16. bölüm / 23
Karma: İçsel DönüşümKaranlıktan Işığa Açan Kalpler
Bölümler 23Şu an: Karanlıktan Işığa Açan Kalpler
- 1 Geçmişin Kokusu1.403 kelime
- 2 Bitmiş yaralar kapanır, yarım kalanlar hep sızlar2.179 kelime
- 3 Aynı yaraya dönmek1.589 kelime
- 4 Sarhoş Pusula898 kelime
- 5 Gölgedeki İzler2.598 kelime
- 6 Yıkılan Duvar989 kelime
- 7 Gerçeğin Eşiğinde1.576 kelime
- 8 Küllerin Altındaki Ateş3.890 kelime
- 9 Griye Mahkûm4.572 kelime
- 10 Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri2.769 kelime
- 11 Köklerin Yabancılaştığı Yer2.305 kelime
- 12 Ulaşamayacak Kadar Yakın3.629 kelime
- 13 Yarım Kalan Nefes1.837 kelime
- 14 Birbirlerinden Eksilerek2.294 kelime
- 15 Camın Ardında Nefes3.206 kelime
- 16 Karanlıktan Işığa Açan Kalpler3.505 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur2.724 kelime
- 18 Kuriena’nın Gölgesinde1.889 kelime
- 19 Birbirine Açılan Hayatlar2.794 kelime
- 20 Aşkın Sorumluluğu2.720 kelime
- 21 Biriken Sessizlikler2.729 kelime
- 22 Kalbe Açılan Mesafeler1.555 kelime
- 23 Sevgi Hatırlar, Güven Sorgular2.715 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Akel! Bak, vallahi doktorunu arayacağım. Dikişlerin daha dün çıktı. Böyle fevri hareketler yapma! Açılacak diye ödüm kopuyor.” Aslı Teyze, hiperaktifliği tutan oğlunu uyardı. Ama beyzade dinler mi hiç?
Hastaneden çıkalı bir hafta olmuştu. Artık yardıma ihtiyacı olmadan yürüyebiliyordu. Dikişleri de dün alınmıştı. Ama Akel Bey evde çok sıkıldım, dışarıya çıkacağım, diye tutturuyordu. Gerçi ben onun asıl derdini biliyordum da neyse.
“İyiyim ben. Dünyadaki ilk bıçaklanan ben değilim ama değil mi? On iki gün oldu. Hem akşama çok önceden söz verdiğim bir işim var.” daha dün biraz daha kalmam için bu durumu dramatize eden adam, şimdi dünyanın en önemsiz şeyiymiş gibi anlatıyordu.
“Söz verdiğin kişi bu durumu anlayışla karşılar.” Bugün üniversitenin yılbaşı partisi vardı. Yılbaşından beş gün önceye planlamıştık. Bu arkadaş da sapık gibi kabine dalıp verdiği sözü tutmak istiyordu.
Kapı çalınınca annesi açmaya gitti. “Ayrıca sen gelmek için değil, elbisenin iplerini bağlamak için söz vermiştin.” küçük bir hatırlatma yaptım.
“Karen, kaç gündür baş başa kalamıyoruz diye asabım bozuk. Sen de bir yandan gelme, güzelim.” bakışlarıyla koridoru kontrol edip yanıma oturdu.
Ablamlar dönmüştü. Akel de annesinin ısrarı üzerine onlarla kalıyordu. Ama bu durumdan hoşnut değildi. Annesi bir an bile gözünü üstünden ayırmıyor, üstüne titriyordu. Ben de bir gün arayla bir iki saatliğine gelip gidiyordum. Ne zaman gelsem arkadaşları hep burada olurdu.
“Narkoz sinir yapar diyorlardı, haklılarmış.” cıklayıp ondan uzağa kaydım. Annesinin gitmesini fırsat kolluyordu resmen.
“Sensizlik yapıyor, narkoz değil. Karen eksikliği varmış. Gün en az on kez öpmem gerekiyormuş.” ciddi bir ifade takındı.
“Ar eksikliğin de olabilir mi? Çünkü iyice arsızlaştın.” koltuğun en uç köşesine kaydım. Yoksa rahat durmayacak ve rezil olacaktık.
“Kardeşim!” Kaan’ın sesiyle kafamı çevirdim. “Daha iyileşmeden gecelere akıyorsun, bakıyorum.” koridorun başından konuştu. Bakışlarım Akel’i buldu. Gecelere akmak derken?
“Çenen çıksın, Kaan!” sinirle patladı. Kaan’ın ne zaman ne yapacağı belli olmuyordu.
“Yenge… yani şey. Gecelere akmak derken partilemek… aman şey yani. Seninle işte, kızlarla değil.” toparlamak isterken daha da batırıyor gibiydi.
“İçine ettin, bir de sıvıyorsun.” Akel homurdanınca Kaan yine şaşırtmadı.
“Yenge. Sen bunu nasıl eğittin? Adam kendisini sansürlüyor.” bana bakıp sordu.
Ben gülmekle yetinirken Akel’den cevap gecikmedi. “Seni de sansürlememi ister misin, güzel kardeşim?” dişlerinin arasından konuştu.
“Lan iki dakika rahat duramadın, değil mi?” bağırarak geldi Ümit.
“Grubun neşe kaynağı olduğum için suçlanıyorum şu an. Yazık!” küsmüş gibi yapıp tekli koltuğa oturdu. “Unutmadan… dediğin kıyafetleri Aslı Teyze’ye verdim.” Kaç saniye sürmüştü küslüğü?
“Eyvallah, kardeşim.” Kararlıydı ama benim gitmek gibi bir niyetim yoktu.
“Serra nerede?” Ümit’e bakıp sordu Kaan. Ben buradayken gelmemeye özen gösteriyordu. Ama bu sefer gelmeme sebebi ben değildim. Dört yıl kadar geç kalınmış bir şeydi…
Hastaneden sonra Alp’le biraz yakınlaşmıştılar. Bugün kahve içeceklerdi. Daha arkadaştılar ama bence ileriye taşıyabilirlerdi.
“Bilmem. İşi varmış. Bence bizden gizli manita yaptı.” gülerek cevapladı.
Hepimiz gülerken Akel düşünceliydi. Bu espri canını sıkmış gibiydi. Ben, o kızı sorun etme diye bir tarafımı yırtarken, sürekli yeni malzeme veriyordu. Bu durum niye canını sıksın ki?
Onu izlediğimi fark edip gülümsedi. Sonra Kaan’a dönüp “Abi birazdan Karen’i evine bırakabilir misin? Hazırlanması gerek.” dedi. İnadı tutmuştu yine.
“Gerek yok. Hazırlanmamı gerektirecek bir şey yok.” kaşlarımı kaldırıp başımı hafif eğdim.
“Bu akşam orada olacağız.” duvardaki saate baktı.
Sekiz gibi toplanacaktık. Parti sadece öğrenciler için değildi. Arkadaş ve ya sevgilini de getirebilirdin. Ama yine de hocaların gözetimi altında olacaktı. Yirmi iki yaşına da gelsek bu muhabbet bitmiyordu.
“Ben annenle konuşmaya gidiyorum.” oflayarak kalktım. Beni dinlemezdi ama belki annesini dinlerdi. İyice ispiyoncu bebelere dönmüştüm.
“Hazır konuşurken Kaan’ın getirdiği gömleğe bakmasını söyle. Kırış varsa ütülesin. Akşam onu giyeceğim.” taşa duvara konuşsam sonuç alma olasılığı daha yüksek olurdu.
🌷
“Siz konuşun, ben bir Selda’yı arayıp geliyorum.” Ümit sevgilisiyle konuşmak için dışarı çıktı. Saat başı arayıp ne yaptığı konusunda bilgilendirirdi.
Kaan, Ümit’in arkasından Akel’i gösterip takıldı. “Oğlum, sen de iyice kılıbık oldun. Hayır, bunu da kendine benzettin.” Yakınlıkları eskiye dayanıyordu. Birbirlerine ne derlerse desin, asla bozulmazdılar.
“Kaan… Bu halimle bile ağzını yüzünü kolaylıkla dağıtırım, kardeşim. Zorlama.” Yüzüne tehlikeli bir gülümseme yerleştirdi Akel. Aralarında en uzun ve yapılı oydu.
“Yalan mı lan? Tek kelime edebiliyor musun o herife? Kıskançlıktan deliriyorsun ama sesin çıkmıyor.” Akel, gibi kıskanç birinin sessiz kalmasını yadırgıyordu.
Akel, başını uzatıp Karen’in gelip gelmediğini kontrol etti. “Karen’le aramız daha yeni düzeliyor. Boş yere germekten kaçınıyorum. Karen için sadece arkadaş. Onun niyetini de çok yakında çözeceğim.” bahsettikleri kişi Kuzey’di. Karen’den emindi ama Kuzey’e karşı duyguları iyi yönde değildi.
“Diğeri peki? Alp… Hâlâ kıskanıyor musun?” bu sefer takılmıyordu. Gerçekten merak ediyordu.
Bir süre düşündü. “Benim yıllardır kuramadığım bağı çocukluktan beri kurmuşlar. Aralarında tek bir bakış, cümlelerden daha çok şey ifade ediyor… Bazen kahkahasının yankısı Alp’in gözlerine yansıyor. Deliriyorum kıskançlıktan. Eskiden olsa laf atıp sinir bozardım. Şimdi sadece izliyorum. Onun gülüşüne gölge getirmek istemiyorum.
“Çünkü Karen susmamı istiyor. Beni hayatına alan o. Benden önce bir hayatı vardı, onu altüst etmek için girmedim. Bana güvenmeyi seçti. Her ne kadar kıskançlıktan delirsem de uzak dur demem… Başka biri olsa gözünün önünde herifin suratını dağıtırdım. Ama konu Karen olunca, gurumu bile çiğnerim.” Bunca zamandır içinde biriktirdiklerini Kaan’la paylaştı. Ondan gizlisi saklısı olmaz, güveni sınırsızdı.
“Peki, Alp? Yani sence o da arkadaşı olarak görüyor mu?” konunun nereye gideceğini ikisi de biliyordu. Onların da derdi kendi arkadaşlarıydı. Her şeyi görebiliyorlardı.
“Sadece arkadaş değiller, ötesindeler. Kardeşim gibi kalıbının dışında, gerçekten kardeş gibiler. Ama esas konumuz da bu. Alp için herkesten önce Karen geliyor.” çok sevdiği dedesini bile Karen için karşısına almıştı, diye düşündü. “Serra’yı onun önüne koyar mı bilemiyorum. İlk engel de vazgeçer mi? İşte bunu kestiremiyorum.”
Onun için Karen herkesten önce gelirdi. Kıyaslayacağı kimse yoktu. Alp’in de aynı şekilde davranmayacağından endişeliydi. Alp, nasıl Karen’i korumak için çırpınıyorsa Akel de Serra’yı koruyordu.
“Eğer Peri kızı’nı üzerse Alp’miş, Ahmet’miş dinlemem. Bedeli ağır olur.”
🌷
Müzik salonun tavanında dönüyor, ışıklar kalabalığın üzerinde kırılıyordu. Akel’i inadından vazgeçirememiştik. Partideydik… Annesini bile ikna edememişti.
Lacivert gömlek ve siyah kumaş pantolon giymişti. Yorulmamak için daha çok oturmayı tercih ediyordu. Yeni içecekler alıp yanına döndüğümde ayağa kalktı. “Benimle gel…” elimden tutup yürüdü.
Arka kapıdan çıkıp soldaki sessiz koridora saptık. Gürültü ardımızda kalmıştı. Bakışlarını üzerimde gezdirip “Hastanede verdiğin sözü tutma zamanı. Yarın tepeye geliyorsun.” söyledi.
“Daha yaraların kapanmadı. İyileşsin, öyle gideriz.”
Adımları üzerime gelirken ona eşlik ettim. Sırtım duvarı bulunca durdum. Elleri yavaşça sırtıma gitti. Elbisenin uzun savaş verip bağladığım ipini çekip açtı. Ne yapıyorsun der gibi bakınca “Ufak bir düzeltme.” diye mırıldandı.
Ağır ağır hareket ediyordu. Parmakları tenime değdikçe ürperiyordum. Grilerini gözlerime kilitlemiş, bir an bile ayırmıyordu. “Biraz daha sıkmamı ister misin?” gevşek bıraktığım ipleri çekerken sordu. Başımı sallayınca biraz daha çekti. Ama yine fazla sıkı değildi.
“Hâlâ bol…”
“Eğer fazla sıkı olursa sana bakan her gözü, göreceği son manzara yapmamak için çaba sarf etmem gerek.” tehlikeli bir gülüş belirdi. Parmaklarını sırtımda yukarı çıkıp “Omzunu da düzeltelim…” eğri yaptığım şeridi düzeltti. Yine sözünü tutmuştu. İpleri o bağlamıştı. Ama bunu en çekici haliyle yapmasaydı keşke. Yakın durmak için, arkamı dönmeme bile fırsat vermeden gafil yakalamıştı.
“Gözlerindeki ateşi soyadına mı taşısak diyorum?” yüzümde gezinen griler soluğu dudağımda aldı.
Sıcak mı olmuştu burası? Koşmayı geçtim, depar atıyordu. “Soyadıma ekleme almak için fazla gencim bence.” gülüp, boynundaki minik beninden öperek yana kaydım.
“Ne kadar kaçacaksın acaba?” başını sallayıp bir adım geriye gitti.
Kalabalığın arasına karıştık. Alp, Serra’yı davet etmişti. Beyaz midi bir elbise giymişti. Dekolte detayında küçük parlak taşlar vardı. Her şer de bir hayır vardır dedikleri bu olsaydı gerek. Hastaneye gitmeseydik belki de asla birbirlerine gitmeye cesaretleri olmayacaktı. Ama Alp hâlâ suçluluk duyuyordu. Bana ihanet etmiş gibi hissediyormuş. Bu daveti de benim ısrarım üzerine yapmıştı.
Kuzey de gelmişti. Hastanedeyken bir an bile yalnız bırakmamıştı. İkisi de iki yetişkin ve medeni bir insan gibi davranıp kavga etmiyorlardı. Şimdi de uzun boylu, sarışın bir kızla sohbet ediyordu. O kızı geçen hafta da yanında görmüştüm. Yanlış hatırlamıyorsam tiyatrodan arkadaşıydı. Aynı zamanda bizim fakültede okuyordu hatta ortak derslerimiz varmış. Kuzey’i de o davet etmişti. Bir kıvılcım gelir miydi bilmiyorum ama Kuzey mutlu görünüyordu. Yıllar sonra yanında bir kadın vardı.
Akel annesiyle konuşmaya dışarı çıktı. Ben de içeceğimden bir yudum alıp dans edenleri izliyordum. “Hayret! Yanındaki kasıntı nihayet seni yalnız bırakabildi.” arkamdan bir ses duydum. Dönmeme gerek kalmadan öne gelerek kendisini belli etti. Aynı fakültede olduğumuz bir gereksizdi.
“Alper… işine bak. Valla uğraşamam seninle.” bıkkınlıkla duyması için bağırdım.
Adam yoktan anlamıyordu. Üniversiteye geldiğim günden beri asılıyordu. Sevgilisi varken bile yürümeyi ihmal etmiyordu. Tam şerefsizdi. Bana Burak’ı hatırlatıyordu.
“Ben uğraşırım… Sen olunca akan sular durur. Ayrıca ben seni o balon vücut gibi kurtların içinde bırakmam.” Çenesiyle Akel’in gittiği yönü gösterdi.
Akel gelirse kesin arıza çıkarırdı. Üstelik Kuzey, Alp ve Akel’ destek atar, ayırmak imkânsız olurdu. Sonra Karen niye kavga ediyor? Etrafımdakiler sanki çok normal, tek sorum benim.
Gözlerini kısıp kaşlarını çatmış Alp, bize doğru adımladı. Kavga kokusunu alıyordum. “Oğlum, sen mazoşist ya da dayak arsızı falan mısın? Valla artık seni dövmek bana cazip gelmiyor. Zevk alamıyorum.” küçümseyici bakışlarını üzerinde gezdirdi. Kaç kere dayak yedi kim bilir? Ama nato kafa nato mermer…
“Seninle konuşmak için geldiğimi hatırlamıyorum.” bir saniyelik Alp’e bakıp yeniden siyah gözleriyle bana döndü. Buna devam ederse siyah, sadece göz rengi olarak kalmayacak, göz altına da bulaşacaktı.
“Alper! Seni konuşamayacak hale getiririm!” dişlerinin arasından bağırdı. O an müzik kesinlince sesi mekânda yankılandı. Ama kimse oralı olmayıp eğlencesine devam etmişti, birkaç kişi hariç… Serra ve Kuzey, çoktan buraya doğru geliyordu bile. Harika! Akel de gelince kavga kaçınılmaz olur.
Kuzey etrafına bakındı. İlk başta sohbet ettiği kıza baktığını sandım ama Akel’i arıyordu. Alp’in kolundan tutup kendisine doğru çekti. “Dışarı çıkar şu iti, geliyorum ben de. Akel, görürse kavgaya tutuşur, yarası daha iyileşmedi.”
Boşuna içimizde en aklı başındamız Kuzey, demiyorum. Gerçi ağzına tek kötü laf almayan, kavga sevmeyen adamı da kendimize benzetmiştik. En azından hâlâ mantıklı düşünme yetisini kaybetmemiş.
Alp, başını sallayıp “Yiyorsa dışarı gel! Yoksa yine korkup kaçacak mısın?” Alper’e döndü. Ne zaman kavgalık durum olsa kaçmaya çalışır ancak pek başarılı olamazdı.
“Hayırdır? Bir sorun mu var?” arkadan Akel’in sesi geldi. Hah! İşte şimdi başlıyoruz. Ayıkla şimdi pirincin taşını.
“Yok bir şey. Gidelim mi artık? Sarmıyor burası.” birkaç adım kala yanına gidip söyledim. Müzikten dolayı bağırdım.
“Bu kızgın boğa neye dellendi böyle?” çenesiyle Alp’i gösterdi.
“Önemli bir konu değil. Alp işte kızmaya bir şey buluyor. Geçer şimdi.” dediğim an müziğin sesini bastıracak bir ses duyduk. İki dakika sabredemedin ALP!
Müzik sesi durmuş, herkes birbirine bakıyordu. Arkamı döndüğümde yere yığılan Alper’i gördüm. İki saniye yanından ayrılınca da kavga etmezsin abi ya…
Akel soluğu yanlarında aldı. Kuzey, saldırmaması için Alp’i tutuyordu. Serra'nın yüzü bembeyazdı. Tabii bizimkileri doğal ortamında görmek biraz korkutucu olabiliyordu.
Alper kanayan dudağını tutup, gülerek ayağa kalktı. “Balon vücut da gelmiş.” Akel’e bakıp söyledi.
Akel “Ne diyorsun lan?” diye diklenince hemen koluna girip “Daha yaran iyileşmedi. Kavga edersen açılan sadece dikişlerin olmaz, arkadaşım.” uyardım. Her durumda böyle rest çeker gibi konuşmak istemiyordum ama şu an önceliğim, onu bu kavgadan uzak tutmak ve yarasına bir şey olmamasıydı.
“Akel! Serra’yla Karen’i al ve çık buradan.” dedi Kuzey.
“Sadece görüntü mü seninki? İcraat yok mu?” alayla dedi Alper. Susmuyordu bir türlü geri zekâlı.
Akel bir adımda yakasına yapıştı. “Kimsin, oğlum sen?” boyu en az yirmi santim uzundu.
“Akell!” bağırdım arkasından. Tereddütle bakıyordu.
Alp, Akel’in kolundan tutup çekmek istedi ama bırakmadı. “Lan bırak! Benim meselem!”
“Akel! Bırak!” bir kez daha bağırdım. Alper’i öyle bir savurdu ki önde duran masa devrildi. Artık herkesin gözü pür dikkat buradaydı. Üst kattaki Ferit Hoca da buraya bakıp merdivenlere yöneldi.
“Kuzey, Alp’i dışarı çıkar!” bağırıp Akel’in kolundan tutup çıkışa çekiştirdim. Serra da hemen arkamızdaydı. Kuzey ve Alp de diğer çıkışa ilerledi. Daha doğrusu Kuzey tarafında zorla götürüldü.
Dışarı çıktığımızda ne o tek kelime etti ne de ben. Öfkesi hâlâ geçmemişti. “Serra, iyi misin?” beti benzi atmıştı.
“İyiyim. Sadece bir an olaylar nasıl hızlı gelişti, anlayamadım.” kafasını sallayıp dedi.
“İşte bu da bizimkilerin doğal ortamı.” onun arkadaşlarıyla tanıştığımda buna benzer bir cümle kurmuştular. İadeyi ziyaret gibiydi ama bizimki daha çok uygulamalı oldu.
“Üç erkekle yakın arkadaş olunca insan fazla yadırgamıyor.” güldü. Yavaş yavaş kendisine geliyordu. Ama ikimizin de titremesi geçmemişti. Donuyorduk! Aceleyle çıktığımız için hepimizin paltosu içeride kalmıştı ve sırtım komple açıktı.
“Girin şu mağazada bekleyin, ben de arabayı getiriyorum.” pirinç ışıklarıyla kaplı şirin bir butiği gösterdi ve hızlı adımlarla otoparka gitti.
“Karen!” Kuzey’i görünce rahat bir nefes aldım.
“Al giy şunu.” Alp, benim ve Akel’in paltosunu verdi. Sonra da çekingen bir şekilde Serra’ya uzattı. O da aynı çekingenlikle alıp teşekkür etti. Biz asla böyle bir ilişki yaşamamıştık. Genelde ben tersleyen, o da atılgan taraftı. Ama bizim iletişimimizi çok seviyordum. Bu tarz ilişki sıkardı bizi.
“Sen niye saldırdın? Demedim mi uğraşma!” homurdandım.
“Damarıma bastı.” omuz silkti. “Kusura bakma sen de. Böyle olsun istemezdim.” mahcup bir şekilde Serra’ya baktı. İyi yumruk atamıyorum diye illallah ettiren adam, bir başka kızdan kavgaya şahit olduğu için özür diliyor. Oğlum, ben insan değil miydim? Antrenman yaparken bile yalandan değil, gerçekten vuruyordu… Ama kıskanmayacağım, kıskanmayacağım. Kardeşim yıllar sonra birine âşık oldu. Kendimi görümce gibi hissediyor, şimdiden moda girmiştim. Acaba Akel geldiğinde de Alp böyle mi hissetmişti?
Akel arabayla yaklaştı. İnip ön kapıyı açtı. Yüzüme bakmıyordu ama benim içindi.
“Hadi kendinize iyi bakın.” taksilerden birine bindi Kuzey. İçeceği için arabasıyla gelmemişti.
“İznin olursa evden aldım, eve teslim…” Alp, Serra’ya doğru bir adım attı. Çocuk heyecanlanınca tam bir odun oluyordu. Nakliye şirketi misin oğlum sen? Eve teslim ne? Ama Serra, sorun etmeden başını sallayıp diğer taksiye bindi. Hem ne ara çağırmıştılar bu taksileri? Klasik İstanbul koşullarında taksi bulmak samanlıkta iğne aramak gibiydi…
Yol boyunca ikimizden de çıt çıkmamıştı. Bugün artık kendi evine, yani ormandaki eve geçecekti. Annesi iyileşmediğini öne sürüp gitmesine engel olmaya çalışmıştı ancak fayda etmemişti. Yine kendi bildiği yoldan gitmişti.
“İçeri gel…” uzun süren sessizliği bozan ben oldum. Sakince konuşmak istiyordum. Arabadan inip bahçe kapısını açarken, sessizce beni takip etti. Çok soğuk davranıyordu. Haksız da sayılmazdı.
Eve girip salona geçtik. Araba da sıcaktı ama evimin sıcaklığını hiçbir şeye değişmezdim. “Üzerimi değişip geliyorum.” bu elbisenin içinde bir türlü rahat edememiştim. Tamam, çok güzeldi ama rahatsızdı. Pijamalarımı özlemiştim. Hızlıca üzerimdekilerden kurtuldum. Siyah pijamamı giydim, saçımı topladım. Banyoya gidip makyajımı çıkardıktan sonra odamdan ilk yardım çantasını alıp yanına gittim. Her gece pansuman yapılması gerekiyordu.
Yanına oturdum. Her şeyi tek tek çıkarırken gözümün ucuyla ona baktım. Sadece yaraya değil, aramızdaki bu şeye da pansuman lazımdı. “Önünü açar mısın?”
Gömleğinin düğmelerini açıp arkasına yaslandı. Dikkatle bandajı söküp batikonu çok az yarasına damlattım. Tenine değdiğinde nefesi hafif kesildi. Refleks olarak başımı kaldırdım, göz göze geldik. Bir şey demedi.
“Kavgadan uzak durmanı istemiştim… benden değil.” gazlı bezle yarasını temizlerken söyledim.
“Her fırsatta yaptığın tehdit gibi mi?” dedi yorgun bir sesle. Gözlerini kapatıp başını arkaya yasladı.
“Eğer kavga etseydin yaran açılacaktı. Her önüne gelenle kavga edip beni üzmeye ve korkutmaya hakkın yok.” gazlı bezi makasla kesip yarasının üstüne koydum. Flasteri şeritler halinde kesip bezin üstüne yapıştırdım. İkimiz de birbirimize bakmadan konuşuyorduk.
“Yangında ilk vazgeçilecekmişim gibi hissettiriyor ama.”
Morluğa iyi gelen kremi alıp hafifçe elime sıktım. Vücudundaki morlukların rengi yavaş yavaş solmuş ama hâlâ belli oluyordu. Yavaş ve hafif dokunuşlarla sürdüm. “Yanan sadece sen olmuyorsun…” Her şeyi çantaya geri koyup arkama yaslandım.
“Yapma bunu! Kendinle tehdit etme!” grilerini gözlerime dikti. Arkamdaki yeşil doğa tablosu gözlerine yansımış, ela olmuştu.
“Tamam. Ama sen de kendini koruyacağına söz ver. Bari bir ay rahat dur!” sitemkâr tonda dedim.
“Az önce benim bir suçum yoktu, gördün. Herif sarhoş muydu, neydi?” Alper’in neden öyle davrandığını bilseydi bu kadar sakin olur muydu orası muamma. Evet, bu sakin haliydi.
“Olabilir. Deli de geç sen de. Her laf atanla kavga etseydik ohoo…” dedim göz devirerek.
Başını sallarken suratında beli belirsiz bir gülümseme belirdi. Gömleğinin önü hâlâ açıktı, konuşurken gözüm kaslarına ilişiyordu. Engel olmaya çalışsam da sonuç değişmiyordu.
“İstersen çıkara da bilirim.” baş ve işaret parmağıyla gömleğin bir köşesinden çekti.
“Akell! Kendini dışarını attırma!” sinirle homurdandım. Olabildiğince ondan uzağa kaydım ama kahkaha atıp yanıma kaydı. Hareket ederken birkaç saniyeliğine yüzünü buruşturmuştu.
“Hâlâ karşımda aynı utangaç liseli var ve ben onun hastasıyım.” deyip iç çekti.
“Benim de karşımda aynı inatçı adam var.” benim inadımla kapışan yegâne kişi…
“Peki, hâlâ gözlerimi kapamam gerekli mi?” çenemi tutup hafif yukarı kaldırdı.
“Cevabının değişeceğini sanmıyorum.” kaç yıl da geçse ondan utanıyordum. Gözlerindeki arzuya karşı donuyor, hareket edemiyordum sanki.
“O zaman… kapasana gözlerini. Hasret kaldığım şeyler var.” ailesinin evindeyken, ne zaman yaklaşsa kaçıyordum. Bu riski göze alamazdım. Zaten bir keresinde komşularına yakalanmıştık.
“Sen en son trip atmıyor muydun?” gömleğinin yakasından tutup kendime çektim. Otururken de uzun olamazsın be adam!
“Geçmişe takılı kalmayalım. Anı yaşayalım.” mırıldanıp gözlerini kapattı. Acaba ne zamana kadar ilk adımı benden beklemeyecekti?
Gözlerimi kapatıp “Seni seviyorum…” diye fısıldadım.
Tam öpecekken bir ses duydum. İrkilerek uzaklaştım hemen. Anahtar çevrilme sesi geldi. Kapıda biri mi vardı? Hırsız mıydı yoksa? Anahtarı olan bir hırsız… Bravo Karen!
Akel afallamış halde gözlerini açtı. “Ne oldu? Yanlış bir şey mi yaptım?” Ne zaman aniden uzaklaşsam hep bunu sorardı. Kırıldığını göstermezdi ama o soru… hep iyi gelirdi.
Daha açıklamaya fırsat bulamadan kapı açıldı ve ben sadece “Kapı—” diyebildim. Karşımda gördüğüm kişi sesli yutkunmama neden olmuştu. “Ba-baba?” hemen ayağa fırlayıp birkaç adım attım. Ama babam adeta donmuştu. Nasıl göründüğümüzü düşününce, donma kelimesi bunun yanında hafif kalırdı. Dip dibe oturmuş ve Akel’in gömleğinin düğmeleri acıktı. Kim bilir adamın aklına ne gelmişti.
“Karen!” dedi tok bir sesle “Ne işi var bu herifin burada? Ve de bu halde?” eliyle Akel’i işaret edip aşağıdan yukarıya taradı. Benimle konuşuyordu ama gözleri ondaydı.
Akel, hemen ayağı kalkıp önünü iliklemeye başladı. “Efendim, ben—”
Lafını bölüp “Sana sormadım! Kızımla konuşuyorum.” bana baktı. Adımları Akel’i buldu.
İçim ürperdi. Daha önce hiç bu bakışlarını görmemiştim. “Babacığım… hoş geldin.” zaman kazanmaya çalışsam da babam hiç oralı değildi. Gözleri ateş püskürürken bir anda Akel’in gömleğinin yakasını kavradı. Yumruğunu sıktığını görünce “Baba dur! Yaralı.” Korkuyla dedim. Vurmazdı, değil mi?
“Ne yarası?” gözlerini onun üstünden ayırmadı.
Akel, gömleğini hafif kıvırıp “Efendim. Geçen hafta küçük bir kaza geçirmiştim. Karen de sağ olsun yardım ediyordu.” açıkladı. Korkmuyor, karşısında dimdik duruyordu.
“Pansuman için burada!” Heyecandan biraz bağırmış olabilirdim.
Ellerini yakasından çekip “Pansuman yapacak başka kimsesi yok mu?” arkasında birleştirdi. Yusuf Arsal’ın sorgu modu açılmıştı.
“Babacığım, Akel de gidiyordu aslında. Bu konuşmayı başka zamana mı ertelesek? Önce biz mi konuşsak?” verdiği soruya cevabım yoktu. Akel’in yanıtlarından da çekiniyordum. Her şey diyebilirdi.
“Zaten uzun zaman önce gitmemiş miydi?” iğneleyici ses tonuyla sordu.
“Gidemedim, efendim.” Akel’i sessize alamıyor muyuz ya? Onun cevaplarından korkuyordum.
“Ama şimdi gidiyorsun.” lütfen git der gibi baktım.
“Eğer izniniz ve vaktiniz olursa sizinle konuşmak isterim.” bir adım öne attı.
“Konuşacağız zaten.” bana dönüp “Ama önce seninle.” dedi.
“Tabii, babacığım. Ben Akel’i geçireyim, hemen geliyorum.” Akel’e bir adım atıyordum ki “Kapı, pansuman için geldiği kapıyla aynı, kızım. Değişen bir şey yok.” fiziksel olmasa da kelimeleriyle durdurdu.
“Lütfen…” diye fısıldadım sessizce.
İsteksizce koltuktan paltosunu alıp kapıya adımladı. Kapı kapanana kadar ne babamdan ne de benden ses çıktı. Odada yankılanan tek ses telefonuma gelen bildirim sesiydi. Göz ucuyla ekrana baktığımda bir mesaj belirdi. ‘Arabadayım. Gelmemi istersen seslenmen yeterli.’
Babam, tekli koltuğa oturdu. Ellerini dizine koydu, yüzü hâlâ gergindi. Tam karşısındaki koltuğu oturmam için gösterdi. “Seni dinliyorum.” oturduğumda gayet sakin ama tok bir sesle konuştu.
“Gerçekten sadece pansuman yapıyordum. Yanlış bir şey—” yarıda kesip konuşmama izin vermedi.
“Benim kızıma güvenim tam. Buraya gelecek yakınlığı nereden bulduğunu soruyorum.”
Yüzümde bir gülümseme belirmişti. Başkası olsa asıp keserdi. Ama benim babam, bana güvenmeyi seçmişti. “Şey…” ne kadar arkadaş gibi olsak da bu konularda çekiniyor, utanıyordum. Artık büyümüştüm ama onun karşısında hâlâ küçük bir çocuk gibiydim. Tek istediği dürüst olmamdı ama yaşadıklarımızı nasıl açıklardım? “Bir ay falan oldu döneli…” sustum bir süre. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti.
“Yine gitmeyeceğine inanıyor musun? Aynı acıları göze alıyor musun?” amacı, beni üzmek ya da yargılamak değildi. Bunu hiç yapmamıştı, bana kızmamıştı bile. İçindeki endişeyi bastıramadığı aşikârdı. Gerçeklerle yüzleşmemi ve doğru karar vermemi istiyordu.
“İnanıyorum çünkü… hiç gitmemişti… Akel Amerika’da değildi, baba. Yani değilmiş. Ben de yeni öğrendim.” Ablamlar yüzünden o da Amerika da sanıyordu. Ablam ve Burak Abi dışında, iki aileden bizi tek bilen babamdı. Ne Akel’in ailesi ne de benim annem biliyordu. Akel dönene kadar ailesine anlatmamıştı. Babam da anneme…
“Yani yalan söyledi.” kaşlarını çattı. Onun kırmızı çizgisini ihlal etmişti.
“Hayır… yani evet. Ama mecburdu. Birisi Akel’le ilgili yalan söylemişti. Ben de Akel’e değil, ona inanmayı seçtim. O da benim için gittiği yalanını söylemiş.” Üstü kapalı elimden geldiği kadar açıkladım.
“Yani savaşmayı değil, kaçmayı seçti. Yine ilk engelde bunu yapmayacağını ne belli?” diye sordu.
“O zaman önünde duramayacağı kadar güçlü bir engel vardı; ben vardım. Ama bu sefer sorun çıkarsa önce anlamaya çalışacağım.” yüzüne bakamıyor, halının detaylarını inceliyordum. Bir an başımı kaldırınca göz göze geldik. Biliyordum, anlıyordu beni…
“O yara? Nasıl oluştu?” şimdi de tekin biri olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordu. Sevgili olduğumuzu öğrendiği ilk andan hiç araştırmamış gibi.
Olduğu gibi anlatırsam ‘Senin orada ne işin var? Niye kavgaya karışıyorsun?’ diye kızardı. Tamam, kavga etmeme karşı değildi ama git insanlarla dalaş da demiyordu. Üstelik bıçak çekilen bir ortamda.
“Arkadaşının kız kardeşini okulun önündeki serseriler rahatsız etmiş. O da hadlerini bildirmiş. Ama sonra yine karşısına çıkınca kavga büyümüş, bıçak çekmiş. Altı saat ameliyatta kaldı, üç gün uyanmadı. Daha bir hafta oldu hastaneden çıkalı.”
“Sen de o zaman affettin…” başını sallayıp arkasına yaslandı.
Bir süre sustu, boşluğa daldı gözleri. Ailemden beni en iyi tanıyan babamdı. Nerede ne yapacağımı, neyi affedip, neyi içimde tutacağımı hep bilirdi. “Geçen sefer anlaşamadık dedin, ses etmedim. Ama bu sefer… onda pansuman dahi yapılmayacak yaralar açarım.” az önceki olaya istinaden gözdağı verdi. Ama öfkesi bana değil, tamamen Akel’e yönelikti.
“Biliyorum.” ayağa kalkıp yanına gittim. Boynuna sımsıkı sarıldım. O güvenli, güçlü omzuna yaslanarak “Çok teşekkür ederim. İyi ki benim babamsın…” dedim. İyi ki beni sen büyüttün…
Bölüm etkileşimi
