6.bölüm

Vaveyla Yazarı: Mey .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 6.bölüm

İnci hanımın kapıyı alelacele kapatıp gidişinin ardından, odada sadece benim düzensiz nefes seslerim kaldı. Gözlerim az önce gümüş çerçevenin hırsla fırlatıldığı o ahşap çekmeceye çakılı kalmıştı. İçimdeki ses, o fotoğraftaki altıncı çocuğun sıradan bir aile dostu olmadığını haykırıyordu. İnci hanımın o buz kesen yüzü, ellerinin titreyişi sıradan bir durum değildi. Bir anne, sadece eski bir tanıdık için bu kadar büyük bir panok yaşamazdı.

Adımlarım benden bağımsız olarak konsola doğru yöneldi. Çekmecenin kulbunu kavrayıp yavaşça kendime doğru çektim. En arkada, ters dönmüş halde duran çerçeveyi parmaklarımın ucuyla yakalayıp çıkardim.

O esmer, hüzünlü bakan çocuğun gözlerine yeniden baktım. Kimdi bu çocuk? Eğer bu evde altı erkek kardeş vardıysa, neden herkes ondan saklanması gereken bir suçlu gibi bahsediyor ya da hic bahsetmiyordu?
"Ne karıştırıyorsan orada, hiç sırası değil."
Arkamdan gelen o buz gibi, mekanik sesle irkilerek çerçeveyi hızla arkama sakladım. Kapının eşiğinde, o her zamanki ukala ve analizci duruşuyla Alptekin duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini kısmış doğrudan bana bakıyordu. Aşağıdaki portakal suyu şokunu çabuk atlatmış, yine o büyül psikolog maskesini takmıştı.
"Bir şey karıştırdığım yok," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Odaya bakıyordum."
Alptekin yavaş adımlarla içeri girdi. Gözleri arkama sakladığım elime kaydı ama üstelemedi. Yüzünde yapay, profesyonel bir tebessüm belirdi.
"Annemin odadan nasıl bir panikle çıktığını gördüm Doğa," dedi, ses tonunu bilerek bir seans odasındaymış gibi yumuşatarak. "Bu evdeki dengeleri çözmeye çalıştığını biliyorum. Ama buradaki bazı odaların kapıları kilitlidir. Ve o kapıları zorlamak, senin gibi bu dünyaya henüz yabancı bir kız için tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bence sen kendi sınırlarında kal, resmini yap, o eski mahalle gitarını çal ama bu evin geçmişini eşeleme."
Onun bu üstü kapalı tehdidi, içimdeki o dik başlı Doğa’yı anında ayağa kaldırdı. Arkamdaki çerçeveyi konsolun üzerine pat diye bıraktım. Alptekin’in gözlerinin içine bakarak bir adım öne çıktım.
"Tehlike mi," dedim, alaycı bir tavırla. "Siz gerçekten kendinizi bir gerilim filminin asil karakterleri falan mı sanıyorsunuz Alptekin bey? Karşıma geçmiş bana gizemli abi rolleri kesmeyi bırakın. Eğer bu evde benden saklanan, ailemi ilgilendiren bir şeyler varsa, bunu öğrenmek en çok benim hakkım. Sizin o kilitli kapılarınız bana sökmez. Ben o mahallede her gün gerçek hayatın zorluklarıyla savaştım, sizin bu sır perdesi arkasına sakladığınız egolarınızdan korkacak değilim."
Alptekin masanın üzerindeki fotoğrafa baktı. Gözlerinde anlık bir acı, belirsiz bir nefret dalgalandı ama saniyeler içinde o profesyonel maskesinin arkasına gizlendi.
"Sen gerçekten çok inatçısın," dedi, sesindeki o mesafeli ton geri gelmişti. "Ama bazen gerçekler, senin o dik duran omuzlarına taşıyamayacağın kadar ağır yükler bindirir Doğa. Bendem uyarması."
Arkasını dönüp odadan çıkarken, arkasında bıraktığı o ağır hava içimdeki şüpheyi daha da körüklemişti. O fotoğraftaki çocuk bu evin en büyük yarasıydı, bunu artık çok iyi biliyordum.
Akşama doğru malikanenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Odasında oturan Lodos ve Poyraz salona inerken, ben de merdivenlerin başından aşağıyı izliyordum. Gelen, elinde büyük bir gitar kutusu taşıyan bir kuryeydi. Turgay beyin benim için sipariş ettiği o İspanyol gitarı gelmişti.
Yardımcı kadın kutuyu salondaki masanın üzerine bırakırken, Poyraz alaycı bir tavırla kutuya doğru yürüdü.
"Bak sen, peder bey gerçekten kesenin ağzını açmış," dedi Poyraz, kutunun üzerindeki markayı inceleyerek. "Biz bir enstrüman istesek kırk dereden su getirtirdi. Mahalle kültüründen gelen birine bu kadar lüks fazla değil mi sence de Lodos?"
Lodos da koltuğa yayılmış, elindeki telefonla oynarken umursamazca omuz silkti. "Valla bana ne, isterse saray satın alsın. Ama o gitarı çalmayı bilmekle, elit olmak aynı şey değil tabii. Göreceğiz bakalım tıngırdatmayı biliyor mu."
Onların bu ezikçe çekememezliklerini izlemek midemi bulandırıyordu. Merdivenlerden ağır adımlarla aşağı indim. Benim indiğimi görünce Poyraz hafifçe geri çekildi ama o iğneleyici gülüşünü yüzünden eksik etmedi.
Kutuya hiç dokunmadım bile. Doğrudan Poyraz ve Lodos’un karşısına dikildim. Üzerimdeki o eski, dikişleri atmış hırkamın ceplerine ellerimi soktum.
"Siz gerçekten çok zavallısınız," dedim, sesimdeki o netlik salondaki televizyonun sesini bile bastırdı. "Bir enstrümanın değerini bile parayla, markayla ölçecek kadar sığ bir dünyanız var. Siz o lüks odalarınızda, marka kıyafetlerinizin içinde o kadar boş, o kadar vasıfsız kalmışsınız ki, karşınıza kendi tırnaklarıyla bir şeyler başarmış biri çıkınca ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Benim o tıngırdatma dediğiniz müziğim, sizin bu evde parayla satın alamadığınız o ruhu besliyor. Siz ancak o pahalı koltuklarınızda oturup benim başarılarımı hasetle izlersiniz."
Lodos oturduğu yerde dikleşti, yüzü öfkeden kızardı. Poyraz tam ağzını açıp bana haddimi bildirmeye çalışacaktı ki, dış kapının şifresi okundu ve içeriye yorgun adımlarla Barlas girdi. Üzerinde yine o resmi polis üniforması vardı. Salondaki gergin havayı anında hissetmişti.
Barlas gözlerini Poyraz ve Lodos’un üzerinde gezdirip sert bir sesle sordu. "Yine ne oluyor burada? Doğa’ya mı sarıyorsunuz siz?"
Poyraz elini havaya kaldırıp "Yok bir şey abi, küçük hanım yine mahalle ağzıyla bize vizyon dersi veriyor," diyerek üste çıkmaya çalıştı.
Barlas botlarını çıkarıp salona doğru yürüdü. Poyraz’ın yanından geçerken omzuna sertçe çarptıve masanın üzerindeki gitar kutusunu eline aldı. Sonra bana döndü, gözlerindeki o dün akşamki abilik şefkati oradaydı.
"Kutuyu odana taşıyalım mı, Doğa," dedi Barlas, sesini diğerlerine inat yumuşatarak. "Hem bana biraz gitar çalarsın, ne dersin?"
Ona hafifçe gülümsedim. "Olur," dedim.
Kutuyu alıp merdivenlere doğru yöneldiğimizde, arkamızda kalan Poyraz ve Lodos’un o kudurmuş, yenilmiş suratları içimdeki o gururlu Doğa’yı bir kez daha beslemişti. Ama aklımın bir köşesi hala yukarıdaki o çekmecede, gümüş çerçevenin içindeki o gizemli altıncı çocuktaydı. Ve ben o sırrı ne pahasına olursa olsun çözecektim.

Barlas’ın "Kutuyu odana taşıyalım mı, Doğa" sorusu, salondaki o buz gibi havayı biraz olsun dağıtmıştı. Poyraz ve Lodos’un arkamızdan bileyen bakışlarını üzerimde hissederek başımı salladım ve Barlas ile birlikte üst kata doğru yürümeye başladık.
Barlas elimdeki büyük kutuyu tek hamlede kavrayıp önümden yürürken, adımları o resmi polis duruşunun getirdiği bir ağırlık taşıyordu. Yeni hazırlanan sanat odasına girdiğimizde, kutuyu odanın ortasındaki geniş masanın üzerine yavaşça bıraktı. Ardından arkasına dönüp kollarını göğsünde kavuşturdu ve odadaki şövaleye, açılmamış boya kutularına baktı.
"Peder gerçekten hiçbir masraftan kaçınmamış," dedi, sesinde ne bir kıskançlık ne de bir övgü vardı, sadece durumu tespit ediyordu. "Ama senin bunlara pek eyvallahın yok gibi, değil mi?"
Masaya doğru yaklaştım, kutunun üzerindeki o parlak cilaya parmaklarımın ucuyla dokundum.
"Benim dünyamda bir şeylerin değeri fiyatıyla ölçülmez Barlas," dedim, sesimi odanın duvarlarında yankılanacak kadar net tutarak. "Demir abimin bana aldığı ilk gitarın telleri pas içindeydi, gövdesi çizilmişti. Ama o gitarın çıkardığı ses, bu odadaki her şeyden daha gerçek, daha samimiydi. Turgay bey buraya dünyanın en pahalı enstrümanını da koysa, içindeki yaşanmışlığı satın alamaz."
Barlas bu sözlerim üzerine hafifçe gülümsedi. Masanın kenarına ilişip postallarını yere hafifçe vurdu. "Haklısın. Bu evdeki herkes bir şeylerin değerini üzerindeki etiketle ölçmeye o kadar alışmış ki, senin bu eyvallahsız duruşun hepsinin ezberini bozuyor," dedi.
Tam o sırada gözlerim, az önce İnci hanımın hırsla kapattığı o ahşap konsol çekmecesine kaydı. İçimdeki o şüphe ateşi hala harlanarak yanıyordu. Alptekin’in üstü kapalı tehdidi, İnci hanımın o korku dolu yüzü... Hepsi o çekmecenin içindeki gümüş çerçeveye çıkıyordu.
Barlas’a doğru bir adım attım. Aramızdaki o mesafeyi koruyarak, doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Barlas," dedim, ismini ilk defa bu kadar net ve doğrudan telaffuz ederek. "Sana bir şey sormak istiyorum. Ama bana diğerleri gibi kitaptan ezberlenmişpsikolojik teorilerle ya da üstü kapalı tehditlerle gelme. Bir polis gibi dürüstçe cevap ver."
Barlas oturduğu yerde hafifçe dikleşti, bakışları ciddileşti. "Sor, Doğa," dedi.
"Aşağıda Alptekin ile karşılaştım. O da bana bu evin geçmişinden, kapalı kapılarından bahsetti. Ondan önce İnci hanım buradaydı. Şu çekmecede eski bir fotoğraf buldum," diyerek konsolu işaret ettim. "Altı tane küçük erkek çocuğu yan yana dizilmişti. Hepsi buradaydı, ama bir çocuk daha vardı. Esmer, hüzünlü bakan bir çocuk. İnci hanım o fotoğrafı gördüğü an elleri titredi, çerçeveyi elimden kapıp bu çekmeceye kilitledi. Bana yalan söylemeyin artık. Bu evde beş abi yok muydu? O fotoğraftaki altıncı çocuk kim?"
Barlas, sorumu duyduğu an sanki sırtına ağır bir yük binmiş gibi omuzlarını düşürdü. Gözlerini hızla benden kaçırıp odanın zeminine dikti. Çenesindeki kasların gerildiğini, ellerini yumruk yaptığını görebiliyordum. Salona bir anda o masadaki ağır, boğucu sessizlik çöktü.
"Doğa..." diye mırıldandı, sesi bir anda çatallanmıştı. "O defterleri karıştırma. Gerçekte N senin iyiliğin için söylüyorum."
"Benim iyiliğim için herkes bir şeyler saklıyor zaten," dedim, sesimdeki o kırgın ama dik başlı tonu kaybetmeden. "Ben o mahallede her şeyi çıplak gerçeğiyle görmeye alıştım. Bana yalan söylenmesi, arkamdan iş çevrilmesi canımı daha çok yakıyor. Kim o çocuk?"
Barlas derin bir nefes aldı, ayağa kalkıp odanın içinde huzursuzca birkaç adım attı. Gitip kapıyı arkasından yavaşça kapattı, sanki koridorda birinin bizi dinlemesinden korkuyor gibiydi. Tekrar karşıma geldiğinde gözlerindeki o çaresizlik iyice belirginleşmişti.
"O fotoğraftaki çocuk..." dedi, duraksadı, yutkundu. "Bizim en büyük abimiz, Kuzey."
Duyduğum isimle birlikte içimde bir şeylerin sarsıldığını hissettim. Beş abi bildiğim bu koca malikanede, aslında en tepede duran, adı sanı anılmayan bir abi daha vardı.
"Kuzey mi," dedim, sesim bir fısıltı gibi çıktı. "Peki nerede o şimdi? Neden kimse ondan bahsetmiyor?"
Barlas’ın gözleri doldu, ama bir polis soğukkanlılığıyla o yaşların akmasına izin vermedi. "Kuzey, bu evdeki haksızlıklara, babamın o baskıcı ve otoriter kurallarına ilk baş kaldıranımızdı. Baran gibi babamın gölgesine sığınmadı, Alptekin gibi mesleğinin arkasına gizlenmedi. Yıllar önce babamla çok büyük, geri dönüşü olmayan bir kavga ettiler. O gece bu evden çıktı ve bir daha hiç geri dönmedi. Babam onun adını bu evde tamamen yasakladı. Bütün fotoğraflarını kaldırttı, sanki hiç var olmamış gibi davranmamızı istedi."
Duyduklarım, Karahan ailesinin o şatafatlı duvarlarının aslında ne kadar büyük ve karanlık bir hapishane olduğunu bir kez daha yüzüme vurmuştu. Bu ev, kendi evlatlarını bile bir kalemde silebilecek kadar acımasız bir gücün elindeydi.
"Peki sen," dedim, Barlas’a doğru bir adım daha atarak. "Sen bir polissin. Hiç aramadın mı abini?"
Barlas başını öne eğdi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Aradım Doğa. Hala da arıyorum. Her gün, her nöbette sisteme bakıyorum, bir iz, bir dosya bulabilir miyim diye. Ama sanki yer yarıldı da içine girdi. İşte bu yüzden Alptekin o yükü taşıyamazsın dedi. Bu evin geçmişi, arkasında çok büyük enkazlar bırakıyor."
Karşımdaki adama baktım. O kibirli abilerin aksine, o da bu evin kuralları altında ezilmiş, abisinin gidişiyle yarım kalmış bir çocuktu aslında. İçimdeki o sert kabuk, onun bu dürüst itirafıyla biraz daha çatladı. Üzerimdeki o eski hırkanın ceplerinden ellerimi çıkardım.
"Ben o enkazlardan korkmam Barlas," dedim, sesime tüm o mahallede kazandığım gücü katarak. "Ben o sokaklarda büyüdüm, neyin ne kadar can yakabileceğini çok iyi bilirim. Bu ev bana boyun eğdiremeyecek. Ve o çekmecede saklanan sırrı da, o abini de bir gün mutlaka bulacağız."
Barlas gözlerimin içine baktı, yüzünde ilk defa bu kadar minnettar ve rahatlamış bir ifade belirdi. Karahan malikanesindeki o aşılmaz duvarlar, içeriden yavaş yavaş çatırdamaya başlamıştı.

Barlas başını yavaşça salladı, gözlerindeki o ağır yükün biraz olsun hafiflediğini görebiliyordum. Bakışları masanın üzerindeki o gıcır gıcır gitar kutusuna kaydı.
"Hadi bakalım," dedi, sesini toplarlamaya çalışarak. "Madem bu kadar iddialısın, şu parayla satın alınamayan ruhu bana da göster. Hem pederin aldığı şu canavarın da bir hakkını ver."
Kutunun kilitlerini tek tek açtım. İçinden çıkan İspanyol gitarı gerçekten de kusursuzdu, ahşabının kokusu odaya yayıldı. Sandalyeye oturdum, gitarı kucağıma yerleştirdim. Parmaklarımı tellerin üzerinde gezdirdim, akordunu kontrol ettim. Teller taptazeydi ama benim parmaklarım zaten o acıya mahalledeki o eski, paslı gitardan alışıktı.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım ve zihnimi bu yabancı, lüks odadan uzaklaştırdım. Kendimi mahalledeki o küçük odamda, pencerenin önünde hayal ettim. Demir abimin bana öğrettiği o ilk şarkının ritmini parmaklarımla tellere dökmeye başladım.
Önce yavaş, hüzünlü bir melodi yükseldi odada. Gitardan çıkan ses o kadar toktu ki, odadaki o buz gibi havayı bir anda eritmeye yetti. Parmaklarım tellerin üzerinde hızlandıkça, içimdeki o kırgınlığı, on yedi yılın öfkesini, Demir abime olan özlemimi her bir nota ile haykırdım. Sesimi de melodiye kattım, kısık ama derinden gelen, insanın içine işleyen o mahalle şarkılarından birini mırıldanmaya başladım.
Ben şarkıyı söylerken, odanın açık kalan kapısının önünde bazı gölgeler belirdi. Gözlerimi açmadım ama adımların sesinden kimlerin geldiğini anlayabiliyordum. Poyraz ve Lodos, az önce aşağıda dalga geçtikleri o kızın ne yapacağını görmek için kapıya kadar gelmişlerdi.
Şarkının en can alıcı yerine geldiğimde, parmaklarımı tellere daha sert vurdum. Gitar adeta benimle birlikte ağlıyor, benimle birlikte bu eve meydan okuyordu. Son notayı vurup teli parmağımla susturduğumda, odada devasa bir sessizlik oldu.
Gözlerimi yavaşça açtım.
Barlas masanın kenarında kalakalmıştı. Gözlerini benden ayıramıyordu, yüzünde saf bir hayranlık ve derin bir saygı vardı. "Doğa..." diye mırıldandı, sesi titriyordu. "Sen... sen sadece çalmıyorsun. Sen resmen o gitarın içinde yaşıyorsun."
Kapıya doğru baktım. Poyraz kollarını göğsünde kavuşturmuş, kapının eşiğinde duruyordu. Yüzündeki o alaycı, kibirli ifadeden eser kalmamıştı. Dudakları hafifçe aralanmış, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Benim gibi mahallede büyümüş bir kızdan böyle bir yetenek, böyle büyüleyici bir ses beklemediği her halinden belliydi. Pişman olduğunu söyleyecek gururda biri değildi ama gözlerindeki o yenilmişlik ve takdir duygusunu gizleyemiyordu.
Lodos ise telefonunu cebine koymuş, başını öne eğmişti. Az önce aşağıda kurduğu "elit olmak aynı şey değil" cümlesinin altında ezildiği çok açıktı. Benim o tıngırdatma dediği müziğim, onun o pahalı dünyasını tek bir şarkıyla yerle bir etmişti.
Poyraz yutkundu, boğazını temizleyerek mesafeli bir ses tonuyla konuştu. "Fena değil," dedi, hala o Karahan gururunu korumaya çalışarak. "Yani... en azından pederin parası boşa gitmemiş."
"Ben bu müziği Turgay beyin parası için yapmadım Poyraz," dedim, gitarı yavaşça masanın üzerine bırakarak ayağa kalktım. "Ben bunu ruhum için yaptım. Ve sizin o çok övündüğünüz lüks dünyanız, bu sesin yanından bile geçemez."
Lodos tek kelime edemeden arkasını dönüp koridorda kaybolurken, Poyraz da bana son bir kez bakıp sessizce uzaklaştı. Kapıyı açık bırakmışlardı ama bu sefer o kibirli duruşları kırılmıştı.
Barlas ayağa kalkıp yanıma geldi, elini omzuma koydu. "Bu evde çok şeyi değiştireceksin Doğa," dedi güven veren bir sesle. "Buna artık adım gibi eminim."
Barlas’ın omzumdaki elinin sıcaklığı henüz dağılmamıştı ki, malikanenin alt katından gelen tanıdık ve tok bir ses dalgası tüm evi sardı. Bu ses, buraların o yapay lüksüne ait olmayan, duyduğum an içimi eriten o güvenli sesti.
"Doğa? Güzelim, yukarıda mısın?"
Duyduğum sesle birlikte kalbim göğüs kafesimi delip geçecek gibi çarpmaya başladı. Bu ses, beni o mahallede ne zaman düşsem yerden kaldıran, ne zaman ağlasam dünyayı karşına alacağını bildiğim Demir abimin sesiydi.
"Demir abim..." diye mırıldandım.
Gitarı masanın üzerine bırakıp odadan hızla fırladım. Barlas da şaşkınlıkla hemen arkamdan geliyordu. Koridorun sonundaki merdivenlerin başına geldiğimde, aşağıda, o devasa lüks salonun ortasında dimdik duran Demir abimi gördüm. Üzerinde her zamanki o eski deri ceketi ve kot pantolonu vardı. Buranın şatafatına o kadar yabancı ama o kadar gururlu duruyordu ki, salonun ortasındaki o kristal avizeler onun bu duruşunun yanında sönük kalmıştı. Evin güvenliğini veya kurallarını çiğneyerek değil, bir abinin kalbiyle, tamamen insancıl ve sakin adımlarla gelmişti buraya.
Salonda o sırada Turgay bey ve İnci hanım oturuyordu. Gürültüye odalarından çıkan Poyraz ve Alptekin de merdivenlerin basamaklarında kalakalmıştı.
Turgay bey ayağa kalkmış, şaşkınlıkla Demir’e bakıyordu. Demir ise Turgay beyin üzerindeki o pahalı takım elbiseye ya da malikanenin büyüklüğüne zerre dönüp bakmadı. Adımlarını merdivenlere doğru çevirdiğinde göz göze geldik. Gözlerindeki o dinmeyen özlemi, beni orada görmenin verdiği o derin rahatlamayı gördüm.
"Ben, Doğa’nın abisiyim, Turgay bey," dedi Demir, sesini hiç yükseltmeden, sadece bir abinin netliğiyle konuşarak. "On yedi yıl boyunca gözümden sakındığım kardeşimi görmeye geldim. Nasıl olduğunu, bu koca evde alışıp alışamadığını kendi gözlerimle duymak istedim."
Alptekin merdivenlerden bir iki basamak aşağı inerek o analizci bakışıyla araya girmeye çalıştı. "Bak dostum, buraya bu şekilde gelmen Doğa’nın adaptasyon sürecini zorlaştırabilir. O artık bizimle yaşıyor."
Demir, Alptekin’in olduğu basamağa doğru bakarak hafifçe gülümsedi. Ses tonunu bozmadı, yine o sakin ama sarsılmaz tavrıyla cevap verdi.
"Ben onun adaptasyonunu zorlaştırmaya değil, arkasında her zaman bir dağ olduğunu hatırlatmaya geldim, Alptekin bey," dedi Demir. "Ben o mahallede Doğa’nın tek bir gün boynunu eğdirmedim. Buradaki lüks, onun benim yanımda hissettiği o güveni vermeye yetmez. Sadece iyi olduğundan emin olmak istiyorum."
Yanına varmak için merdivenlerden hızla indim. "Abi..." dedim, sesimdeki o tüm dik başlılığım gitmiş, yerini sadece Demir’e olan o saf çocuksu özleme bırakmıştı.
Demir beni gördüğü an yüzündeki o ciddi duruş bir anda eridi. Yanıma gelip kollarını etrafıma doladı. O eski deri ceketinin kokusu, o mahalle kokusu burnuma dolduğunda içimdeki tüm o yabancılık hissi uçup gitti. Beni kendine bastırdı, saçlarımı okşadı.
"İyisin değil mi, güzelim?" diye fısıldadı kulağıma. "Her şey yolunda mı?"
"İyiyim abi, çok iyiyim," dedim, gözlerimden akan bir damla yaşı hırkamın koluna silerek. "Beni merak etme."
O sırada Barlas merdivenlerden aşağı indi. Demir, Barlas’ın üzerindeki polis üniformasını görünce hafifçe geri çekilip bana baktı. Barlas, Demir’in bu korumacı ve insancıl tavrına saygı duyan bir ifadeyle öne çıktı, elini uzattı.
"Ben Barlas," dedi, sesini oldukça samimi tutarak. "Doğa’nın buradaki abisiyim. Az önce yukarıda onun o güzel sesini, gitar çalısını dinliyordum. Onu ne kadar güzel, ne kadar karakterli büyüttüğünü kendi gözlerimle gördüm Demir. Müsterih ol, onun burada saçının teline zarar gelmez."
Demir, Barlas’ın uzattığı eli sıktı. İki adam, iki farklı abi birbirinin gözlerinin içine bakarak sessiz bir anlaşma yaptı o an. Demir, Barlas’ın gözlerindeki o dürüstlüğü ve sahiplenişi hissetmişti. Ardından Turgay bey ve salondaki diğer abilere döndü.
"Doğa burada kalıp kendi ailesini tanımak istedi, ben onun bu kararına saygı duydum," dedi Demir, sesindeki o tavizsiz ama saygılı tonla. "Ama benim gözüm her zaman kardeşimin üzerinde olacak. O buranın kurallarına göre ezilmeyecek, burası onun o eğilmeyen başına alışacak."
Demir’in bu sakin ve asil gelişi, Karahan malikanesindeki o güç dengelerini tek birhamlede yumuşatmış ama yerle bir etmişti. Poyraz ve Lodos salonda çıt çıkarmadan otururken, bu evin kibirli duvarları dışarıdan gelen o samimi mahalle rüzgarıyla bir kez daha sarsılmıştı.

İyi okumalar Çiçeklerim 💘

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

200okunma 15beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18