4. bölüm / 30
KOKUNUN İZİ(GERÇEK AİLEM)4 bölüm
Bölümler 30Şu an: 4 bölüm
- 1 1.Bölüm1.882 kelime
- 2 2.Bölüm2.084 kelime
- 3 3.Bölüm1.082 kelime
- 4 4 bölüm3.145 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.Bölüm2.450 kelime
- 6 6.bölüm2.786 kelime
- 7 DUYURU247 kelime
- 8 7.Bölüm2.994 kelime
- 9 8.Bölüm2.756 kelime
- 10 9.Bölüm2.157 kelime
- 11 10.Bölüm2.612 kelime
- 12 11.Bölüm1.064 kelime
- 13 12.Bölüm3.073 kelime
- 14 13.bölüm1.343 kelime
- 15 14.Bölüm1.858 kelime
- 16 15.Bölüm2.407 kelime
- 17 16.Bölüm3.973 kelime
- 18 17.Bölüm3.839 kelime
- 19 18.Bölüm1.698 kelime
- 20 Geçmiş (Alpmey)369 kelime
- 21 Geçmiş 2(Alpmey)1.008 kelime
- 22 19.Bölüm1.361 kelime
- 23 20.Bölüm1.850 kelime
- 24 21.bölüm1.347 kelime
- 25 22.bölüm1.655 kelime
- 26 23.Bölüm2.620 kelime
- 27 24.Bölüm2.864 kelime
- 28 25.Bölüm2.815 kelime
- 29 26.Bölüm1.600 kelime
- 30 27.Bölüm1.884 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O büyük, oymalı ahşap kapı kapandığı an, arkamda kalan hayatın gürültüsü de tamamen kesildi. Karahan malikanesinin o devasa mermer antresinde, üzerimdeki eski hırkam ve sırtımdaki okul çantamla o kadar eğreti duruyordum ki, buraya ait olmadığımı kanıtlamak için resmi bir DNA raporuna hiç gerek yoktu aslında. Ben de zaten burayı zerre benimsememiştim. İçimde ne buraya ait olma isteği vardı ne de bu insanlara karşı en ufak bir sıcaklık.
Turgay bey ve İnci hanım önümden yürüyüp salonun ortasındaki o lüks, deri koltukların olduğu bölüme geçtiler. Biz daha hastanedeyken haber uçurulmuş olacak ki, beş adam da zaten evde toplanmış, salonda gergin bir şekilde bizi bekliyorlardı. Girişimizi gördükleri an adeta bir mahkeme heyeti gibi yan yana dizildiler. Alara'yı o evde hiçbirinin sevmediğini, gidişine zerre üzülmediklerini biliyordum; ama benim gibi "mahalleli" birinin onların kusursuz dünyasına ayak basmasından da nefret etmişlerdi. Bakışlarındaki o buz gibi önyargı, odadaki havayı solunmaz hale getiriyordu.
İnci hanım gözyaşlarını silerek öne çıktı ve salondaki o gergin havayı dağıtmak ister gibi beni kolumdan hafifçe yönlendirip çocuklarını tanıtmaya başladı.
"Bak kızım" dedi İnci hanım, en baştaki takım elbiseli adamı işaret ederek. "Bu en büyük oğlum Baran. Yirmi sekiz yaşında, çok başarılı bir avukattır."
Baran, ceketinin önünü açıp arkasına yaslandı. Gözlerini doğrudan benim eski spor ayakkabılarıma dikti, yüzünü tiksinir gibi ekşitti.
"Siktir git işine ya" diye mırıldandı Baran, sesini gizlemeye bile tenezzül etmeyerek. "Anne, gerçekten bu kızı o fena Alara'nın yerine mi getirdiniz bu eve? Sabahtan beri evde oturup ne geleceğini merak ediyorduk, şaka mı yapıyorsunuz siz? Gerçi Alara neyse de, bu kızın üstündeki başındaki rüküşlüğe, varoşluğa bak. Bizim adımızı, soyadımızı iki günde lekelemekten başka bir işe yaramaz bu."
İnci hanım araya girmeye çalışarak hemen yanındaki adamı gösterdi. "Baran, düzgün konuş kardeşinle. Bak kızım, bu da Barlas. Yirmi yedi yaşında, kendisi polis."
Barlas yavaşça ayağa kalktı. Hastaneden beri koruduğu o hakkaniyetli duruşla kardeşlerine sert bir bakış attı.
"Kesin sesinizi, saçmalamayı da kesin" dedi Barlas, sesi salonda otoriter bir şekilde yankılandı. "On yedi yıl boyunca hastanede bebekleri karıştıran biz değiliz, o da değil. Alara'nın o fena, arkadan iş çeviren hırçın hallerini hepimiz biliyoruz, hiçbirimiz ona katlanamıyorduk zaten, gittiği iyi oldu. Şimdi gelmiş, sabahtan beri burada beklediğiniz kıza mı patlıyorsunuz? Ben mesleğimde suçluyla suçsuzu ayırmayı iyi bilirim. Bu kızın hiçbir suçu yok. Kendinize gelin."
İnci hanım derin bir nefes alıp koltuktaki diğer oğluna döndü. "Bu Poyraz, yirmi altı yaşında. Kendisi doktor."
Poyraz, elindeki kahve bardağını sertçe sehpaya bıraktı, bana bakarken gözlerinde en ufak bir yumuşama yoktu.
"Biyolojik olarak kanımızdan olması hiçbir şeyi değiştirmez anne" dedi Poyraz, bir kadavrayı inceler gibi soğuk bir sesle. "Kültür farkı, yetiştiği o varoş çevre... Alara'yı sevmezdik, yalanları yüzünden yüzüne bakmazdık ama en azından bir tarzı vardı. Bu kızın vizyonsuzluğu ruhuna işlemiş bir kere. Tam bir fiyasko."
İnci hanım üzüntüyle yutkunup bacak bacak üstüne atmış olan diğer oğluna baktı. "Bu Alptekin, yirmi dört yaşında. Psikolog."
Alptekin yüzünde beni analiz eden o kibirli, sinir bozucu gülümsemeyle öne doğru eğildi.
"Boşuna nefesinizi tüketiyorsunuz" diye mırıldandı Alptekin, gözlerimi bir saniye bile bırakmayarak. "Şu an içindeki o ezikliği gizlemek için bize bakıp güya gururlu rolü oynuyor. Sabahtan beri kapının açılmasını beklerken tam da böyle bir savunma mekanizması tahmin ediyordum. Muhtemelen kafasında Karahan ailesinin parasını nasıl yiyeceğinin planlarını yapıyor. Tam bir taşra kurnazı profili."
İnci hanım son olarak en genç duran adamı işaret etti. "Bu da en küçük oğlum Lodos, yirmi bir yaşında. Yeni mezun bir öğretmen."
Lodos hırsla soluyarak gözlerini devirdi.
"Ben okulda her gün bunun gibi bin tane vizyonsuz tiple uğraşıyorum zaten, bir de evde bunu çekemem" dedi Lodos. "Alara'yı zerre sevmezdim, şeytanın tekiydi ama bu kızın buraya gelmesi gerçekten bu aileye yapılmış başka bir kötülük. Kusura bakma küçük hanım, burası senin rüyalarını süsleyecek bir yer değil."
Ben o sırada hiç istifimi bozmadım. Ne bu insanları benimsemiştim ne de o beş adama "abi" diyecek kadar içim ısınmıştı. Gözlerimi doğrudan Turgay bey ve İnci hanıma çevirerek, sesimin olabildiğince mesafeli ve soğuk çıkmasına dikkat ettim.
"Turgay bey, İnci hanım" dedim, bu isimleri bilerek yabancı gibi seçerek. "Gördüğünüz gibi çocuklarınız sabahtan beri burada beni yargılamak için pusuda bekliyormuş. Ben de zaten bu eve, bu insanlara çok meraklı değilim. Eğer izin verirseniz odama geçeyim, yüzlerini daha fazla görmek istemiyorum."
Barlas hariç dördünün birden üzerime kurduğu bu nefret duvarı karşısında dik durmaya çalıştım. Karahan malikanesi benim yuvam değildi, bunu çok iyi anlamıştım, ama benim de onlara boyun eğmeye hiç niyetim yokten.
Ben böyle mesafeli bir şekilde odama geçmek istediğimi söyleyince, salondaki hava bir kat daha buz kesti. Baran oturduğu yerde dikleşti, Poyraz tiksinir gibi güldü, Alptekin ise sanki laboratuvarda yeni bir denek keşfetmiş gibi gözlerini kıstı. Benden kaçıp saklanacak bir "köylü güzeli" bekliyorlardı ama benim o mahallede ezilmeye niyetim yoktu, bu saray yavrusunda mı onlara boyun eğecektim?
Üşenmedim. Sırtımdaki çantamı tek omzumla şöyle bir düzeltip tam karşılarında durdum. Gözlerimi tek tek üzerlerine dikerek lafımı esirgemeden konuşmaya başladım.
İlk hedefim, bana ilk saniyede küfreden o yirmi sekiz yaşındaki avukattı. Adımımı Baran’a doğru attım.
"Sen avukattın değil mi Baran bey?" dedim, sesimdeki o iğneleyici tonu bilerek büyüterek. "Adalet saraylarında her gün kanun, nizam satıyorsun ama daha kapıdan giren ve hiçbir günahı olmayan bir kıza siktir çekmeyecek kadar ahlak dersi alamamışsın. Kusura bakma ama senin o çok güvendiğin Karahan soyadı, senin bu rezil üslubunu örtmeye yetmiyor. Hak aramayı biliyorsun ama insan kalmayı becerememişsin, yazık."
Baran duydukları karşısında şoke olup dişlerini sıkarken, gözlerimi hemen yanındaki yirmi altı yaşındaki doktora, yani Poyraz’a çevirdim.
"Gelelim sana, Poyraz bey" dedim, dudağımın kenarıyla alaycı bir şekilde gülerek. "Tıpta okumuşsun, doktor olmuşsun ama vizyondan, kaliteden bahsettiğin o ağzın, kalbinin ne kadar çürüdüğünü gizleyemiyor. Karşındaki insanı 'fiyasko' diye nitelendirirken hangi tıp kitabından feyzaldın merak ediyorum? Sen bence insanları tedavi etmeyi falan bırak; çünkü senin o buz gibi kibirli ruhun, bu eve gelen herkese mikrop saçmaktan başka bir işe yaramaz."
Poyraz’ın elindeki kahve bardağını sıkmaktan parmak boğumları beyazlarken, bacak bacak üstüne atmış beni izleyen o yirmi dört yaşındaki dahi psikoloğa, Alptekin’e döndüm.
"Sen de sabahtan beri orada oturmuş, o ukala gülüşünle beni analiz ediyorsun değil mi Alptekin bey?" dedim, tam karşısında durup gözlerinin içine bakarak. "Bana savunma mekanizmalarından, taşra kurnazlığından bahsediyorsun. Ama senin o koca psikoloji diploman, kendi içindeki o derin yetersizlik duygusunu ve beni ezerek kendini üstün görme ezikliğini saklamaya yetmiyor. Bence sen o her şeyi bildiğini sandığın seanslarına ilk önce kendinden başla. Çünkü dışarıdan bakınca dahi bir psikolog gibi değil, sadece yaralı egosunu tatmin etmeye çalışan zavallı bir çocuk gibi görünüyorsun."
Alptekin’in yüzündeki o sinir bozucu gülüş bir anda donup kalırken, son olarak en gençleri olan yirmi bir yaşındaki öğretmene, Lodos’a diktim gözlerimi.
"Ve sen, Lodos bey" dedim, sesimi hafifçe yükselterek. "Daha yirmi bir yaşında, çiçeği burnunda bir öğretmensin. Okulda benim gibi bin tane vizyonsuz tiple uğraştığını söylüyorsun. Vah o senin eğittiğin çocukların haline. Sen daha bu yaşta, ön yargılarının kölesi olmuşken, o masum çocuklara ne öğreteceksin çok merak ediyorum? Öğretmenlik vizyon işidir diyordun ya hani; bence sen önce git, insana sadece dış görünüşüyle ya da büyüdüğü mahalleyle değer biçilmeyeceğini öğren. Yoksa o okulda sadece bir figüran olarak kalırsın."
Salonda çıt çıkmıyordu. Baran öfkeden soluyor, Poyraz hırsla bana bakıyor, Alptekin ve Lodos ise ömürlerinde böyle bir darbe almamış gibi donakalmışlardı. Sadece Barlas abim arkada kollarını göğsünde bağlamış, bu halime bıyık altından gizlice gülüyordu.
Bakışlarımı o şaşkın beşliden çekip tekrar Turgay bey ve İnci hanıma döndüm.
"Şimdi" dedim, çantamı diğer omzuma geçirerek. "Eğer buradaki laf ebeliği bittiyse, odamı gösterin. Bu kadar seviyesizliğin içinde daha fazla nefes almak istemiyorum."
İnci hanım, salondaki o bıçak gibi keskin sessizliği bölen ilk kişi oldu. Attığım lafların şokuyla koltuklarında çivilenmiş gibi kalan oğullarına şaşkınlıkla baktı, ardından hızla yanıma gelip elimi tuttu.
"Haklısın kızım, çok haklısın" diye mırıldandı İnci hanım, sesinde oğullarının bu rezil tavrından duyduğu derin utanç okunuyordu. "Kimsenin sana bu evde böyle davranmaya hakkı yok. Gel, ben seni odana çıkarayım, biraz dinlen."
Ben arkamı dönüp merdivenlere doğru yürürken salondan ilk hareketlenme geldi. Baran hırsla oturduğu koltuğun kolçağına vurdu.
"Yürüyen kibre bak ya!" diye arkamdan söylendi Baran, sesi öfkeden titriyordu. "Buraya adımını atar atmaz hepimize ders vermeye kalkıyor! Kim ulan bu kız? Baba, sen bu saygısızlığı, bu hadsizliği gerçekten sineye çekecek misin?"
Turgay bey o ana kadar sessizce izlediği bu tiyatroya son noktayı koymak ister gibi ağır adımlarla salona doğru yürüdü. Baran’ın tam karşısında durup dik bir duruş aldı.
"Sineye çekeceğim Baran, hem de sonuna kadar!" dedi Turgay bey, sesi salondaki o devasa mermer sütunlarda yankılandı. "Çünkü o kızın söylediği her kelime dopdoğruydu. Karşıma dizilmişsiniz, on yedi yıl boyunca bizim hatamız yüzünden başka bir hayata mahkum kalmış bir çocuğa nefret kusuyorsunuz. Bir daha bu evde o kıza karşı tek bir saygısızlık, tek bir ima duyarsam, altınızdaki arabalardan tutun o çok güvendiğiniz banka hesaplarınıza kadar her şeyi elinizden alırım. Herkes haddini bilsin."
Turgay beyin bu kesin ve sert uyarısı, salondaki o kibirli abilerin üzerine bir balyoz gibi indi. Poyraz arkasına yaslanıp gözlerini tavana dikti, Alptekin ise gururu kırılmış bir şekilde çenesini sıvazlıyordu. Lodos ise babasının bu çıkışıyla iyice sinirlenmiş ama sesini çıkaramamıştı. Tek kelime etmeyen, sadece bana hak veren Barlas ise merdivenlerin başına kadar gelip bana arkadan baktı.
"Geçmiş olsun ufaklık" diye seslendi Barlas, sesinde en ufak bir iğneleme yoktu. "Sözünü esirgemeyen insanları severim. Bu evde yalnız değilsin, bunu bil."
Ona dönüp bakmadım, "Barlas bey" bile demedim. Sadece adımlarımı hızlandırıp İnci hanımın peşinden o geniş, pelüş halılarla kaplı merdivenleri çıkmaya başladım.
Yukarı kata ulaştığımızda, koridorun en sonundaki devasa, beyaz gömme kapılı odanın önüne geldik. İnci hanım kapıyı yavaşça açtı. İçerisi alabildiğine lüks, devasa bir yatak, soft renklerde mobilyalar ve boydan boya cam bir balkonla kaplıydı. Ama odanın her köşesinde Alara’nın o fena, gösterişli ruhunun kalıntıları vardı. Masanın üzerinde unutulmuş lüks bir parfüm şişesi, dolabın kenarından sarkan marka bir fular...
"Burası artık senin odan" dedi İnci hanım, gözleri dolarak. "Alara’nın eşyalarının büyük kısmını hizmetliler dün gece topladı ama eksikler varsa hemen hallederiz. Sen yerleş, ben aşağıda o çocuklarla tekrar konuşacağım."
"Gerek yok, İnci hanım" dedim buz gibi bir sesle. "Ben yerleşirim. Aşağıdakilerle de ne konuşursanız konuşun, benim için hiçbir şey değişmeyecek."
İnci hanım bu mesafeli duruşuma içerlese de bir şey demeden odadan çıktı ve kapıyı kapattı. Odada tek başıma kaldığımda sırtımdaki eski çantamı yatağın üzerine bıraktım. Gidip o devasa aynanın karşısına geçtim. Sarı saçlarımı arkaya doğru atıp o parıldayan mavi gözlerime baktım.
Bu evde beni ezebileceklerini, o varoş dedikleri mahalleden gelen kızı iki günde sindirebileceklerini sanıyorlardı. Ama yanılıyorlardı. Demir abimin bana öğrettiği o dik duruş, Serkan babamın beni bir kalemde silişindeki o büyük acı beni çoktan çelik gibi yapmıştı. Karahan ailesinin parası da, o dört kibirli adamın önyargısı da beni yıkamayacaktı. Bu evde kendi kurallarımla yaşayacaktım.
Üzerimdeki eski hırkayı bile değiştirmeden, sadece ellerimi yıkayıp odadan çıktım. Merdivenlerden aşağı inerken o devasa yemek salonundan gelen çatal bıçak seslerini ve o ağır, kasvetli havayı hissedebiliyordum. Salona adım attığım an, uzun ve mükellef donatılmış yemek masasının etrafındaki beş adamın ve Turgay beyle İnci hanımın gözleri anında bana döndü.
Masada Alara’dan boşalan sandalyeye doğru yürüdüm. Hiçbirine bakmadan, sanki orada yoklarmış gibi rahat bir tavırla sandalyeyi çektim ve oturdum. Tabağıma önümdeki yemeklerden azar azar alırken salona yine o sinir bozucu sessizlik çöktü. Benim bu umursamaz, onları insan yerine koymayan tavrım içten içe hepsini delirtiyordu.
Sessizliği ilk bozan, yine o kibirli ve yaralı egosuyla psikolog Alptekin oldu. Elindeki bardağı masaya bırakıp arkasına yaslandı ve doğrudan bana baktı.
"Bakıyorum da aşağıya inme cesareti göstermişsin" dedi Alptekin, sesindeki o analizci, küçümseyici tonla. "Yukarıda laf yetiştirmek kolay tabii ama bu masadaki o asil havaya ayak uydurmak... Neyse, sabahtan beri telefonunu elinden düşürmediğini duyduk. Sevgilinle konuşmayı çok iyi biliyorsun ama, değil mi? Hastane koridorlarında, odalarda gizli gizli o çocukla lak lak etmesini biliyorsun."
Baran hemen lafa atlayıp hırsla çatalını tabağına bıraktı. "Aynen öyle" dedi, tiksinir gibi bana bakarak. "Daha eve ilk günden adım atar atmaz telefonda kıkır kıkır erkeklerle konuşuyor. Hiç utanma, arlanma yok bunlarda. Karahan soyadını taşıyacaksan bu hafiflikleri bırakacaksın küçük hanım. İyi ki senin gibi birinin abisi değiliz, gerçekten utanç kaynağısın."
Poyraz ve Lodos da Baran’ı onaylar gibi kafa sallarken, Barlas sessizce yemeğini yiyor ama gözleriyle masadaki bu haksızlığı takip ediyordu. Turgay bey tam öfkeyle lafa girecekken, elimdeki çatalı tabağın kenarına yavaşça bıraktım. Hiç acele etmeden gözlerimi önce Alptekin’e, sonra da Baran’a diktim.
"Böyle abim olacağına hiç olmasın" dedim, sesim masadaki herkeste soğuk duş etkisi yaratacak kadar net ve buz gibiydi. "Siz kendinizi ne sanıyorsunuz ya? Karşıma geçmiş bana ahlak dersi vermeye çalışıyorsunuz. Utanması, arlanması gereken biri varsa o da hiçbir şey bilmeden bir genç kıza çamur atmaya çalışan sizlersiniz. Zaten ben de hiçbiriniz için 'canım abim' diye ölüp bitmiyorum, kendinizi nimetten saymayı bırakın."
Sırtımı koltuğa yaslayıp dik bir duruş aldım, gözlerim gururla parlıyordu.
"Benim zaten kat ve kat daha iyi, sizden kat kat daha değerli bir abim var" dedim, Demir abimin o hastane koridorundaki dağ gibi duruşunu gururla göğsümde taşıyarak. "O benim kılımıza zarar gelmesin diye dünyayı karşısına alır, sizin gibi sadece oturduğu lüks koltuktan insanları aşağılamaya çalışmaz. Sizin gibi abim olacağına, ömür boyu abisiz kalmayı tercih ederim. Siz ancak benim biyolojik abim olursunuz, gerçek bir abi olmayı rüyanızda bile beceremezsiniz."
Masada bir kez daha çıt çıkmadı. Baran’ın suratı öfkeden kıpkırmızı olurken, Alptekin lafın ağırlığıyla yutkunmak zorunda kaldı. Demir abimin adını ve değerini bu lüks masanın tam ortasına bir bayrak gibi dikmiştim ve hiçbirinin gücü o bayrağı indirmeye yetmeyecekti.
Ben Demir abimin adını ve değerini o lüks masanın tam ortasına bir bayrak gibi dikip lafımı sokunca, abilerimin yüzündeki o kibirli ifadeler iyice dağıldı. Turgay bey oğullarına uyarı dolu, sert bir bakış fırlattıktan sonra masadaki gerginliği tamamen yok etmek ister gibi bana doğru eğildi. İnci hanım da oğullarının açtığı yaraları sarmak istercesine yüzüne şefkatli bir tebessüm yerleştirdi.
"Eee kızım," diyerek sessizliği böldü İnci hanım, sesindeki o titrek anne heyecanıyla. "Biz seninle hastane hengamesinde hiç doğru düzgün konuşamadık. Seni o kadar az tanıyoruz ki... Bize biraz kendinden bahseder misin? Neler yaparsın, boş zamanlarında neyle ilgilenirsin? Seni tanımayı çok istiyoruz."
Turgay bey de bardağından bir yudum su alıp dikkatle beni izlemeye başladı. Masadaki diğer dört duvar da (Barlas hariç) güya beni küçümsemek için kulaklarını kabartmıştı; muhtemelen mahalle kültüründen başka bir şey bilmediğimi iddia edecek bir açık arıyorlardı.
Hiç istifimi bozmadan tabağımdaki yemeğe baktım, sonra gözlerimi İnci hanıma çevirdim.
"Öyle lüks zevklerim, büyük iddialarım yok İnci hanım," dedim, sesimdeki o mesafeli ama net tonu koruyarak. "Kendimi bildim bileli kitap okumayı çok severim. Benim büyüdüğüm evde öyle devasa kütüphaneler yoktu belki ama elime geçen her sayfada başka dünyaları keşfetmeyi öğrendim."
Poyraz lafımı duyunca hafifçe burnundan güler gibi oldu ama Turgay beyin masanın altından ona öfkeli bir bakış attığını fark edince hemen yutkundu.
"Sadece okumak da değil," diye devam ettim, gözlerimi o dört kibirli adamın üzerinde tek tek gezdirerek. "Ruhumu dinlendirmek için resim yaparım. Karakalem çalışmayı, tuvallere içimdeki o karmaşayı dökmeyi severim. Bir de... gitar çalıyorum. Kendi kendime, o çok vizyonsuz dediğiniz mahalledeki odamda notaları öğrendim. İçimdeki sessizliği en iyi müzikle susturabiliyorum."
Ben bunları sayınca salona çok garip bir şaşkınlık çöktü. Alara’nın sadece alışveriş yapıp para harcamaktan, insanları aşağılamaktan başka hiçbir vasfı olmadığını çok iyi bilen abilerim, karşımda böyle donanımlı, dik duran bir kız beklemiyorlardı. Lodos öğretmen kimliğiyle şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken, Alptekin psikolog edasıyla parmaklarını çenesine götürüp beni yeniden analiz etmeye çalıştı.
Turgay beyin yüzünde ise ilk defa gurur dolu, kocaman bir tebessüm belirdi. Masaya doğru hafifçe gururla dikleşti.
"Harika," dedi Turgay bey, gözleri parlayarak. "Bak sen şu işe... Demek resim ve müzik. Bu evde büyük bir sanat odası var kızım, Alara orayı sadece tozlu bir depo gibi kullanırdı. Yarın ilk iş orayı senin için en kaliteli tuvallerle, boyalarla ve isteyeceğin en iyi gitarlarla donattıracağım. Senin o yeteneklerini burada, hak ettiğin imkanlarla yaşatmanı istiyorum."
"Gerek yok Turgay bey," dedim, sesimi hiç yumuşatmadan. "Benim eski gitarım ve birkaç kurşun kalemim bana yetiyor. Ben buraya sizin imkanlarınızı sömürmeye ya da Alara’nın odasını, odalarını talan etmeye gelmedim. Sadece odamda, kendi alanımda kalmak istiyorum."
Benim bu tok gözlü ve dik duruşum, masadaki o kibirli abilere bir kez daha büyük bir ders olmuştu. Parayla pulla satın alınamayacak bir karakterim olduğunu, o "varoş" dedikleri dünyada vizyonun en kralını büyüttüğümü hepsinin yüzüne bir tokat gibi çarpmıştım.
Turgay bey ve İnci hanım benim bu tok gözlü duruşum karşısında ne diyeceklerini bilemeden birbirlerine bakarken, masadaki o ağır sessizliği bir kez daha ben böldüm. Aklımda ne bu lüks malikane ne de karşımda oturan o kibirli adamlar vardı. Benim aklım da kalbim de hala o eski mahallede, canım abimde kalmıştı.
Elimdeki peçeteyi masaya yavaşça bıraktım. Bakışlarımı Turgay bey ve İnci hanıma sabitleyerek, sesimin içindeki o çocuksu özlemi gizlemeye çalışarak konuştum.
"Size bir şey sormak istiyorum" dedim, boğazımdaki düğümü yutkunarak çözerek. "Benim canım abim... Yani Demir... Beni görmeye buraya gelebilir mi? Ya da ben onunla dışarıda bir yerde görüşebilir miyim? Onunla bağımı koparmaya niyetim yok."
Bu soruyu sorduğum an salondaki o dört duvar bir kez daha hararete kapıldı. Baran hemen oturduğu yerde dikleşip öfkeyle lafa girdi.
"Yok artık daha neler!" diye soludu Baran, sesindeki o tiksintiyle karışık kibir geri gelmişti. "Bir de o varoş delikanlısını bu kapıya mı dayayacaksın? Bizim vizyonumuz, bizim çevremiz belli. O köylü bozuntusunun bu semtte, bu malikanenin önünde ne işi var? Rezil mi edeceksiniz bizi el aleme?"
Baran’ın o "varoş delikanlısı" lafını duyduğum an beynime sıçrayan kıvılcım gözlerime vurdu. Hiç istifimi bozmadım, yüzümdeki o alaycı ama zehir zemberek gülümsemeyle doğrudan Baran’ın gözlerinin içine baktım.
"Varoş delikanlısı mı?" dedim, sesimdeki o buz gibi dalga geçen ton masadaki herkesi susturdu. "Kusura bakma Baran bey ama o laf attığın, varoş dediğin abim şu an yurt dışında, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde burslu okuyor. Sizin o sadece parayla satın alabildiğiniz vizyonu, o zekasıyla ve tırnaklarıyla kazıyarak kazandı. Sırf doğduğu mahalle yüzünden insanları küçümseyen o sığ beyniniz, onun ulaştığı başarının yanından bile geçemez. Siz ancak burada oturup onun kazandığı başarıları uzaktan izler, hasetinizden kudurursunuz."
Lodos lafın ağırlığıyla tam ağzını açıp savunmaya geçecekti ki, masanın başından çok sert bir ses yükseldi.
"Kesin sesinizi dedim size!" diye kükredi Turgay bey. Bakışları Baran ve Lodos’un üzerinde öyle bir şimşek gibi çaktı ki, ikisi de laflarını yutup önlerindeki tabağa dönmek zorunda kaldı. Turgay bey derin bir nefes alıp bana döndü. Yüzündeki o sert ifade, yerini tamamen şefkatli ve anlayışlı bir babaya bıraktı.
"Tabii ki gelebilir kızım" dedi Turgay bey, sesini yumuşatarak. "O çocuk seni on yedi yıl boyunca kardeşi bilmiş, korumuş, kollamış. Üstelik bu kadar da başarılı bir gençmiş. Bizim ona sadece teşekkür borcumuz olur. Burası senin de evin, kimi istersen, ne zaman istersen buraya davet edebilirsin. Kimse de buna tek bir kelime edemez."
İnci hanım da uzanıp masanın üzerindeki elimi sımsıkı tuttu. "Evet güzel kızım, ne zaman istersen abini buraya çağır, biz de onunla tanışıp sana emek verdikleri için teşekkür etmek isteriz" dedi.
İnci hanımın elimi tutan sıcak tenine bakıp yavaşça elimi geri çektim. Yine de verdikleri bu izin içimdeki o kocaman yangına biraz olsun su serpmişti. Bakışlarımı masanın ucunda sessizce yemeğini yiyen ama bu konuşma boyunca yüzünde hafif bir tebessüm beliren polis abim Barlas’a çevirdim. En azından bu evde tamamen düşmanların arasında olmadığımı biliyordum.
"Teşekkür ederim" dedim Turgay bey ve İnci hanıma hitaben. "Ben odama çıkıyorum."
Masadan kalkıp arkama bile bakmadan merdivenlere doğru yürürken, arkamda bıraktığım o dört kibirli adamın öfkeden ve aldıkları laf boykotundan dolayı kıpkırmızı olmuş suratlarını arkamda bırakmıştım. Demir abimin adını bir kez daha o masadaki herkesin hafızasına kazımıştım.
Evet yeni bölüm nasıl olmuş umarım beğenirsiniz şimdiden keyifli okumalar.
Biyolojik abiler hakkındaki düşünceleriniz ?
Barlas ?
Demir?
Bölüm etkileşimi
