5.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Mey .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 5.Bölüm

İnci hanım odadan çıkıp kapıyı yavaşça kapattığında, arkasında bıraktığı sessizlik bir anda üzerime çöktü. O devasa, lüks yatağın kenarına iliştim. Sırtımdaki o eski, dikişleri atmaya başlamış okul çantamı kucağıma aldım ve fermuarını yavaşça açtım.

İçinden ilk çıkan şey, sayfalarının köşeleri kıvrılmış, kapağı yıpranmış o eski felsefe kitabı oldu. Sonra karakalem defterim... Sayfalarını rastgele çevirdim. Mahalledeki o küçük, rutubetli odamda, pencerenin önüne gelen sokak kedilerini, yağmur damlalarını, en çok da Demir abimin o yorgun ama güven veren gülüşünü çizdiğim sayfalar tek tek geçti gözümün önünden. Gözlerimden bir damla yaş, defterin tam ortasına, abimin gözlerini çizdiğim yere düştü. Hızla sildim kolumun tersiyle. Ağlamayacaktım. Aşağıdaki o dört kibre karşı dik durmuştum ama burası, bu yabancı oda canımı yakıyordu.

Burası lükstü, burası büyüktü. Ama burası buram buram Alara kokuyordu. Benim hiç sahip olamadığım o pahalı parfümlerin, markalı kıyafetlerin kokusu sinmişti duvarlara. Hayat benden on yedi yılımı, gerçek ailemi, mahallemi çalmıştı; karşılığında ise bana başkasının artıklarını, başkasının odasını vermişti.

Odanın içindeki o ağır hava üzerime geldikçe nefes alamadığımı hissettim. Çantamı yatağın üzerine bırakıp boydan boya uzanan o cam balkona doğru yürüdüm. Sürgülü kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Haziran gecesinin esintisi sarı saçlarımı uçururken, kollarımı göğsümde kavuşturup aşağıdaki devasa, ışıklandırılmış bahçeye baktım.

Tam o sırada, balkonun hemen altındaki çardakta bir karaltı fark ettim. Dikkatli bakınca onun Barlas olduğunu gördüm. Üzerindeki o resmi havayı atmış, siyah bir tişörtle tek başına oturuyordu. Masanın üzerindeki sigara paketinden bir dal çıkarıp ateşledi. Dumanı gökyüzüne doğru savururken, sanki yukarıda birinin olduğunu hissetmiş gibi başını kaldırdı. Göz göze geldik.

Barlas, sigarasından derin bir nefes alıp bana baktı. Yüzünde masadaki o soğuk, yargılayıcı ifadeden eser yoktu. Sadece yorgun bir abinin, ne yapacağını bilemeyen bir adamın çaresizliği vardı. Dudaklarını kıpırdattı, sesini çok yükseltmeden ama duyabileceğim bir tonla konuştu

"Uyamadın mı, Doğa?"

İsmimi ilk defa bu evden birinin ağzından, hem de böyle yumuşak bir tonla duymak içimde bir yerleri sızlattı. Kafamı hafifçe iki yana salladım sadece.

Barlas sigarasını küllüğe bastırıp ayağa kalktı. "Aşağı gelmek ister misin? Biraz hava alırsın. Söz, diğerleri yok. Hepsi odalarına çekildi" dedi.

Normalde bu evdeki herkesten kaçmak, duvarlarımı daha da yükseltmek isterdim. Ama içimdeki o yalnızlık hissi o kadar büyümüştü ki, başımla onaylayıp balkondan içeri girdim. Odadan çıkıp merdivenleri sessizce indim. Malikane çıt çıkarmıyordu, sanki herkes kendi odasında az önce masada yaşanan o fırtınanın enkazını topluyordu.

Arka bahçeye açılan kapıdan çıkıp çardağa, Barlas’ın yanına doğru yürüdüm. Adımlarım ses çıkarmasın diye yavaş basıyordum. Yanına vardığımda beni durdurmadı, masanın karşısındaki sandalyeyi eliyle işaret etti. Oturdum. Bakışlarımı çardağın ahşap zeminine diktim.
"Masada iyi dayandın," dedi Barlas, sesindeki o hakkaniyetli tonu koruyarak. "Baran da, Poyraz da, Alptekin de hayatları boyunca hep yukardan bakmaya alışmış tiplerdir. Lodos zaten daha çocuk... Ama sen onların o koca egolarını tek bir cümleyle yerle bir ettin."
"Ben kimseye kendimi kanıtlamaya çalışmadım Barlas bey," dedim, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak. "Sadece... benim canımı acıtamayacaklarını bilsinler istedim."
Barlas 'bey' hitabıma hafifçe gülümsedi ama üstelemedi. "Demir..." dedi yavaşça. "Ondan bahsederken gözlerin parlıyor. Gerçekten çok mu iyi bir abi?"
Gözlerim anında doldu. Boğazıma dizilen o hıçkırığı yutkunarak geriye ittim. Bahçenin loş ışığında Barlas’a baktım.
"O sadece bir abi değil," dedim, sesim fısıltı gibi çıktı ama içindeki duygu o kadar yoğundu ki... "Ben o mahallede ne zaman düşsem, elimi ilk tutan hep Demir abim oldu. Annem ve babam... Yani beni büyüten insanlar, her zaman çok yorgundular. Hayat mücadelesi, geçim derdi... Ama Demir abim hiçbir gün bana yorgun olduğunu hissettirmedi. Kendi harçlığından kısar, bana boya kalemi alırdı. Okulda biri canımı sıksa, o koca gövdesiyle önüme siper olurdu. Ben bu yaşıma kadar o mahallede kendimi hiç sahipsiz hissetmedim. Çünkü arkamda Demir abimin olduğunu bilirdim."
Barlas sessizce beni dinledi. Elini masanın üzerine koydu, bana doğru uzatacak gibi oldu ama aramızdaki o görünmez mesafeden çekinerek geri çekti. Gözlerinde ilk defa derin bir pişmanlık ve hüzün gördüm.
"Biz on yedi yıl boyunca Alara'yı büyüttük Doğa," dedi Barlas, sesi boğuklaşmıştı. "Ona her şeyi verdik. Ama o hiçbir zaman buradaki kimseye böyle bakmadı. Hep daha fazlasını istedi, hep bir yarış içindeydi. Şimdi karşımda oturuyorsun... Üzerinde eski bir hırka var, ama kalbin o kadar zengin ki. Demir seni çok güzel büyütmüş. Ve ben... Bir polis olarak adaleti savunduğumu sanırken, burnumun ucundaki kardeşimin başka bir evde, başka bir hayatta büyümesine engel olamadığım için kendimden nefret ediyorum."
Barlas’ın gözünden akan o tek damla yaşı gördüğümde, içimdeki o sert kabuk biraz olsun çatladı. Karşımdaki adam o kibirli abilerden biri değildi. O da bu karmaşanın ortasında kalmış, suçluluk duygusuyla kavrulan bir abiyken, ben sadece kendi acıma odaklanmıştım.
"Senin bir suçun yok," dedim, sesimi ilk defa bu kadar yumuşatarak. "Hastanenin hatasını sen ödeyemezsin."
Barlas başını kaldırıp bana baktı. "Bize zaman ver Doğa," dedi, gözlerinin içine kadar yerleşen bir samimiyetle. "O dördünü boş ver, onlar er geç anlayacaklar hatasını. Ama bana... Sana gerçekten abilik yapabilmem için bir şans ver. Demir’in yerini asla tutamam, biliyorum. Ama bu buz gibi evde senin arkanda durmama izin ver."
Bahçedeki rüzgar saçlarımızı savururken, Barlas’ın bu içten itirafı Karahan malikanesindeki ilk gecemde içimi ilk defa ısıtan şey oldu. Demir abimin yeri her zaman ayrı kalacaktı, o benim kalbimin tek sahibiydi; ama belki de bu yabancı evde, duvarların arkasında bana gerçekten sarılmak isteyen bir abi daha vardı.

Barlas’ın bu içten sözleri ve gözlerindeki o dürüst pişmanlık, saatlerdir kalbimi sıkıştıran o demir çemberi biraz olsun gevşetti. Ona hemen sarılamazdım, "Tamam, sen benim abimsin" diyemezdim; çünkü içimdeki o kırgın çocuk henüz kimseye güvenmeye hazır değildi. Ama en azından karşımda bana tırnaklarını geçirmeye çalışmayan birinin olduğunu bilmek, bu koca malikanede bana derin bir nefes aldırmıştı.
"Zaman..." dedim yavaşça, gözlerimi bahçedeki loş ışığa dikerek. "Benim şu an en çok ihtiyacım olan şey sanırım bu, Barlas. Her şey çok hızlı gelişti. Kendimi bir anda hiç bilmediğim bir denizin ortasında, hiç tanımadığım insanlarla akıntıya karşı yüzerken buldum."
Barlas anlayışla başını salladı. Masanın üzerindeki sigara paketini cebine koyarken hafifçe gülümsedi.
"Haklısın. Sana zaman tanımaktan başka hiçbir lüksümüz yok zaten," dedi ve oturduğu sandalyede arkasına yaslandı. "Ama şunu unutma; akıntıya karşı tek başına yüzmek zorunda değilsin. Ne zaman yorulsan, kıyıya çıkmak istesen ben buradayım. Diğerlerinin ne dediği, ne düşündüğü de zerre umurunda olmasın. Onlar sadece kendi konfor alanlarının bozulmasından korkan birer korkak."
Ona hafifçe gülümsedim. Bu, Karahan malikanesine adım attığımdan beri yüzümde beliren ilk samimi tebessümdü.
"Ben artık yukarı çıksam iyi olacak," dedim, sandalyemi geriye doğru çekerek ayağa kalktım. "Yarın benim için uzun bir gün olacak."
"İyi geceler, Doğa," dedi Barlas, arkamdan güven veren sesiyle. "Güzelce dinlen."
"İyi geceler," diye mırıldandım ve arkamı dönüp o sessiz, devasa eve doğru yürüdüm.
Odama çıkıp kapıyı kapattığımda, bu sefer içerideki o Alara kokusu beni eskisi kadar boğmadı. Yatağa geçip uzandım. Gözlerimi tavandaki o lüks avizeye diktiğimde, zihnim hızla geçmişe, mahalledeki o küçücük odama gitti. Demir abimin bana gitar çalmayı öğrettiği, parmaklarım acıdığında buz getirdiği o sıcak akşamları düşündüm. Telefonumu elime alıp abimin numarasına tıkladım. Ona "Ben iyiyim abi, beni merak etme. Buradaki bir abim senin gibi olmasa da en azından kötü biri değil" yazmak istedim ama onu daha fazla endişelendirmemek için vazgeçtim. Ekranı kapatıp göğsüme bastırdım.
Ertesi sabah, odanın içine sızan parlak güneş ışıklarıyla gözlerimi açtım. Üzerimdeki hırkayı düzeltip banyoda elimi yüzümü yıkadıktan sonra aşağıya indim. Evde garip bir sessizlik vardı; akşamki o fırtınalı yemekten sonra herkes birbirine mesafeli davranıyor gibiydi.
Yemek salonuna geçtiğimde masada sadece İnci hanım ve Turgay bey oturuyordu. Beni gördüklerinde ikisinin de yüzü aydınlandı.
"Günaydın güzel kızım," dedi İnci hanım, hemen yanındaki boş sandalyeyi göstererek. "Gel, kahvaltını yap. Sana özel olarak sevdiğin şeyleri hazırlattım."
"Günaydın," dedim mesafeli bir sesle ve masaya oturdum.
Tam o sırada merdivenlerden aşağıya, elinde deri evrak çantasıyla üstü başı son derece şık olan Baran indi. Salona girerken gözleri doğrudan beni buldu. Akşamki laflarımın acısı hala içindeydi, belliydi. Yüzünde o kibirli, iğneleyici gülümseme belirdi. Turgay beye dönerek konuştu:
"Baba, ben şirkete geçiyorum. Akşamki yönetim kurulu toplantısı için evrakları hazırlattım," dedi, ardından bakışlarını bana çevirip sesini alaycı bir tona bürüdü. "Tabii evde yeni bir 'sanatçımız' var artık. Resim yapıyormuş, gitar çalıyormuş... Umarım o mahalle barlarında çalma hayallerini bu eve taşımıyorsundur Doğa. Karahan adının böyle rüküş şeylerle anılmasını istemeyiz."
Turgay bey tam öfkeyle elini masaya vuracakken, elimdeki çay bardağını tabağına tık diye bıraktım. Baran’ın gözlerinin içine hiç kırpmadan baktım.
"Baran bey," dedim, sesimdeki o soğuk dalga tüm salonu kapladı. "Siz herhalde adliyede davaları da böyle hiçbir şey bilmeden, sadece ezberlediğiniz önyargılarla savunuyorsunuz. Eğer öyleyse, müvekkillerinizin haline gerçekten acıyorum. Benim neyi, nerede yapacağıma karar verecek son kişi bile değilsiniz. Siz gidin, o çok değerli yönetim kurulu toplantılarınızda kibir satmaya devam edin. Çünkü bu evde bana sökecek tek bir hükmünüz yok."
Baran aldığı bu ani ve sert cevapla bir an ne diyeceğini bilemeyip kalakaldı. Çantasını tutan eli kasıldı, dişlerini sıkarak Turgay beye baktı ama babasının o sert çehresini görünce tek kelime edemeden hırsla arkasını dönüp evden çıktı.
Turgay bey gururla bana bakıp gülümsedi. "Aferin kızım," dedi sessizce. "Kimseye boyun eğme."
İçimdeki o gururlu Doğa, bu evdeki her bir tuğlayı kendi doğrularıyla sarsmaya başlamıştı bile. Onlar beni ezmeye çalıştıkça, karşılarında yıkılmaz bir duvar bulacaklardı.

Baran’ın hırsla kapıyı çarpıp çıkmasının ardından yemek salonunda bir süre sadece çatal bıçak sesleri duyuldu. Turgay bey gururlu bakışlarını üzerimden çekmezken, İnci hanım da oğlunun bu saygısızlığına benim verdiğim cevaptan içten içe memnun olmuş gibi hafifçe tebessüm ediyordu.
"Doğa," diyerek sessizliği böldü Turgay bey, elindeki kahve fincanını masaya bırakarak. "Dün akşam sanata karşı ilginden bahsetmiştin. Ben sabah kahvaltıdan önce yardımcılarla konuştum. Üst kattaki o büyük odayı tamamen boşalttılar. Alara’nın o depoya çevirdiği yer artık senin sanat odan. İçine en iyi marka şövaleleri, tuvalleri, boyaları yerleştirdiler. Bir de... Madem müzikle ilgileniyorsun, sana çok özel bir İspanyol gitarı sipariş ettim, birkaç saate evde olur."
Tabağımdaki zeytine çatalımı batırırken duraksadım. Turgay beyin bana buradaki imkanları sunarak kendini affettirmeye, aradaki on yedi yıllık uçurumu parayla kapatmaya çalıştığını biliyordum. Kötü bir niyeti yoktu, bir babanın çaresizliğiydi belki ama benim karakterim parayla pullarla satılık değildi.
"Teşekkür ederim Turgay bey," dedim, sesimi ne çok sert ne de çok yumuşak tutarak. "Ama dün de söylediğim gibi, benim kendi boyalarım ve mahalledeki o gitarım bana yetiyor. Yeni şeylere, hele ki bu kadar lüks olanlarına ihtiyacım yok. Yine de odayı hazırlatmış olmanız ince bir düşünce."
Turgay bey bu mesafeli duruşum karşısında burukça gülümsedi. "Zamanla, kızım... Zamanla buradaki her şeyin aslında senin hakkın olduğunu anlayacaksın," diye mırıldandı.
Tam o sırada, merdivenlerden birinin daha indiğini duydum. Adımlarından, o her şeyi analiz eden ukala duruşundan kim olduğunu anlamak zor değildipsikolog Alptekin. Üzerinde dökümlü gri bir hırka ve siyah bir tişört vardı. Salona girdiğinde gözleri doğrudan bana kaydı, dün akşamki "zavallı çocuk" lafımın kuyruk acısı yüz hatlarından okunuyordu.
Masaya oturup önüne bir bardak portakal suyu doldururken yapay bir sakinlikle konuştu.
"Günaydın," dedi genel olarak, ama bakışları bendeydi. "Bakıyorum da erkencisin Doğa. Yeni hayatına, bu evin kurallarına adapte olmakta zorlanmıyorsun sanırım? Gerçi taşradan gelen insanların uyum sağlama mekanizmaları genelde çok agresif çalışır. Dün akşamki o çıkışların da aslında buradaki güç dengesinden korktuğun için geliştirdiğin bir savunma mekanizmasıydı, değil mi?"
Alptekin’in sabahtan beri benim üzerimde güya psikolojik analiz kasmaya çalışması içimdeki o alaycı kızı uyandırdı. Çayımı yavaşça yudumladım, bardağı masaya bıraktım ve arkama yaslanarak ona üstten bir bakış attım.
"Alptekin bey," dedim, yüzümde bilerek büyüttüğüm o iğneleyici tebessümle. "Siz seanslarınızda da hastalarınızın yüzüne karşı böyle klişe, kitaptan ezberleme teoriler mi fırlatıyorsunuz? Eğer öyleyse, insanların ruh sağlığını iyileştirmek yerine onları daha çok bunalıma sokuyor olmalısınız. Benim dün akşamki duruşum bir savunma mekanizması değildi o, sizin gibi haddini aşan insanlara sınırlarını hatırlatma şeklimdi. Bence siz benim adaptasyon sürecimle uğraşmayı bırakın da, bir psikolog olarak neden hala insanları etiketlemeden iletişim kuramadığınızı bir düşünün. Kendi egonuzun söküklerini dikemezken, başkalarının ruhuna terzilik yapmaya çalışmanız gerçekten çok komik."
Alptekin’in elindeki portakal suyu bardağı havada asılı kaldı. Dudakları şaşkınlıkla aralanırken, yanaklarının hafifçe kızardığını gördüm. Bir psikolog olarak lafı benden yemeyi hiç ama hiç beklemiyordu.
Turgay bey bu sefer dayanamayıp hafifçe güldü, İnci hanım ise "Alptekin, lütfen kahvaltını yap uğlom ," diyerek durumu toparlamaya çalıştı.
Masadan yavaşça kalktım, üzerimdeki eski hırkamı omuzlarımdan geriye doğru iterek dik bir duruş aldım.
"Ben yukarı çıkıyorum, dün bahsettiğiniz o odaya bir bakacağım," dedim Turgay bey ve İnci hanıma hitaben. "Afiyet olsun."
Arkamı dönüp salondan çıkarken Alptekin’in arkamdan dişlerini sıkarak baktığını çok iyi biliyordum. Ama Karahan malikanesindeki ikinci günümde anlamıştım ki; bu evdeki o kibirli abilerin her biri, aslında benim karşılarında dimdik duran karakterimin altında ezilmeyi mahkumdu.

Yukarı kata çıkıp Turgay beyin bahsettiği o büyük odaya doğru yürüdüm. Koridorun ortasındaki geniş ahşap kapıyı araladığımda, içerisinin gerçekten de tam bir sanat odası olarak hazırlandığını gördüm. Ortada gıcır gıcır ahşap bir şövale, kenarda kutusu bile açılmamış kaliteli yağlı boyalar ve tuvaller duruyordu. Ama odanın bir köşesinde, henüz tamamen boşaltılmamış eski bir konsol gözüme çarptı.
Konsola doğru yaklaştığımda, üzerinde duran ters çevrilmiş, tozu alınmamış gümüş bir fotoğraf çerçevesi dikkatimi çekti. Elimi uzatıp çerçeveyi yavaşça düzelttim ve üzerindeki tozu parmağımla sildim.
Fotoğrafa baktığım an içimde garip bir ürperti belirdi. Çok eski bir fotoğraftı. Yeşillikler içinde, büyük bir bahçede yan yana dizilmiş altı tane küçük erkek çocuğu vardı. Yaşları birbirine çok yakındı, üzerlerinde benzer kıyafetler vardı ve hepsi de kameraya bakarak gülümsüyordu.
Kaşlarımı çatarak çocukları tek tek inceledim. Baran’ın o çocukken bile belli olan dik kafalı duruşu, Alptekin’in gözlüklerinin arkasından bakan sakin gözleri, Poyraz, Lodos ve Barlas... Hepsi oradaydı. Ama fotoğrafta altıncı bir çocuk daha vardı. Diğerlerinin arasında, Barlas’ın hemen yanında duran, gözleri hüzünle bakan esmer bir çocuk...
"Bu evde beş abi yök muydu?" diye mırıldandım kendi kendime. Kalbim garip bir hızla çarpmaya başlamıştı. O fotoğraftaki altıncı çocuğun kim olduğunu düşünürken, arkamdan gelen sesle irkildim.
"Doğa kızım... Beğendin mi odayı?"
İnci hanım elinde sıcak bir bitki çayı kupasıyla kapının eşiğinde duruyordu. Yüzündeki o şefkatli gülümsemeyle bana doğru birkaç adım attı ama gözleri elimde tuttuğum fotoğraf çerçevesine kaydığı an, o gülümseme yüzünde adeta dondu. Beti benzi attı, elindeki kupa hafifçe titredi.
Çerçeveyi ona doğru çevirdim. Parmağımla o esmer, hüzünlü bakan küçük çocuğu gösterdim.
"İnci hanım..." dedim, sesimdeki merakı gizleyemeyerek. "Bu fotoğrafı gördüm de... Burada altı tane çocuk var. Benim bildiğim beş abim var sanıyordum. Bu fotoğraftaki altıncı çocuk kim?"
İnci hanım derin bir nefes almaya çalıştı ama nefesi göğsünde tıkandı sanki. Gözlerini hızla fotoğraftan kaçırdı. Titreyen adımlarla yanıma gelip elimdeki çerçeveyi adeta koparır gibi aldı ve hemen önündeki çekmecenin içine, en arkaya doğru fırlatıp çekmeceyi sertçe kapattı.
"Hiç... Hiç kimse kızım," dedi, sesindeki o paniği ve titremeyi gizlemeye çalışarak. Yüzünü benden kaçırıp odadaki tuvalleri düzeltiyormuş gibi yaptı. "Çok eski bir aile dostumuzun çocuğuydu o. Bir ara bizim çocuklarla birlikte büyüdü sayılır ama... Sonra taşındılar, gittiler. Önemli bir şey değil."
"Ama çok benziyor diğerlerine..." diye üsteleyecek oldum, içimdeki o şüphe iyice büyümüştü. İnci hanımın bu kadar paniklemesi normal değildi.
"Doğa, lütfen" diyerek sözümü kesti İnci hanım. Ses tonu ilk defa bu kadar kesin, kapalı ve mesafeliydi.
"Eski defterleri açmaya gerek yok. Sen buraları boş ver şimdi, boyalarına, gitarına bak. Aşağıda işlerim var, benim inmem lazım."
Arkasını dönüp hızla odadan çıkarken, arkasında devasa bir soru işareti ve o gümüş çerçevenin saklandığı gizemli bir çekmece bırakmıştı. Karahan ailesinin bu şatafatlı duvarlarının arkasında, herkesten gizledikleri çok büyük ve karanlık bir sır daha vardı, bunu çok iyi anlamıştım.

İyi okumalar Çiçeklerim 💓

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

206okunma 14beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18