14. bölüm · KOKUNUN İZİ(GERÇEK AİLEM)

13.bölüm

Mey .

Sahildeki o huzurlu gecenin, gökyüzünde süzülen dilek balonunun sıcaklığı üzerimden uçup gitmişti. Günler hızla akmış, okulun, sınavların koşturmacası arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Akşam nihayet eve dönmüştüm ve tüm aile salonda toplanmıştı. Geniş koltukların ortasında, malikanenin o ağır ve sessiz havası yine üzerimize çökmüştü.
Annem elindeki bitki çayından bir yudum alıp bana döndü. "Doğa, bugün okulda çok yoruldun sanırım, yüzün biraz solgun görünüyor kızım" dedi, gözlerindeki o şefkatli ifadeyle.
Masanın üzerindeki ders notlarımı toparlarken başımı salladım. "Evet, coğrafya sınavı falan derken biraz yoğun geçti İnci Hanım, ondandır" dedim.
Ağzımdan çıkan o iki kelime salondaki tüm havayı bir anda buz kestirdi. Turgay Bey gazetesini yavaşça indirdi, Barlas abimin bakışları anında bana döndü. Günlerdir bu evde olmama, bana gösterilen tüm bu yakınlığa rağmen dilimdeki o resmi duvarı bir türlü yıkamıyordum. Ona hala "anne" diyemiyordum ve bu resmiyet, aramızdaki o görünmez mesafeyi her defasında yüzümüze bir tokat gibi çarpıyordu. Annemin yüzündeki o umutlu ifade anında kırılırken, salondaki sessizliği dışarıda aniden bastıran lodosun uğultusu böldü. Rüzgar malikanenin devasa pencerelerini sarsıyor, içeriye tekinsiz bir hava yayıyordu.
Tam o sırada dış kapının ağır zili acı acı çaldı.
Barlas abim kaşlarını çatarak ayağa kalktı. "Bu saatte kim gelirse gelsin, hayra alamet değil" diye mırıldanarak koridora doğru ilerledi. Turgay Bey de oturduğu yerden kalkıp onun arkasından gitti. Merakıma yenik düşerek ben de salondan çıkıp kapının oraya doğru yürüdüm.
Barlas abim kapıyı açtığında dışarıda hiç kimse yoktu; sadece lodosun savurduğu kuru yapraklar ve eşikte duran siyah, zarf benzeri bir kağıt parçası vardı. Eğilip kağıdı aldı ve üzerindeki yazıyı okuduğu an yüzü kireç gibi bembeYaz kesildi. Yumruklarını öyle bir sıktı ki, elindeki kağıt buruş buruş oldu.
"Ne yazıyor Barlas?" dedi Turgay Bey, sesindeki o otoriter ton bu kez ciddi bir endişeyle sarsılmıştı.
Barlas abim kağıdı babama uzatırken bana baktı, gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir korku vardı. Kağıtta büyük, sert harflerle aynen şu yazıyordu:
“Turgay Karahan. Kızınla iyi vakit geçir. Çünkü sayılı günleri kaldı.”
Salona geri döndüğümüzde evdeki herkes tam anlamıyla bir şok dalgasının altındaydı. Ünci hanım duydukları karşısında hıçkırarak koltuğa yığıldı, elleri titriyordu. Turgay Bey anında telefonuna sarılıp korumalara emirler yağdırmaya, güvenlik kameralarını kontrol ettirmeye başladı. Barlas abim ise odanın içinde deli gibi dönüyor, polislere haber veriyordu. Evdeki o panik havası, dışarıdaki lodosun pencereleri döven uğultusuyla birleşince tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Baran tepkisizdi.poyraz ellerini sıkmış sinir krizi geçiriyordu neredeyse.Herkes benim için korkudan delirirken, ben şaşkınlıkla onların bu abartılı tepkilerini izliyordum.
İçimdeki o ani sinirle karışık cesaretle salondaki sessizliği bozarak lodos gibi esen aileme döndüm. "Yahu siz değil miydiniz zaten beni bu evde istemeyen?" dedim, sesimdeki o iğneleyici tonu saklamayarak. "Daha düne kadar yüzüme bakmıyordunuz. Şimdi başıma bir şey gelecek diye şuraya göbek atmanız lazım, ne bu korku? Hatta durun, madem sayılı günüm kalmış, ben şuradan bir roman havası açayım da beraber oynayalım, son günlerimin tadını çıkaralım”
Sözlerim salonda buz gibi bir etki yarattı. İnci hanım gözyaşları içinde bana bakarken, Turgay Bey şaşkınlıktan tek kelime edemedi.
Barlas abim ise sinirle soluyarak, "Doğa, dalga geçilecek bir durum değil, tehdit ediliyorsun" diye kükredi. Ama ben onları o korkularıyla baş başa bırakıp arkamı döndüm ve hızla odama çıktım.
Odama geçip kapıyı kapattığımda kalbimin ritmi yeni yeni hızlanıyordu. Aslında ben de içten içe korkmuştum ama o evdeki yapay korku tavan yapınca kendimi tutamamıştım. Yatağa geçip sırtımı yasladığımda telefonum titredi. Ekrandaki ismi görünce içimdeki o gerginlik anında eriyip gitti. Arayan Demir’di.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Efendim abi ?" dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.
"Doğa, sesin bir tuhaf geliyor, iyi misin?" dedi Demir abim, o her zamanki sakin ve güven veren sesiyle.
"İyiyim, sadece ev biraz karışık. Kapıya saçma sapan bir not bırakmışlar da, bizimkiler onun tantanasını yapıyor" dedim, olayı çok büyütmek istemeyerek.
"Ne notu? Kim bırakmış?" diye sordu anında, sesindeki o korumacı ton kendini belli etmişti.
"Önemli bir şey değil ya, Turgay Karahan’a yönelik bir tehdit işte. Beni de karıştırmışlar işin içine. Barlas abim falan ilgileniyor zaten, polisler kapıda. Sen merak etme."
"Nasıl merak etmeyeyim Doğa? Dikkatli ol, o evden tek başına çıkma sakın. Bir şey olursa anında beni arıyorsun, anlaştık mı?" dedi. Onun bu yoğun ilgisi ve beni böyle sahiplenmesi içimdeki o korkuyu tamamen silmişti. "Anlaştık" diyerek telefonu kapattım.
Tam telefonu yatağın üzerine bırakacaktım ki, bu kez Demirhan’dan bir WhatsApp mesajı düştü ekranıma. Merakla mesajı açtım.
Demirhan: Bilekliğin bende kalmış. Telaştan vermeyi unuttum o gece.
Doğa:Bilekliğimi ne ara aldın falan? Benim haberim bile yok, bileğimde sanıyordum ben onu.
Demirhan: Dilek balonu uçurduğumuz gün düşmüş kumlara. Fark etmemişsin heyecandan. Ben de yerden alıp cebime atmıştım, sonra da kaynadı gitti.
Doğa: Ay inanmıyorum, hiç fark etmemişim cidden. Neyse ki sende kalmış, çok seviyordum o yoncalı gümüş bilekliği.
Demirhan: Biliyorum. Bendeyken güvende, ilk fırsatta getireceğim sana. Sen şimdi o evdeki sesleri boş ver, güzelce dinlen tamam mı?
Sanırsın altın bendeyken güvende ne ya mal ha bu
Demirhan'ın mesajıyla bileğime baktım; gerçekten de o gümüş yoncalı bileklik günlerdir bileğimde değildi ve ben o karmaşada bunu hiç fark etmemiştim. Onun avucunda, onun cebinde olduğunu bilmek içimi tuhaf bir huzurla doldurdu. Kapıdaki o karanlık nota, dışarıda çatırdayan lodosa rağmen, yatağımın içinde telefonumu göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım. Sayılı günlerim kalmış olabilirdi ama içimdeki bu yeni duyguların daha başlangıcı bile olmamıştı.

Ertesi sabah malikanedeki o boğucu ve aşırı korumacı havadan sıyrılmak için adeta can attım. Dünkü tehdit notundan sonra Turgay Bey’in talimatıyla kapıda sanki ordu birikmişti. Barlas abim beni bizzat okul kapısına kadar bıraktı, arabadan inerken de "Çıkışta sakın bir yere kıpırdama, kapıda olacağım" diye sıkı sıkı tembihledi.
Sınıfa geçip sırtımı sıraya yasladığımda kafam hala darmadağındı. Demir abimin telefondaki o endişeli sesi, Demirhan'ın cebindeki yoncalı bilekliğim ve evdekilerin o garip korkusu arasında gidip geliyordum. Coğrafya dersinin ortasında, masanın altından bacağıma çarpan telefonun titremesiyle irkildim. Gizlice ekranı kaydırdığımda mesajın bilinmeyen bir numaradan geldiğini gördüm.
Bilinmeyen Numara:Zaman daralıyor Doğa Karahan. Bugün seninle güzel bir oyun oynayacağız. Watch out.

Mesajı okuduğum an boğazıma bir yumru oturdu. İçimi kaplayan o ani soğukluk, dışarıdaki havanın tekinsizliğini aratmıyordu. Numarayı hemen engelledim ama ellerimin titremesine engel olamadım. Sıradaki dersler boyunca hocanın ne anlattığını duymadım bile, aklım sürekli ekrandaki o karanlık kelimelerdeydi.
Nihayet son zil çaldığında, okulun kalabalık çıkış kapısına doğru yürümeye başladım. Bahçe kapısından çıkıp Barlas abimin beni alması için bekleyen siyah arabaya doğru adımlarken, her şey saniyeler içinde gerçekleşti. Yanımda aniden fren yaparak siyah film camlı lüks bir minibüs durdu. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan, arabadan inen yüzlerini tam seçemediğim iki adam kollarımdan kavradı.
"Bırakın beni! Kimsiniz siz?!" diye bağırmaya çalıştım ama adamlardan biri eliyle ağzımı sıkıca kapattı.
Çevredeki öğrencilerin çığlıkları ve bizim korumaların arkadan "Doğa Hanım!" diye bağırarak silahlarına davranması arasında, beni zorla minibüsün içine çekip sürgülü kapıyı arkamızdan hızla kapattılar. Araba patinaj çekerek okulun önünden hızla uzaklaşırken, burnuma bastırılan o keskin, kimyasal kokulu mendille gözlerim kararmaya başladı. En son hatırladığım şey, minibüsün tavanındaki o loş ışıktı.
Ben karanlığa gömülmüşken, beni kaçıranlar çoktan planlarının ikinci aşamasına geçmişti. Karahan malikanesindeki Turgay Bey’in, Baran’ın, Poyraz’ın, Alpetkin’in, Lodos’un ve Barlas’ın telefonlarına aynı anda bilinmeyen bir numaradan video mesajı düştü.
Videoda karanlık, boş bir oda görünüyordu. Ben bir sandalyede, bilincim kapalı bir şekilde geriye doğru düşmüş başımla hareketsizce yatıyordum. Kameranın arkasındaki ses, dijital bir programla değiştirilmiş o robotik ve boğuk tınısıyla konuşmaya başladı:
"Turgay Karahan. Sözümüzü tuttuk ve kızını aldık. Merak etme, şimdilik ona dokunmadık. Ama bu sadece küçük bir fragmandı. Film başlıyor, part part izleyeceksiniz hepiniz. Şimdi git ve kapının önüne bak."
Video biter bitmez malikanede adeta bir kıyamet koptu. Baran yumruğunu duvara geçirip öfkeden kudururken, Poyraz sinir krizi eşiğinde odanın içinde dönüyordu. Lodos ve Alpetkin korumaları silahlandırıp dışarı fırlarken, Barlas abim telsizden tüm emniyeti ayağa kaldırıyordu. Annemin feryatları ise evi inletiyordu.
Aynı dakikalarda, o siyah minibüs malikanenin birkaç sokak arkasındaki kör noktadan geçerek sessizce kapının önüne yanaştı. Arabanın sürgülü kapısı aralandı. Bilincim hala tam yerinde olmadığı için bedenim tamamen uyuşmuştu. Adamlar beni dikkatlice arabadan indirip, malikanenin o devasa demir bahçe kapısının hemen önüne bıraktılar. Araba hiç iz bırakmadan, lodosun uğultusu arasında hızla gözden kayboldu.
Kapıyı açan Barlas abim yerde beni hareketsiz yatarken görünce kalbinin durduğunu hissetti. Hızla yanıma koşup beni kolları arasına aldı. "Doğa! Güzelim aç gözlerini!" diye sarsarken, ben uyuşturucunun etkisiyle gözlerimi hafifçe araladım. Kaçırılmamla geri bırakılmam arasında topu topu bir saat geçmişti ama bu bir saat, Karahan ailesinin üzerine çöken o büyük kabusun sadece ilk partıydı.

İyi okumalar 🫶🏻💓