8. bölüm / 30
KOKUNUN İZİ(GERÇEK AİLEM)7.Bölüm
Bölümler 30Şu an: 7.Bölüm
- 1 1.Bölüm1.882 kelime
- 2 2.Bölüm2.084 kelime
- 3 3.Bölüm1.082 kelime
- 4 4 bölüm3.145 kelime
- 5 5.Bölüm2.450 kelime
- 6 6.bölüm2.786 kelime
- 7 DUYURU247 kelime
- 8 7.Bölüm2.994 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 8.Bölüm2.756 kelime
- 10 9.Bölüm2.157 kelime
- 11 10.Bölüm2.612 kelime
- 12 11.Bölüm1.064 kelime
- 13 12.Bölüm3.073 kelime
- 14 13.bölüm1.343 kelime
- 15 14.Bölüm1.858 kelime
- 16 15.Bölüm2.407 kelime
- 17 16.Bölüm3.973 kelime
- 18 17.Bölüm3.839 kelime
- 19 18.Bölüm1.698 kelime
- 20 Geçmiş (Alpmey)369 kelime
- 21 Geçmiş 2(Alpmey)1.008 kelime
- 22 19.Bölüm1.361 kelime
- 23 20.Bölüm1.850 kelime
- 24 21.bölüm1.347 kelime
- 25 22.bölüm1.655 kelime
- 26 23.Bölüm2.620 kelime
- 27 24.Bölüm2.864 kelime
- 28 25.Bölüm2.815 kelime
- 29 26.Bölüm1.600 kelime
- 30 27.Bölüm1.884 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Demir abimin o huzur veren, güvenli gidişinin ardından, Karahan malikanesindeki o yabancılık hissi biraz olsun hafiflemişti. Ertesi sabah, üzerimdeki o eski hırkayı çıkarıp yeni okul formamı giydim. Aynadaki sarı saçlarıma ve mavi gözlerime baktım. Bu lüks kolej forması üzerimde ne kadar farklı durursa dursun, içimdeki o bildiğim, kendi ayakları üzerinde duran Doğa değişmemişti. Çantamı tek omzuma takıp aşağı indim. Kapıda beni okula bırakmak için bekleyen Barlas’la kısa bir selamlaşmanın ardından arabaya bindik. Yol boyunca bana buradaki ortama zamanla alışacağımı, acele etmemem gerektiğini söyledi. Ona sadece hafifçe gülümsedim. Ben hayatta ne yollardan geçmiştim, yeni bir okul beni zorlayamazdı.
Kolejin o devasa bahçesinden içeri adım attığımda, yeni gelen kız olmanın getirdiği o meraklı bakışları üzerimde hissettim. Ama ben hiç kimseye bakmadan, adımlarımı doğrudan sınıfıma doğru yönelttim.
Sınıfa girip en arka sıralardan birine oturdum. Ders zili çalmak üzereyken, sınıfın kapısından bir grup girdi. İçeri giren o dört kişiyi gördüğümde, aralarındaki o samimi bağ ve duruş anında dikkatimi çekti. Bir kız ve üç erkekten oluşan bu grup, doğrudan benim oturduğum arka sıranın önündeki boş masalara doğru yürüdü.
Gruptaki tek kız olan sarışın, renkli gözlü ve son derece sıcakkanlı duran kız, adımlarını bana doğru çevirdi. Yüzünde hiçbir yapaylık olmayan, sıcacık bir tebessümle yanıma oturdu.
"Selam," dedi, elini uzatarak. "Ben Simay. Okula yeni başladığını gördük, yalnız kalmanı istemedik. Tabii sen de istersen?"
Uzattığı eli sıktım, içimdeki o mesafeli duvarlar Simay’ın bu içten enerjisiyle hafifçe esnedi. "Selam, ben de Doğa," dedim.
Simay hemen arkasını dönüp grubun diğer üyelerini işaret etti. "Bak, bunlar da bizim çocuklar. Şu en arkada, elinde anahtarlık çeviren Aktan."
Aktan, esmer ve dost canlısı bir gülümsemeyle bana el salladı. "Memnun oldum Doğa, aramıza hoş geldin," dedi, sesi oldukça neşeli geliyordu.
Simay devam etti. "Hemen yanındaki, o her zaman ciddi duran ama aslında çok güvenilir olan Sarp."
Sarp, Aktan’a göre daha yapılı ve mesafeli duruyordu. Başını hafifçe sallayarak "Memnun oldum," dedi. Gözlerinde o dürüst ve sağlam duruş vardı.
"Ve son olarak..." dedi Simay, sıranın en ucunda, defterine bir şeyler karalayan çocuğu göstererek. "Grubun sessiz ve derinden gideni, Demirhan."
Demirhan adını duyduğumda isminin ağırlığı hoşuma gitti, oldukça güçlü bir tınısı vardı. Başını defterinden kaldırıp bana baktı, gözlerinde dingin bir ifade vardı. "Hoş geldin Doğa," dedi sakin bir sesle.
Ders boyunca Simay bana okulun genel yapısından, öğretmenlerden ve derslerin işlenişinden bahsetti. Teneffüs zili çaldığında, beşimiz okulun bahçesindeki o büyük ağacın altındaki banklara doğru yürüdük. Benim kim olduğumu, nereden geldiğimi ya da ailemle neler yaşadığımı bilmiyorlardı; beni sadece Doğa olarak kabul etmişlerdi ve bu his paha biçilemezdi.
"Ee, Doğa," diye sordu Aktan, cebinden bir sakız çıkarıp bana uzatırken. "Okulu ilk günden sevebildin mi bari? Genelde dışarıdan gelenlere biraz büyük hissettirir burası."
Sakızı alıp teşekkür ettim. "Büyük ya da küçük olması fark etmez," dedim, sesimi sakin tutarak. "Ben nerede olursam olayım kendi alanımı yaratmayı bilirim. Mekanlar insanı değiştirmez."
Sarp bu sözüm üzerine hafifçe gülümsedi, kollarını göğsünde kavuşturdu. "Bu duruşunu sevdim Doğa. Bu okulda herkes birilerinin arkasına saklanarak yaşar. Kendi fikirleri olan insan sayısı çok azdır. Biz de tam olarak bu yüzden dördümüz bir aradayız."
"Biz kendi halimizde, bu okulun biraz dışında bir grubuz anlayacağın," dedi Simay, kolunu dostça omzuma atarak. "Kendi dünyamızı kurduk, burada sadece samimiyete değer veririz. Artık sen de bizimlesin. Ne zaman istersen, neye ihtiyacın olursa buradayız."
Demirhan elindeki kahve bardağını masaya bırakıp bana baktı. "Burada yalnız olmadığını bil yeter," dedi.
Malikanedeki o gizemli ve ağır günlerin ardından, bu okulda karşıma çıkan bu dört kişilik grup içimi ısıtmıştı. Aktan’ın neşesi, Sarp’ın güven veren duruşu, Demirhan’ın sakinliği ve Simay’ın o samimi dostluğu... Karahan evindeki o karmaşık bağların aksine, burada arkamı yaslayabileceğim yepyeni, temiz bir sayfa açılmıştı.
Ders zilinin çalmasıyla birlikte bahçedeki o sakin ağaç altından kalkıp tekrar sınıfa doğru yürümeye başladık. Simay koluma girmiş, bir sonraki dersin hocasının ne kadar sıkıcı olduğundan bahsederek beni güldürmeye çalışıyordu. Sarp ve Aktan da hemen önümüzde, akşamki halı saha maçı hakkında hararetli bir tartışmaya girişmişlerdi.
Demirhan ise her zamanki gibi grubun birkaç adım gerisinde, elleri montunun ceplerinde, sessizce yürüyordu.
Sınıfa girip sıralarımıza geçtiğimizde, gözüm gayriihtiyari bir an yan sıradaki Demirhan’a kaydı. Başını pencereden dışarıya çevirmiş, bahçedeki ağaçların rüzgarda sallanışını izliyordu. Simay’ın, Aktan’ın ya da Sarp’ın bana sunduğu o açık, net ve dostça alan onda yoktu. O, bana "Burada yalnız değilsin" derken bile sesinde diğerlerinden daha farklı, daha mesafeli ve çözülmesi zor bir ton vardı. Bakışlarındaki o durgunluk, bir arkadaşın yakınlığından ziyade, kendi iç dünyasını tamamen saklayan gizemli bir havaya sahipti.
Tam ona baktığımı hissetmiş gibi, başını aniden pencereden çevirip doğrudan benim olduğum tarafa baktı. Yakalanmanın verdiği o ani refleksle gözlerimi hemen önümdeki deftere çevirdim. Yüzünde ne bir gülümseme belirdi ne de bir yabancılık ifadesi vardı. Sadece sıradan ama dikkatli bir bakıştı bu. Onun bu gruptaki diğerleri gibi hemen kaynaşacak, hayatıma düz bir arkadaş olarak dahil olacak bir yapısı olmadığını ilk andan hissetmiştim. Varlığında, henüz adını koyamadığım ama mesafesini koruyan farklı bir duruş vardı.
Hoca sınıfa girip defteri açtığında, zihnimdeki düşünceleri toparlayıp derse odaklanmaya çalıştım.
Öğleden sonra okul çıkış saati geldiğinde, okulun o heybetli kapısının önünde Barlas’ın arabasını gördüm. Simay bana dönüp "Yarın sabah görüşürüz Doğa, sakın geç kalma" diyerek bana sarıldı. Aktan ve Sarp da arkadan el sallayarak uzaklaştılar.
Demirhan ise çantasını tek omzuna takmış, grubun biraz gerisinde duruyordu. Yanımdan geçerken adımlarını çok hafif yavaşlattı. Gözleri bir an arkamda bekleyen arabaya, ardından kısa bir an bana kaydı.
"Görüşürüz Doğa," dedi, sesindeki o mesafeli ama net tonla.
"Görüşürüz," dedim, başımı hafifçe sallayarak.
Cevabımdan sonra adımlarını hızlandırıp kalabalığın arasında gözden kayboldu. Arabaya binip kapıyı kapattığımda Barlas dikiz aynasından bana baktı. "Yeni arkadaşlar edinmişsin bakıyorum," dedi, sesinde bir abinin korumacı merakı vardı.
"Evet," dedim, gözlerimi camdan dışarıya çevirerek. "İyi insanlara benziyorlar."
Karahan malikanesindeki o karmaşık hayatımın ilk okul günü sakin bitmişti. Ama yan sıramda oturan Demirhan’ın o sessiz ve mesafeli duruşu, bu yeni okul sayfasında beni neyin beklediğine dair içimde hafif bir merak uyandırmıştı.
Malikanenin o yüksek demir kapılarından içeri girdiğimizde, günün yorgunluğu üzerime iyice çökmüştü. Barlas arabayı park edip bana döndü, yüzünde o her zamanki sakin ama ne düşündüğümü anlamaya çalışan bakışı vardı.
"İlk gün için fena durmuyordun," dedi, emniyet kemerini çözerken. "O bahçedeki çocukları uzaktan gördüm. Simay’ı ve diğerlerini. Bu okulda kendine düzgün bir alan bulmana sevindim."
"Kendi alanımı her yerde yaratırım, biliyorsun," dedim, çantamı arkadan alırken. "Ama evet, iyi geldiler. En azından burada sürekli bir şeylerin arkasına saklanan insanlardan sonra, oldukları gibi davranan birilerini görmek güzeldi."
Barlas hafifçe gülümsedi ama bir şey söylemedi. Arabadan inip malikanenin o devasa, soğuk koridorlarına adım attığımda evde garip bir sessizlik vardı. İnci hanım salondaki tekli koltukta oturmuş, elindeki kahve fincanını dalgınca çeviriyordu. Beni gördüğünde bakışlarında anlık bir duraksama oldu, sanki dün geceki o çekmece meselesi, o gümüş çerçevedeki Kuzey abimin hayali ikimizin de arasında görünmez bir duvar gibi duruyordu. Ona sadece başımla hafif bir selam verip hızla üst kata, kendi odama çıktım.
Formaları üzerimden çıkarıp her zamanki rahat kıyafetlerimi giydim. Masanın üzerinde duran, dün Barlas'la yukarı taşıdığımız o yeni İspanyol gitarına baktım. Tellerine dokunmak, içimdeki o karmaşayı notalara dökmek istiyordum ama zihnim çok doluydu. Bir yanda Demir abimin o sarsılmaz, mahalle kokan duruşu; diğer yanda bu evdeki o kilitli çekmeceler... Ve şimdi de okul, o yeni sıralar.
Yatağın kenarına oturup sırtımı duvara yasladım. Nedense aklıma bir an, sınıftaki o yan sıranın sessizliği geldi. Demirhan'ın o hiçbir şeye karışmayan, pencereden dışarıyı izleyen ama her şeyin farkında gibi duran o mesafeli bakışı. Aktan ve Sarp'ın o neşeli gürültüsünün arasında, onun bu kadar sessiz kalması ve bana sadece "Görüşürüz Doğa" derken sesindeki o tartılı, acelesiz ton zihnimi meşgul etmişti. Bu evdeki abilerimin o kibirli ve yapay gizemlerinden sonra, o çocuğun üzerindeki o doğal gizem dikkatimi çekmişti. Ama üzerinde çok da durmamaya karar verdim. Henüz ilk gündü ve hayatımda yeterince çözülmeyi bekleyen düğüm vardı zaten.
Akşam yemeği için aşağı indiğimde masada Turgay bey, Alptekin ve Poyraz vardı. Lodos ortalıklarda görünmüyordu. Yemek boyunca neredeyse hiç konuşulmadı, sadece Alptekin’in arada bir bana yönelttiği o analizci bakışları hissettim. Aşağıda dün akşamki o gitar sesinin, o dik duruşumun bıraktığı iz hala tazeydi. Poyraz bile bana laf atmak için yer arayan o eski halinden uzaktı, yemeğine odaklanmıştı. Bu evdeki dengeleri yavaş yavaş, kendi kurallarımla değiştirdiğimi bilmek içten içe beni güçlü kılıyordu.
Yemekten sonra odama dönüp yatağa uzandım. Telefonumu elime aldığımda Simay’dan gelen bir mesaj ekranımı aydınlattı
"Doğa, yarın öğle arasında okuldaki o eski kantinin arkasında oturacağız, seni de bekliyoruz. Sakın ekme bizi”
Mesajı okuyunca yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. *Orada olacağım," yazıp gönderdim.
Gözlerimi tavana diktiğimde, yarının bugün olduğundan daha farklı olacağını hissediyordum. Karahan malikanesinin o karanlık geçmişi arkamda bir gölge gibi beklerken, okulda açtığım o yeni sayfa beni yavaş yavaş içine çekiyordu. Özellikle de o grubun içindeki o sessiz, çözülmesi zor Demirhan’ın varlığı, bu yeni düzenin neresinde duracaktı, merak ediyordum.
Malikaneye dönüp odama çıktığımda üzerimdeki formaları çıkardım. Gardırobumdan kumaşı yumuşacık, kaliteli ve tarz yeni kıyafetlerimden birini seçip giydim. Artık o eski, dikişleri atmış hırkalar geride kalmıştı; tarzımla da bu eve ait olduğumu gösteriyordum. Aynadaki şık duruşuma bakarken telefonum titredi. Demir abimden gelen bir mesaj ekranımı aydınlattı:
"Güzelim, müsaitsen kapının önüne çıkabilir misin? Aşağıdayım."
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Üzerime şık ve kalın ceketimi alıp sessiz adımlarla merdivenlerden indim. Malikanenin devasa kapısını aralayıp bahçeye çıktığımda, Demir abimi o heybetli demir kapının birkaç metre uzağında, arabasına yaslanmış bir şekilde sigara içerken gördüm. Beni görünce sigarasını hemen yere atıp ezdi, yüzünde o içimi ısıtan tebessümü belirdi.
Hızla yanına gidip kollarına sığındım. O tanıdık kokusunu içime çektim.
"Abi? Bu saatte ne oldu, bir sorun mu var?" diye sordum, gözlerinin içine bakarak.
Demir abim saçlarımı geriye doğru itti, gözlerinde derin bir hüzün ama aynı zamanda benimle gurur duyan bir ifade vardı. "Bir sorun yok güzelim. Sadece... gitmeden önce seni son bir kez görmek istedim," dedi.
"Gitmeden önce mi? Nereye?"
"Yurt dışına gidiyorum Doğa. Eğitim için, biliyorsun bir süredir buradaki işleri toparlamaya çalışıyordum. Sonunda kesinleşti," dedi, sesini güçlü tutmaya çalışarak. "Ama aklım, kalbim burada, senin yanında kalacak. Senden tek bir şey istiyorum; ne olursa olsun, en ufak bir sıkıntıda, o evdekiler canını sıktığı an bana yazıyorsun. Bir telefonun yeter, nerede olursam olayım gelir alırım seni."
Boğazımın düğümlendiğini hissettim. O benim bu hayattaki en güvenli limanımdı. Başımı yavaşça salladım. "Söz abi, yazacağım. Sen kendini düşün, oradaki eğitimine odaklan."
Demir abim tam arabaya binecekken duraksadı. Yüzündeki o hüzünlü ifade daha da derinleşti. Beni on yedi yıl boyunca büyüten, üzerimde emeği olan ama biyolojik olmayan annem geldi bir an aklıma. Demir abimin dudaklarından onunla ilgili tek bir kelime bile dökülmüyordu. Onu hiç aramıyordu, durumunu sormuyordu. Sanki o kadın bizim hayatımızda hiç var olmamış gibi, geçmişin o karanlık sayfalarında tamamen unutulmaya terk edilmişti. Abimin bu konudaki tavrı o kadar net ve tavizsizdi ki, ben de tek bir soru bile soramadım.
Abim son kez alnımdan öpüp arabasına bindi ve gecenin karanlığında gözden kayboldu.
Ertesi gün, okul çıkışında Barlas beni almaya geldiğinde yüzümdeki o durgunluğu hemen fark etmişti. Arabayı malikaneye doğru değil, sahile doğru sürdü.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum şaşkınlıkla.
Barlas dikiz aynasından bana bakıp gülümsedi. "Bugün resmiyeti, o malikanenin kasvetli havasını geride bırakıyoruz. Bugün abi-kardeş günümüz Doğa. Seni deniz kenarına götürüyorum," dedi.
Duyduğum şeyle içimdeki o burukluk biraz olsun hafifledi. Sahildeki güzel bir mekandan tatlılarımızı alıp deniz kenarına geçtik. Denizden gelen o sert rüzgar saçlarımı uçururken, Barlas üzerindeki o kaliteli montunu çıkarıp omuzlarıma bıraktı.
"Demir abinin gittiğini duydum," dedi yavaşça, denize bakarak. "Aklın onda kaldı, bilmiyorum. Ama sana dün de söyledim, bugün de söylüyorum. Ben buradırım. O evde senin canını sıkacak hiçbir şeye müsaade etmem."
Omuzlarımdaki monta daha sıkı sarındım. Barlas’ın bu dürüst ve korumacı tavrı, Karahan malikanesindeki o diğer abilerin mesafeli hallerinden o kadar uzaktı ki...
"Teşekkür ederim Barlas," dedim, sesim ilk defa bu kadar içten çıkmıştı. "Gerçekten... burada yanımda durduğunu hissetmek güzel."
"Biz kardeşiz Doğa," dedi Barlas, elini saçlarıma koyup hafifçe karıştırarak. "Geç bulduk birbirimizi ama bundan sonra o duvarların arkasında yalnız kalmana asla izin vermeyeceğim."
Güneş yavaş yavaş batarken, deniz kenarında saatlerce oturduk, havadan sudan ve onun polislikte başından geçen komik anılardan konuştuk. Demir abimin gidişiyle içimde açılan o boşluk, Barlas’ın bu samimi ve abi gibi duruşuyla yavaş yavaş doluyordu. Karahan ailesinin o karanlık dünyasında, Barlas benim için parlayan tek temiz ışık gibiydi.
Güneş yavaş yavaş batarken deniz kenarında saatlerce oturduk. Barlas’la havadan sudan, onun polislikte başından geçen hikayelerden konuştuk. Demir abimin gidişiyle içimde açılan o ani boşluk, Barlas’ın bu samimi duruşuyla biraz olsun dengeleniyordu. Karahan evinin o karmaşık yapısı içinde Barlas bana gerçekten bir abi gibi yaklaşıyordu.
Hava iyice karardığında arabaya binip eve doğru yola çıktık. Yol boyunca ikimiz de sessizdik ama bu rahatsız edici bir sessizlik değildi. Malikanenin önüne geldiğimizde arabadan indik. Büyük kapıdan içeri adım attığımda evin içindeki o alışık olduğum sakinlik beni karşıladı. Barlas bana dönüp gülümsedi.
"Odana geçip dinlen istersen, yorucu bir gündü" dedi.
"Aynen, iyi olur" diyerek ona katıldım ve merdivenlere yöneldim.
Odama girip çantamı masanın üzerine bıraktım. Hırkamı çıkarıp yatağın kenarına oturdum ve telefonumu elime aldım. Simay’dan ve Aktan’dan gelen birkaç mesaj vardı. Ertesi günkü dersler ve okul hakkında konuşuyorlardı. Onların bu kendi halindeki mesajları, evdeki o ağır havadan sonra zihnimi dağıtmama yardımcı oluyordu.
Mesajları cevapladıktan sonra gözüm yan tarafta duran okul çantama kaydı. Aklıma bir an, sınıfta hemen yan sıramda oturan Demirhan geldi. Pencereden dışarıyı izlerken takındığı o mesafeli tavır, gruptaki diğer çocukların aksine bana karşı koruduğu o net çizgi hala netti. Simay’ın ya da Sarp’ın o çabuk kabullenen arkadaş canlısı hallerine hiç benzemiyordu. Kendi halinde, kimseye eyvallahı olmayan bir duruşu vardı ve bu hali onun gruptaki yerini daha farklı kılıyordu.
Yatağa uzanıp gözlerimi kapattım. Yarın okulda ikinci günümdü. Demir abimin yurt dışına gidişi, Barlas’la geçirdiğim o sakin akşam ve okulda yavaş yavaş tanımaya başladığım o dört kişilik grup. Hayatım hiç tahmin etmediğim bir yöne doğru kayarken, yeni günün neler getireceğini düşünerek kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Ertesi sabah sınıfa girdiğimde içimde garip bir sıkıntı vardı. En arka sırama geçip oturdum. Simay, Aktan ve Sarp her zamanki neşeleriyle yanıma geldiler ama içimdeki o huzursuzluğu dağıtmaya yetmedi. Demirhan da sessizce gelip yan sırasına oturdu, bana kısa bir an baktı ama her zamanki gibi mesafesini korudu.
Öğle arasında Simay’la birlikte okulun arkasındaki o ıssız eski binanın yanından geçiyorduk. Amacımız sadece biraz hava almaktı ama bir anda etrafımızı okulun o tekin olmayan, üst sınıflarından oluşan kalabalık bir grup sardı. İçlerinden biri, elindeki demir çubuğu duvara sürterek üzerimize doğru yürümeye başladı. Çıkan o keskin ve ürkütücü ses bahçede yankılanırken, grubun lideri gibi duran çocuk tam önümde durdu. Gözlerindeki o tehlikeli ve saldırgan ifadeyi gördüğümde içimi ilk defa gerçek bir korku kapladı. Adım atacak yerimiz kalmamıştı, arkamız duvardı.
"Karahan malikanesinin yeni gözbebeği demek sensin" dedi çocuk, demir çubuğu ayaklarımın dibine doğru vurarak. "Alara’nın gidişinden sonra yerinin bu kadar çabuk dolacağını mı sandın? Bakalım o abilerin buraya gelene kadar seni bu okuldan sağlam çıkarabilecek miyiz?"
Korkudan nefesimin kesildiğini hissettim, kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu. Simay korkuyla koluma yapışmıştı. Tam çocuk üzerime doğru bir adım daha atıp elini kaldırmıştı ki, arkadan gelen o çok sert darbe sesiyle irkildim.
Demirhan, çocuğun üzerine öyle bir atılmıştı ki, çocuğu tek bir hamleyle yere serdi. O her zamanki sakin, dingin çocuk gitmiş; yerine gözü dönmüş, korkunç derecede tehlikeli bir adam gelmişti. Çocuğun yakasından kavrayıp duvara sertçe yasladı. Diğer grup üyeleri Demirhan’ın o gözü dönmüş halini ve arkasında beliren Sarp ile Aktan’ı görünce geri adım atmak zorunda kaldılar.
"Bir daha" dedi Demirhan, sesi buz gibi, adeta ölüm saçan bir tonda çıkıyordu. "Doğa’nın yanından dahi geçmeye cüret ederseniz, bu okulun her bir köşesini sizin için cehenneme çeviririm. Şimdi kaybolun gözümden."
Çocuklar Demirhan’ın o sarsıcı gücü ve kararlılığı karşısında neye uğradıklarını şaşırarak hızla oradan kaçtılar. Tehlike geçmişti ama ben hala titriyordum, yaşadığım o korkunun şokunu üzerimden atamamıştım. Demirhan yavaşça bana doğru döndü. O saniyeler önceki vahşi öfkesi tamamen sönmüş, gözlerinde sadece derin bir endişe kalmıştı. Yanıma gelip hafifçe eğildi, yüzüme baktı.
"Geçti, iyisin değil mi?" diye sordu, sesi ilk defa bu kadar yumuşak ve korumacıydı.
"İyiyim... Teşekkür ederim" diyebildim sadece, sesim titriyordu. Onun bu okulda beni canı pahasına koruması, o an içimde çok farklı bir yer edinmesine sebep olmuştu.
Okul çıkış saati geldiğinde hala üzerimdeki o korkuyu atamamıştım. Bahçeye çıktığımda, arabanın önünde kollarını göğsünde kavuşturmuş beni bekleyen Poyraz abimi gördüm. Yanına gittiğimde bana kapıyı açtı, sessizce arabaya bindik. Poyraz bendeki o solgunluğu ve titremeyi anında fark etmişti. Arabayı caddeden çıkarıp deniz kenarında, tamamen ıssız bir yere sürdü.
Arabayı durdurduktan sonra direksiyona vurarak derin bir nefes aldı ve bana döndü. Gözleri dolmuştu, o her zamanki laf sokan, mesafeli Poyraz gitmiş; yerine içi acıyan bir abi gelmişti.
"Doğa" dedi, sesi hafifçe titreyerek. "Okulda yaşanan o büyük olayı duydum. Seni koruyamadığım için, seni o itlerin önüne tek başına bıraktığım için gerçekten özür dilerim. Ve eve geldiğin günden beri sana söylediğim o kötü sözler, o acımasızca laf sokmalarım... Hepsi için senden binlerce kez özür dilerim. Benim sana bunları yaşatmaya hiç hakkım yoktu."
Sessizce ona baktım, içimi dökeceğini anlamıştım.
"Sana Alara’yı anlatmak zorundayım" dedi, gözünden bir damla yaş süzülürken. "Biz Alara’yı yıllarca öz kardeşimiz sandık, onu el üstünde büyüttük. Ama o... o binanın içinde, o malikanenin duvarları arasında bize öyle büyük acılar yaşattı ki, o evin huzurunu, hepimizin psikolojisini adeta un ufak etti. Arkamızdan öyle büyük, öyle sinsi ve tehlikeli oyunlar döndürdü ki, bizi birbirimize düşürdü. Evdeki hizmetlilerden tut, çevremizdeki insanlara kadar herkesin hayatını gizlice kararttı, iftiralarla insanların canını yaktı. Biz onun o masum maskesinin altındaki o canavarı, o büyük kötülükleri ancak sen gelip de gerçekler ortaya çıkınca görebildik."
Poyraz başını ellerinin arasına aldı. "Sen eve ilk geldiğinde, Alara’nın o evde yıllarca bize yaşattığı o travmaların, o büyük yıkımların faturasını inan bana senden çıkardım. İçimdeki o nefret ve hayal kırıklığı yüzünden sana o kötü sözleri söyledim, seni Alara’nın bıraktığı o enkazın bir parçası gibi gördüm. Alara’nın bize çektirdiği o korkunç günlerin acısını senden çıkardığım için kendimden nefret ediyorum Doğa. Lütfen beni affet."
Poyraz’ın bu derece samimi, içini dökerek hıçkıra hıçkıra ağlaması içimdeki bütün o sert duvarları yıktı. O malikanenin geçmişinin ve Alara’nın bıraktığı o büyük yaraların onları ne kadar derinden hırpaladığını şimdi çok net görebiliyordum.
"Seni affediyorum abi" dedim, sesim oldukça yumuşak ve içtendi. "Özür dilemene gerek yok. Alara’nın bıraktığı o kötü izleri beraber sileceğiz, ben o evde yalnız kalmayacağım."
Poyraz bana bakıp burukça gülümsedi, gözyaşlarını sildi. Karahan ailesinin o karanlık kutusundan en büyük sır dökülmüştü ama bu sefer aramızda kırılmaz bir bağ oluşturmuştu.
Selam Çiçeklerim iyi okumalar öncelikle bu bölümü yazarken aşırı sinsi bir fikir geldi umarım bana kızmazsınız🤭
Poyraz ?
Demirhan?
Demir?
Sizce kuzey yaşıyor mu ?
Bölüm etkileşimi
