kelime
- 21 Geçmiş 2(Alpmey)1.008 kelime
- 22 19.Bölüm1.361 kelime
- 23 20.Bölüm1.850 kelime
- 24 21.bölüm1.347 kelime
- 25 22.bölüm1.655 kelime
- 26 23.Bölüm2.620 kelime
- 27 24.Bölüm2.864 kelime
- 28 25.Bölüm2.815 kelime
- 29 26.Bölüm1.600 kelime
- 30 27.Bölüm1.884 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Salondaki o boğucu sessizlik, babamın ağzından çıkan kelimelerle birlikte üzerime bir kabus gibi çöktü. DNA raporu dedikleri o buruşuk kağıt parçası masanın üzerinde duruyordu ama benim gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. İçimde öyle bir öfke, öyle bir can acısı patladı ki, on yedi yıldır damarlarımda biriken bütün o uysal kız çocuğu bir saniyede yok oldu sanki.
Masaya doğru bir adım attım. Titreyen ellerimle o lanet olası kağıdı kaptığım gibi tam ortasından ikiye, sonra bir daha, bir daha yırttım. Kağıt parçalarını o şık giyimli kadının ve adamın tam önüne doğru fırlattım. Salondaki herkes dehşet içinde bana bakıyordu.
"Ben bu teste falan inanmıyorum" diye bağırdım, sesim bütün evi inletecek kadar yüksek ve keskin çıkmıştı. "Yalan söylüyorsunuz. Bir kağıt parçasıyla gelip benim hayatımı elimden alamazsınız. Bir daha yapılacak o test. Eğer gerçekten benim ailem olduğunuzu iddia ediyorsanız, gözümün önünde, benim istediğim bir hastanede o test bir daha yapılacak."
Karşımdaki sarışın kadın, yırtıp attığım kağıtlara bakarken yüzünü ekşitti, dudakları sinirden seğirdi. O ana kadar yüzünde takındığı o şefkatli anne maskesi hafifçe kaydı, altındaki o kibirli ve tahammülsüz kadın ortaya çıktı.
"Haddini bil küçük hanım" dedi o takım elbiseli adam, sesindeki o soğuk tehdit tonu bu sefer çok daha belirgindi. "Biz buraya senin ergenlik krizlerini çekmeye gelmedik. Gerçekler ortada."
"Gerçekler falan ortada değil" diyerek adama doğru yürüdüm, gözlerimin içine kadar giren o sarı saçları arkaya doğru savurdum. Mavi gözlerimden yaşlar akıyordu ama bu sefer hüznün değil, nefretin yaşlarıydı bunlar. "Peki, madem bebekler karıştı... Sizin o çok sevdiğiniz, on yedi yıldır benim yerime koyup büyüttüğünüz diğer kızınız nerede? Nerede o?"
Bu soruyu sorduğum an salona bir kez daha, bu sefer çok daha karanlık bir sessizlik çöktü. Kadınla adam göz göze geldiler. Kadının yüzündeki o kibirli ifade aniden yerini derin bir nefret ve tiksinti karışımına bıraktı. Bakışlarını benden kaçırıp odanın köşesindeki eski büfeye dikti.
"O..." dedi kadın, sesi o kadar isteksiz ve buz gibi çıkmıştı ki bir an ürperdim. "O kızdan bahsetme bize. O bizim için tam bir fiyasko. Bizi dünyaya rezil etmekten, adımızı kirletmekten başka hiçbir şey yapmadı. Zaten bu yüzden... Bu yüzden her yerde seni aradık. Bizim soyadımıza, bizim hayatımıza layık olan gerçek kızımızı bulmak için."
Duyduklarım karşısında donakaldım. On yedi yıl boyunca kendi öz evlatları sanıp büyüttükleri kız, sırf onların o kusursuz, zengin dünyasına ayak uyduramadı diye, belki de onların o buz gibi mesafeli duruşu yüzünden yanlış yollara saptı diye bir kalemde silinip atılmıştı. Kendi büyüttükleri çocuğa karşı içlerinde en ufak bir sevgi kırıntısı bile yoktu; sadece bir nefret, bir utanç vardı.
Masaya doğru yaklaştım, o kadının tam karşısında durdum. "Yani o kız sizin istediğiniz gibi mükemmel bir robot olamadı diye onu bir kenara fırlattınız, şimdi de beni o lüks dünyanıza yeni bir oyuncak olarak mı götürmek istiyorsunuz?" dedim.
İçimdeki o öfkeyle masanın üzerindeki o yabancı kadının ağır, pahalı parfüm şişesini kaptım ve arkamdaki duvara doğru bütün gücümle fırlattım. Parfüm şişesi büyük bir gürültüyle patladı, cam kırıkları salona saçılırken o boğucu koku bütün odayı kapladı. Evimizin o güzel çay kokusu, o an tamamen o yabancı parfümün esiri oldu.
"Ben sizin o sahte cennetinize gelmeyeceğim" dedim, arkamda gözyaşları içinde beni izleyen anne ve babama sarılmak isteyerek. "Benim ailem burada."
Ama o adam yavaşça ayağa kalktı, ceketinin önünü ilikledi ve gözlerimin içine bakarak son sözünü söyledi: "İstesen de istemesen de o test bir daha yapılacak ve sen o eve geleceksin. Çünkü senin o çok sevdiğin ailenin, seni burada tutacak ne gücü var ne de parası."
Kadının o ana kadar yüzüne ördüğü o buzdan duvarlar, parfüm şişesinin duvarda patlamasıyla birlikte adeta un ufak oldu. O ana kadar mesafeli ve kibirli duran kadın, cam kırıklarının sesinden sonra birden omuzlarını düşürdü. Gözlerindeki o sert, tahammülsüz ifade bir saniyede silindi ve yerini hıçkırıklara bıraktı.Kadın ellerini yüzüne kapattı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu öyle sıradan, göstermelik bir ağlama değildi; içinden kopan koskoca bir fırtınanın, on yedi yıllık bir hasretin dışarı vurumu gibiydi. Yanındaki adam şaşkınlıkla ona bakarken, kadın bana doğru bir adım daha attı. Bacakları titriyordu, neredeyse dizlerinin üzerine çökecekti."Lütfen böyle söyleme" dedi kadın, hıçkırıklarının arasından zar zor çıkan bir sesle. Mavi gözleri yaşlardan kıpkırmızı olmuştu. "Yalvarırım bana öyle bakma. Ben seni bir oyuncak olarak görmüyorum. Sen benim kızımsın. On yedi yıldır her gece rüyamda kokunu aradığım, tenini hayal ettiğim kızımsın."Bana doğru uzattığı elleri havada titriyordu. O an karşımda o lüks arabanın sahibi olan o zengin kadın yoktu; sadece evladı elinden alınmış, darmadağın olmuş bir anne vardı."O diğer kız..." diye devam etti, gözyaşları yanaklarından süzülürken sesindeki o nefret yerini derin bir acıya bırakmıştı.
"Biz ona kötü davranmadık. Onu canımızdan çok sevdik, her şeyimizi verdik. Ama o bizi hiç istemedi. Ne yapsak aramıza bir duvar ördü, sürekli bizden kaçtı. Meğer hissetmiş. Meğer o evde yabancı olduğunu, bize ait olmadığını ruhuyla hissetmiş. Şimdi anlıyorum. Sen benim kanımdansın, bakışın bile aynı ben. Ben sadece... Sadece on yedi yıl sonra ilk defa gerçek kızıma kavuşmak istiyorum. Lütfen bize bir şans ver, o testi senin istediğin yerde, bin kere yeniden yapalım ama ne olur bizi kendinden mahrum etme."Kadının bu çaresiz hali, içimdeki o sert öfkeyi bir anlığına da olsa durdurdu. Gözlerindeki o saf anne acısını görmemek imkansızdı. Başımı arkama çevirip on yedi yıldır bana annelik yapan kadına baktım; o da mutfak kapısının eşiğinde sessizce ağlıyordu.
Salondaki o boğucu koku ve yere saçılan cam kırıkları, sanki zamanı dondurmuştu. İki kadının, iki annenin gözyaşları arasında öylece kalakaldım. İçimde o kadar büyük bir karmaşa vardı ki, ne tarafa dönsem canım yanacaktı. O şık kadının hıçkırıkları salonda yankılanırken, takım elbiseli adam eşinin omzuna dokunup onu sakinleştirmeye çalıştı ama nafileydi. Kadının gözleri benden başka hiçbir şeyi görmüyordu."Tamam" dedim, sesimin olabildiğince düz ve mesafeli çıkmasına gayret ederek. "Dediğiniz gibi olsun. Yarın sabah benim istediğim bir devlet hastanesine gideceğiz. O test orada, benim gözümün önünde yeniden yapılacak. Sonuç gelene kadar da hiç kimse bana ne yapacağımı söylemeyecek."Kadın, gözyaşlarının arasından hızla başını salladı. "Nasıl istersen" diye fısıldadı, mendiliyle gözlerini kurulayarak. "Sen nasıl istersen öyle olacak, yeter ki bize bu şansı ver."Babam yavaşça yerden kalktı, omuzları çökmüştü. Masanın üzerindeki yırtık DNA raporu parçalarını toplarken elleri titriyordu. "Bizim saklayacak bir şeyimiz yok" dedi, o sesindeki babacan tonu korumaya çalışarak. "Biz seni her şeyden çok sevdik kızım.
Sonuç ne çıkarsa çıksın, sen bizim canımızsın."O yabancı adam, karısının koluna girerek onu yavaşça ayağa kaldırdı. "Yarın sabah erkenden gelip seni alacağız" dedi, sesindeki o buyurgan tavır hala tam olarak yok olmamıştı ama en azından bu sefer daha temkinliydi. "Hastaneyi sen seçersin."Kapıya doğru yöneldiler. Salondan çıkarken o kadının bana son kez dönüp bakışı, o mavi gözlerindeki çaresiz bekleyiş içimde bir yerlere dokundu ama hemen kendimi topladım. Onlar evden çıkıp o simsiyah, lüks arabalarına binip gidene kadar arkalarından baktım.Kapı kapandığı an evdeki o gergin hava bir anda boşaldı. Annem mutfaktan hıçkırarak fırlayıp boynuma sarıldı. "Bırakma bizi" diye ağlıyordu, elleriyle yüzümü kapatıp her yerimi öpüyordu. Babam ise salondaki o tekli koltuğa çökmüş, ellerini başının arasına almış, sessizce yere bakıyordu.O gece odama geçtiğimde gözüme bir damla uyku girmedi. Yatağımda sırtüstü uzanmış, tavanı seyrederken kafamın içinde sadece yarınki o hastane odası ve o testin sonucu vardı. Eğer o test de aynı şeyi söylerse, on yedi yıllık hayatımı, bu odadaki anılarımı, o her sabah uyandığım çay kokulu yuvamı arkamda bırakıp o buz gibi insanların dünyasına nasıl adım atacaktım?
Ertesi sabah gözümü kırpmadan sabahı ettim. Kapının önünde o siyah araba belirdiğinde, üzerime alelade bir şeyler geçirip çıktım. Söz verdiğimiz gibi, her şeyin benim kontrolümde olması için bizim mahalledeki o eski, kalabalık devlet hastanesinin yolunu tuttuk. Hastane koridorları sabahın o erken saatinde bile insan kaynıyordu; ilaç kokusu, koşturan hemşireler, sıra bekleyen hastalar...
Öz anne ve babam dedikleri o insanlar, yani hanımefendi ve beyefendi, yanlarında dün akşam hiç bahsetmedikleri o diğer kızla birlikte koridorda bekliyorlardı. Kıza dönüp baktığımda içimden bir şeylerin cız ettiğini hissettim.
Kız gerçekten fenaydı; yüzündeki o umursamaz, kibirli ve asabi ifade daha ilk saniyede kendini belli ediyordu. Üzerindeki aşırı pahalı, iddialı kıyafetler bu eski devlet hastanesinin koridoruna hiç uymuyordu. Sakızını patlatarak duvara yaslanmış, telefonuna bakıyordu. Bizi görünce gözlerini devirdi, o mavi gözlerindeki o hırçın bakışları doğrudan bana dikti. Belli ki o da bu durumdan, tahtının sallanmasından acayip rahatsızdı ve bunu her haliyle etrafa saçıyordu.
"Demek köylü güzeli sensin" diye mırıldandı alt dudağını büzerek, sesindeki o iğneleyici ton koridordaki herkesi gerecek cinstendi. "Bakalım gerçekten bizim kanımızdan mı çıkacaksın, yoksa bu bir şaka mı?"
Öz babam olacak adam hemen araya girdi, kızın kolunu hafifçe sıkarak "Kes sesini" dedi, ama bunu yaparken sesinde bir nefret değil, sadece yorulmuş bir babanın ricası vardı. Sonra bana döndü, gözlerindeki o yumuşaklık ve iyi niyet o kadar gerçekti ki... "Kusura bakma kızım, o biraz gergin. Ben baban... Yani, eğer test de doğrularsa. Her şey senin istediğin gibi olacak, korkma" dedi. Öz annem de hemen yanındaydı, gözleri hala şişti ama bana öyle şefkatli, öyle iyi bakıyordu ki ikisinin de aslında ne kadar temiz, sadece evlat hasretiyle yanan iyi insanlar olduğunu hissetmemek imkansızdı.
Tam o sırada, koridorun diğer ucundan hızlı adımlar duyuldu. Başımı çevirdiğimde gözlerime inanamadım.
Yurt dışında, Almanya’da bilgisayar mühendisliği okuyan büyük abim... Olayı haber alır almaz ilk uçakla buraya gelmişti. Üzerindeki montu, elindeki küçük sırt çantasıyla nefes nefese kalmış bir halde bize doğru koşuyordu. Beni görür görmez gelip öyle bir sarıldı ki, on yedi yıllık abimin o tanıdık kokusu burnuma dolunca hıçkırıklarımı tutamadım.
"Buradayım güzelim, buradayım abim, kimse seni hiçbir yere götüremez" diye fısıldadı saçlarımı öperek.
Abim geri çekilip o keskin, koruyucu bakışlarını o zengin aileye diktiğinde, arkamızdan gelen sesle hepimiz irkildik. On yedi yıldır bana babalık yapan, dün gece "Sen ne çıksa da bizim canımızsın" diye ağlayan babam, bir anda buz gibi bir ses tonuyla konuştu. Yüzündeki o çaresiz adam gitmiş, yerine acımasızca kararlı biri gelmişti.
"Bırak abi sarılmayı" dedi babam, abimin omzundan tutup onu geriye çekerek. Bana döndü, gözlerimin içine bile bakmıyordu artık. "Düşündüm taşındım... Eğer test doğru çıkarsa, eşyalarını toplayıp bu insanlarla gideceksin. Bizim seni bu saatten sonra okutacak, o büyük üniversitelere gönderecek gücümüz de paramız da yok. Kimin kızıysan, onun yanına gideceksin."
Babamın o an bir anda kararını değiştirmesi, beni bir kalemde silip atması... İşte bu, hastane koridorundaki o soğuk havadan çok daha fazla üşüttü içimi. Abim "Sen ne diyorsun baba, saçmalama!" diye bağırırken, o fena kız köşede haince gülümsedi. Kan tahlili için adımı anons eden hemşirenin sesiyle koridordaki herkes sustu. Şimdi o odaya girip hayatımın yönünü değiştirecek o kanı verme sırası bendeydi.
Hemşirenin sesi koridorda yankılanırken babamın o acımasız sözleri kulaklarımda uğuldamaya devam ediyordu. Beni bir kalemde, sırf paraları yok diye nasıl gözden çıkarabilmişti?
Demir abim, duydukları karşısında adeta çılgına döndü. Valizini hırsla yere fırlatıp babamın karşısına dikildi. "Sen ne diyorsun baba ya! Ne demek paramız yok, ne demek gideceksin?" diye bağırdı koridoru överek. "Ben boşuna mı yurt dışında gecemi gündüzüme katıp bilgisayar mühendisliği okuyorum? Gerekirse okulu bırakır çalışırım, yine de kardeşimi o buz gibi insanlara parayla satmanıza izin vermem!"
Tam o sırada annem hıçkırıklar içinde öne fırladı, adeta ortalığı ayağa kaldırdı. Babamın göğsüne vurarak, elleri titreyerek feryat etmeye başladı. Hastanedeki bütün hastalar, hemşireler başımıza toplanmış, herkes bizi izliyordu ama annemin gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
"Sen ne biçim konuşuyorsun be adam! Nasıl böyle şeyler diyorsun!" diye çığlık attı annem, gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülürken. "On yedi yıl boyunca bu kızı bağrımıza basmadık mı biz? O bizim evimizin neşesi, canımızın parçası! Ben onu o saray yavrusu evlerde yalnız bırakır mıyım sanıyorsun? Parasını da pulunu da yerin dibine sokturma şimdi bana! Ölürüm de o kızı o soğuk insanların yanına tek başına göndermem”
Annemin feryatları koridoru inletirken, o öz ailem dedikleri insanların yanındaki o fena kız sakızını patlatarak acımasızca güldü. "Aman, tam bir varoş draması" diye mırıldandı, telefonunun ekranından başını bile kaldırmadan. "Zaten belliydi böyle olacağı. Kalite farkı işte."
Öz babam ise kızın bu lafı üzerine iyice gerildi ama yüzündeki o mahcup ve iyi niyetli ifadeyi bozmadan babama doğru bir adım attı. "Beyefendi, lütfen sakin olun. Biz buraya kimsenin düzenini bozmaya ya da zorbalık yapmaya gelmedik" dedi, sesi o kadar yapıcı ve kibardı ki içimdeki karmaşayı daha da artırıyordu. "Sadece doğrunun peşindeyiz. Kızımız her halükarda en iyi şartlarda yaşayacak, bunu bilin."
Demir abim ise gözlerinden ateş püskürerek o fena kıza döndü. "Sen o çeneni kapa, yoksa ben kapatmasını çok iyi bilirim!" diye kükredi. Sonra tekrar bana döndü, elleriyle omuzlarımı sımsıkı tuttu. Sarı saçlarımı arkaya doğru itip o benimkiler gibi parlayan mavi gözlerimin içine baktı. "Korkma güzelim. Demir abin burada. Kimse senin hayatın üzerinden kumar oynayamaz."
Hemşire kapıdan kafasını uzatıp "Sıradaki hasta, lütfen içeri gelsin" diye tekrar seslendiğinde, annemin feryatları ve abimin öfkeli soluyuşları arasında o beyaz odaya doğru ilk adımımı attım. Arkamda paramparça olmuş bir aile, karşımda ise beni bekleyen bilinmez bir zenginlik ve nefret vardı.
Herkese merhaba ikinci bölümü yazmak benim için birazcık daha zor oldu gerçekten karakterin üç dünyasına girmek böyle bir kurgu Yazmak umarım beğenirsin yazım yanlışları varsa kusura bakmayın beğenip beğenmediğiniz yerleri söylerseniz ben de düzeltme yaparım.
Demir benim aşk Adamım🤭
Bölüm etkileşimi
