1. bölüm · KOKUNUN İZİ(GERÇEK AİLEM)
1.Bölüm
Sabah mutfaktan gelen o kızarmış ekmek ve taze çay kokusu olmasa hayatta uyanamazdım. Lise son sınıf olmak demek, geceleri test kitaplarının başında sızıp kalmak ve sabahları dünyanın en yorgun insanı olarak uyanmak demekmiş, bunu bu sene çok iyi anladım. Yataktan uykulu gözlerle kalktım, üzerimdeki hırkaya iyice sarınıp odamdaki boy aynasının önünde durdum. Aynadaki yansımama bakıp hafifçe iç geçirdim. Sarı saçlarım her zamanki gibi darmadağın olmuştu, uykusuzluktan hafifçe kızarmış mavi gözlerime bakıp kendime gelmeye çalıştım.
Bir atmış beşlik boyumla aynanın karşısında dikleştim, omuzlarımı dik tutup "Hadi bakalım, bugün de bitecek" diye fısıldadım kendime. Koridordaki o eski, hafifçe aşınmış halının tanıdık hissi bile içimi ısıtmaya yetti. Adımlarım beni doğrudan mutfağa götürdü.Annem ocağın başında arkası dönük şarkı mırıldanarak yumurta kırıyordu, babam ise masada her zamanki gibi gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş gazetesini okuyordu. Beni görünce ikisi birden gülümsedi. O an mutfağa sızan sabah güneşi, annemin saçlarındaki beyazları parlatıyordu.
"Günaydın bizim evin çalışkanı, hadi otur soğutma çayını" dedi babam, her zamanki o güven veren babacan sesiyle. Gazetesini katlayıp masanın kenarına koydu ve bana her sabah yaptığı gibi sevgiyle baktı.Masaya oturdum, annem tabağıma yumurtayı koyarken eliyle saçlarımı arkaya doğru hafifçe itti, yanağımdan öptü.
O an içimden iyi ki bu evde doğmuşum, iyi ki benim ailem onlar diye geçirdim. Belki çok lüks bir hayatımız yoktu, babamın eski arabası sürekli arıza yapardı, annem pazara giderken her kuruşun hesabını yapardı, üstüme başıma bir şey alırken iki kere düşünmek zorunda kalırdık ama bu masadaki o huzur, o koşulsuz sevgi bana dünyadaki her şeyden daha fazla yetiyordu. Tek derdim birkaç ay sonraki üniversite sınavıydı.
Bilgisayar dünyasına olan merakım, o ekranın arkasındaki satırlarca kodun gizemi beni o kadar cezbediyordu ki, tek hayalim iyi bir üniversitede yazılım mühendisliği okumaktı.
Ailemin benimle gurur duymasını, yüzlerini kara çıkarmamayı her şeyden çok istiyordum."Bugün okul çıkışı kütüphaneye kalacağım anne, deneme sınavı var, eksiklerimi kapatmam lazım" dedim ekmeğime reçel sürerken.Annem derin bir nefes aldı, sanki yüzünden bir anlık bir hüzün, anlam veremediğim tuhaf bir gölge geçti ama hemen toparlayıp o her zamanki şefkatli gülümsemesini yerleştirdi yüzüne. "Tamam güzel kızım, sen yeter ki çalış, biz her zaman arkadayız. Ama kendini de çok hırpalama, bak iyice zayıfladın zaten" dedi.Okula gitmek için evden çıktığımda hava tam bir bahar sabahı gibiydi. Okulda her şey o kadar sıradandı ki, arkadaşlarımla bahçede ettiğim o gelecek kaygısı dolu boş muhabbetler, hocaların sınav stresi üzerindeki bitmek bilmeyen konuşmaları, her şey olması gerektiği gibiydi. Son ders zili çaldığında herkes bir yerlere dağılırken ben sırt çantamı omzuma takip doğrudan ilçe kütüphanesinin yolunu tuttum. Kütüphanenin o kendine has eski kitap ve sessizlik kokan havasını çok seviyordum. Kendime cam kenarında, biraz kuytu bir masa seçtim.
Çantamdan kalın matematik soru bankasını, yazılımla ilgili aldığım küçük not defterimi ve kalemlerimi çıkardım. Telefonumu sessize alıp masanın en ucuna bıraktım. İlk birkaç saat sadece sayılarla ve formüllerle boğuştum. Kafamın içinde algoritmalar uçuşuyordu. "Şu fonksiyonu şöyle yazarsam, bu döngü şurada biter" diye içimden mırıldanarak sayfaları bir bir devirdim.
Zamanın nasıl geçtiğini gerçekten anlamamıştım. Dışarıda hava yavaş yavaş kararmaya, sokak lambaları tek tek yanmaya başlamıştı. Kütüphanedeki insanların sayısı azalmış, etrafa derin bir sessizlik çökmüştü. Gözlerim uykusuzluktan ve ekrana, kitaplara bakmaktan hafifçe sızlamaya başladığında saatime baktım. Neredeyse akşamın sekizi oluyordu. Annemi merakta bırakmamak için masadaki her şeyi yavaşça çantama yerleştirdim.Kütüphaneden çıktığımda serin bir rüzgar yüzüme vurdu, sarı saçlarımı gözlerimin önünden çekip hırkamın önünü kapattım. Otobüse binip mahalleye doğru giderken içimde tuhaf, anlam veremediğim bir huzursuzluk vardı.
Sanki havadaki o nem, o gökyüzünün rengi bana bir şeylerin ters gittiğini fısıldıyor gibiydi ama sadece sınav yorgunluğuna yordum.Bizim sokağın köşesini dönüp eve doğru yürümeye başladığımda, kapının önünde daha önce mahallede, hatta belki bu semtte bile hiç görmediğim, simsiyah, kocaman ve aşırı lüks bir araba duruyordu. Arabanın üzerindeki cila sokak lambasının altında parlıyordu. İçimden herhalde üst kattaki komşunun zengin akrabaları geldi ya da mahallede birinin bir işi var diye düşündüm, pek üzerinde durmadım.Evin binasına girip merdivenleri ikişer ikişer çıktım.
Cebimden anahtarımı çıkarıp kapıyı tam açacakken içeriden gelen seslerle elim havada kaldı. Evdeki o her zamanki neşeli, televizyon sesinin arkasından gelen anne babamın gülüşme sesleri yoktu. Acayip bir sessizlik vardı ama bu sessizliği bölen tek şey, annemin derinden gelen hıçkırık seleriydi.
Kalbimin ritmi bir anda hızlandı, göğüs kafesim daralıyor gibi hissettim. Anahtarı yavaşça kilide sokup kapıyı araladım ve içeri süzüldüm.Antreye adım atar atmaz burnuma o her zamanki ev kokusunun, kızarmış ekmek ya da temizlik deterjanı kokusunun dışında bambaşka bir şey geldi. Yabancı bir kadının, çok ağır ve pahalı parfüm kokusuydu bu. Çantamı vestiyere asarken mutfaktan annemin "Bunu ona nasıl söyleriz, o bizim her şeyimiz" diye hıçkırarak ağladığını duydum. Babam ise salonda birilerine çok kısık, çaresiz ve adeta yalvaran bir sesle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.Ayakkabılarımı fırlatıp yavaşça, parmak uçlarımda salonun kapısına doğru adımladım. Kapı aralıktı.
İçeriye baktığımda gördüğüm manzara karşısında nutkum tutuldu. Bizim o eski, kolları aşınmış koltuklarımızda, o kapının önündeki lüks arabanın sahibi olduğu her halinden belli olan, çok şık, markalı kıyafetler giymiş ama yüzleri adeta birer buz kütlesi gibi soğuk duran bir kadın ve bir adam oturuyordu
. Kadın, elindeki pırlanta yüzüklü parmaklarıyla oynamakla meşguldü ama gözleri sürekli salondaki eski eşyalarda tiksinir gibi geziyordu.Babam beni kapının eşiğinde, elimde montumla öylece dururken görünce eli ayağına dolaştı. Oturduğu sandalyeden sanki üzerine kaynar su dökülmüş gibi fırladı, yüzü kağıt gibi bembeyaz olmuştu.
O güçlü, her derdimi çözen babam gitmiş, yerine çökmüş bir adam gelmişti."Kızım" dedi babam, sesi öyle bir titredi, öyle bir kırıldı ki hayatımda onu hiç böyle çaresiz görmemiştim. "İçeri gel lütfen, seninle... seninle konuşmamız gereken çok önemli bir şey var."
O an odadaki o yabancı kadının ve adamın gözleri aynı anda bana döndü. Kadının mavi gözleri, benim gözlerimin içine bakarken yüzünde ilk defa o soğukluğun dışında bir merak, acı ve tuhaf bir sahiplenme duygusu belirdi. Kadının sarı saçları tıpkı benimkiler gibi omzuna dökülüyordu.İçeriye doğru bir adım attım ama bacaklarım beni taşımakta zorlanıyordu.
Hayatımın o saniyeden sonra tamamen değişeceğinden, o çok sevdiğim huzurlu ev kokusunun yerini bambaşka, buz gibi bir gerçekliğin alacağından henüz hiç haberim yoktu. Salondaki o ağır ve boğucu sessizlik, hayatımın en büyük fırtınasından önceki o son sessizlikti.
Salondaki o ağır ve boğucu sessizlik, hayatımın en büyük fırtınasından önceki o son sessizlikti. Adımlarım beni koltukların tam ortasına kadar taşıdığında, dizlerimin bağının çözülmek üzere olduğunu hissediyordum.
Sırtımdaki okul çantasının ağırlığı ilk defa bu kadar fazla gelmişti gözüme. Çantamın sapını sımsıkı tutarak babama, o her zaman sığındığım güvenli limanıma baktım. Yüzündeki o çaresizlik beni o kadar korkutmuştu ki, sanki bir adım daha atsam altımdaki zemin tamamen kayıp gidecekti."Baba" dedim, sesim benim bile yabancılayacağım kadar cılız ve titrek çıkmıştı. "Neler oluyor, bu misafirler kim?"Babam tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki, o eski kadife koltuğumuzda oturan şık giyimli, sarışın kadın aniden ayağa kalktı. Üzerindeki o pahalı kumaştan yapılma ceketi, hareket ettikçe hafifçe hışurduyordu.
Kadın bana doğru iki adım attı, aramızdaki mesafe kapandıkça burnuma o ağır ve lüks parfümün kokusu daha da keskin bir şekilde gelmeye başladı. O koku, bizim evimizin o huzurlu, zeytinyağlı yemek ve deterjan kokan havasını adeta bıçak gibi kesip atmıştı.
Kadın tam karşımda durduğunda, mavi gözlerinin en derininde bana ait bir şeyler gördüm. O kadar tuhaftı ki, aynaya baktığımda gördüğüm o gözlerin aynısı, şimdi hayatımda ilk defa karşılaştığım bu kadının yüzünde bana bakıyordu.
Kadının elleri hafifçe havaya kalktı, bana dokunmak ister gibi bir hamle yaptı ama sonra kendi içinde bir tereddüt yaşayarak ellerini yanına indirdi. Dudakları titriyordu ama yine de o kibirli, o zengin duruşundan ödün vermemeye çalışıyor gibi bir hali vardı."Aman Tanrım" diye fısıldadı kadın, sesinde hem büyük bir hayranlık hem de yılların biriktirdiği o ağır yükün gölgesi vardı. "Tıpkı... tıpkı fotoğraflardaki gibi. Aynı benim gençliğim."Neler olduğunu, kadının ne demek istediğini asla anlayamıyordum. Kafamın içi kütüphanede çözdüğüm o karmaşık matematik formüllerinden çok daha büyük bir kördüğüme dönmüştü. Başımı
hemen mutfak kapısına doğru çevirdim. Annem, mutfak tezgahına tutunmuş, gözyaşları içinde bize bakıyordu. Beni doğuran, büyüten, her sabah saçlarımı okşayarak uyandıran o kadın, şu an bana sanki elinden uçup gidecek bir kuşmuşum gibi acıyla bakıyordu. Onun o bakışı içimde bir şeyleri kopardı."Anne, bir şey söylesene" dedim, mutfağa doğru bir adım atmaya çalışarak. "
Kim bu insanlar, neden ağlıyorsun?"Koltukta oturan o esmer, takım elbiseli adam da yavaşça ayağa kalktı. Cebinden siyah, deri bir cüzdan çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Adamın yüzü kadına göre çok daha mesafeli ve soğuktu, sanki bir iş toplantısındaymış gibi rahattı ama gözlerinde yine de çözemediğim bir gerginlik vardı."Otur lütfen küçük hanım" dedi adam, sesi salonda buz gibi bir etki yaratmıştı. "Sana anlatmamız gereken, kabul etmesi biraz zaman alacak bir gerçek var.
Ama ne kadar erken öğrenirsen, yeni hayatına alışman o kadar kolay olur.""Yeni hayat mı?" diye mırıldandım, olduğum yerde çakılı kalarak. "Benim bir tane hayatım var, o da bu evde. Siz neyden bahsediyorsunuz?"Babam araya girdi, yanıma gelip o titreyen, nasırlı elleriyle omuzlarımdan tuttu ve beni hemen arkasındaki sandalyeye yavaşça oturttu.
Kendisi de önümde diz çöktü, gözlerimin içine bakarken gözünden akan bir damla yaş babamın yanağındaki o derin çizgilere doğru süzüldü."Güzel kızım, mavi boncuğum" dedi babam, sesi boğazında düğümleniyordu. "Biz seni annenle o hastane odasında ilk kucağımıza aldığımız günden beri canımızdan çok sevdik. Senin saçının bir teline zarar gelse bizim dünyamız yıkılır, bunu biliyorsun değil mi?"Sadece başımı sallayabildim, ağlamamak için alt dudağımı ısırıyordum ama kalbimin atışlarını artık kulaklarımda duyuyordum."On yedi yıl önce" diye devam etti babam, derin bir nefes alıp masadaki o yabancı insanlara kısa bir bakış fırlatarak. "O fırtınalı gecede, hastanedeki o büyük kargaşada... bir hata yapılmış.
Hemşireler, bebeklerin isim bilekliklerini karıştırmış. Biz, bizim kızımız diye seni bağrımıza bastık, seni bu evde büyüttük. Ama... ama asıl gerçek çok başkaymış kızım. Karşında duran bu insanlar, senin... senin öz anne ve baban."
Babamın ağzından çıkan o son kelime, salondaki o eski avizenin başıma yıkılması gibi bir etki yarattı. Kulaklarımda uğultulu bir ses başladı, sanki bütün sesler bir anda boğuklaştı, uzaklaştı.
Karşımdaki sarışın kadının bana doğru eğildiğini, dudaklarının hareket ettiğini görüyordum ama ne söylediğini duyamıyordum. Başımı masanın üzerine bıraktığım o matematik defterime çevirdim, sonra kendi ellerime baktım. Her şey bir anda anlamını yitirmişti.
Yıllardır annem diye sarıldığım o kadının kokusu, babamın bana her akşam sarılırken verdiği o güven, hepsi bir hemşirenin yaptığı o basit hatanın eseri miydi yani? Ben bu eve, bu odaya, bu hayata ait değil miydim?Sarışın kadın masanın üzerindeki bir kağıdı bana doğru uzattı. Bu, resmi bir DNA raporuydu. Üzerinde büyük harflerle yazılmış isimler ve yüzde doksan dokuz nokta dokuz yazan o kesin sonuç gözüme çarptı.
Kadın yavaşça elimi tuttu, elleri benimkilere göre çok daha yumuşak ve bakımlıydı ama o eller bana o kadar yabancı, o kadar soğuk geldi ki refleks olarak elimi hemen geri çektim."
Biliyorum, çok zor" dedi kadın, sesini yumuşatmaya çalışarak. "Ama biz de yıllardır senin özleminle yaşadık. Evimizde senin için, senin o güzel sarı saçlarına, mavi gözlerine layık koskoca bir dünya kurduk. Artık eve dönme vaktin geldi.
"Eve dönmek mi? Benim evim burasıydı, buradaki o eski eşyalardı, mutfaktan gelen o çay kokusuydu. Başımı kaldırıp bana çaresizce bakan sahte aileme, sonra da bana bir mülkmüşüm gibi bakan o gerçek, o zengin aileme baktım. On yedi yıllık hayatım bir saniyede silinmişti ve ben şimdi o kütüphaneden çıktığım andaki kız değildim. Önümde duran o dipsiz karanlığa doğru ilk adımımı atmak zorundaydım.
Herkese merhaba🤭
Bu tarzda yazdığım ilk kitabımolduğu için çok heyecanlıyım. Gözümden kaçan yazım yanlışları veya eksik hissettiren yerler olduysa şimdiden özür dilerim. 7/24 aktif biri olduğum için yeni bölümler çok sık gelecek, hiç beklemeyeceksiniz. 😉
Wattpad'de istediğim etkileşimi alamadığım için şansımı bir de burada denemek istedim. Buranın samimi okur kitlesine çok güveniyorum ve hak ettiğimiz etkileşimi alacağımıza inanıyorum.
Beni yalnız bırakmaz, bölüm hakkındaki iyi veya kötü tüm fikirlerinizi yorumlarda paylaşıp destek olursanız çok sevinirim.
Keyifli okumalar dilerim, ilk bölümde görüşmek üzere✨
