12. bölüm · Karma: İçsel Dönüşüm

Ulaşamayacak Kadar Yakın

Atik Stayl

“Nerede kaldı bu adam?” kolundaki saate bakıp söylendi Kuzey. Yarım saattir Alp’i bekliyorduk.

“Ben bir daha arayacağım.” rehbere girip numarasını çevirdim. Yine kapalıydı. İzmir’den döndüğümüzden beri ortalıkta yoktu. Evine gitmişti. Onun yanında normal davranıyordum ama soğuk yapıyordu. Bunun sebebi, o kadınla konuşması olabilir miydi acaba? Ne demişti ona?

“Ne oldu bugün size? Geldiğinden beri yüzün niye asık? O herif mi bir şey yaptı?” o da suçu Akel’de aramıştı. Bugünün tek iyi şeyi Akel’di oysa.

“Yok… Alp’le atıştık biraz.”

Kaşlarını çatıp başını sola eğdi. “Siz en son atıştığınızda yedi yaşınızda değil miydiniz?” bizim arkadaşlık hikâyemizi o da biliyordu. Asla kavga etmezdik ki?

“Önemsiz bir konu… Anime’yle ilgili.” bugün yalan kotamı doldurmuştum. Bana karşı hep dürüst olan Kuzey’e yalan söylemek ağırdı. “Sana ayıp olmazsa ben gidip baksam?” sordum çekinerek.

“Yok, olmaz da. İstersen ben de geleyim?”

“Hallederim ben. Teşekkürler. Görüşürüz sonra.” gülümseyip oradan ayrıldım.

Nerede arayacaktım? Benimle aynı ortama gelmek istemiyordu. O yüzden eve ya da tepeye gitmezdi. Telefonumun ekranı yandı. Akel mesaj yazmıştı. ‘Seninki burada. Fena sarhoş. Nereye götüreyim?’

Hah! Bir bu eksikti! Bu halde eve gidemezdi. Semiha Teyze valla canımızı okurdu. Bana getirmesini yazıp bir taksi çağırdım. “Sen alkol mü kullanıyorsun ya hiç? Ne diye fullüyorsun?”

Eve vardığımda saat on birdi. Üstümü değiştirip mutfağa geçtim. Koyu bir kahve yapıp fincana koyuyordum ki bahçeden sesler geldi.

“Bıraksana lan beni! Evime gideceğim!” Alp’in bağırışıyla yerimden sıçradım. Ayıkken birbirlerine katlanamayan adamlar, sarhoş kafayla birbirlerini çiğ çiğ yerdi.

Bahçeye fırladım. Akel, kolunun altına girmiş, eve sürüklüyor ama Alp direniyordu. “Lan ne yüzle bakacağım suratına?” bir kez daha bağırdı öfkeyle. Senin bir suçu yok ki şövalyem.

Diğer koluna girip “Bok vardı bu kadar içecek! Değer mi lan onlar için?” bağıra bağıra eve sürükledim. Vallaha konu komşu beni mahalleden atacaktı.

Güçlükle eve taşıyıp koltuğa attık. Bu vücudu yetmez gibi spor yapıp daha da kaslanmıştı. Taşımak çok zordu. Durmadan homurdanıyor ama ne dediği anlaşılmıyordu. Kahveyi zorla içirip misafir odasına taşıdık. Bünyesi alışık değildi, anında sızmıştı.

“Teşekkür ederim. Sana da zahmet oldu.” buzdolabında iki tane soda çıkarıp biri ona uzattım.

“Sorun değil. İyi misin sen?” şişeyi tezgâha bırakıp yanıma yaklaştı.

“Kötü olmamı gerektirecek bir şey göremiyorum.” misafir odasını işaret edip “Tabii sarhoş arkadaşımı saymazsak.” gülmeye çalıştım.

“Benim yanımda rol yapma.” yüzümdeki tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdı.

“Bu ilişkinin yalan ihtiyacını sen karşılıyorsun zaten. Bana gerek kalmıyor.” bir adım yana kaydım.

Beni takip etti. “Ne zaman vazgeçeceksin? Geçmişe takılı kalma artık.”

“Geçmişe? Öyle mi?” hırkasının eteğini tutup yukarıya sıyırdım. Gözleri ellerime kaydı. Kaburgasının altındaki morluğa bilerek bastırdım. “Alp’le kavga esnasında mı oldu bu? Birkaç hafta önceki kavganın izi neden yeniymiş gibi?”

Baskıyla inleyip sıkıntılı bir nefes verdi. Ensesini kaşıdı. “Ben şey… Özür dilerim. Sade—”

“Sadece Karen’e yalan söylemek hoşuna gidiyor.” bıkkınlıkla başımı salladım.

“Hayır! Benden uzaklaşmandan korktum.” ellerimi tutup gözlerimin içine baktı.

“Hep aynı bahane… Yemiyorum be, Akel. Valla doydum.” Yanından geçecektim ki önüme geçti.

“Bahane değil!” sesi çatladı. “Görmüyor musun? Senin aşkından ölüyorum ben! Benim sende gördüğümü bir başkası görecek diye ödüm kopuyor… Herkese olan merhametin, bir bana karşı kayıtsız.

“Dört yıl boyunca uzaktan izledim… O herife her dokunduğunda ağzını yüzünü dağıtmak istedim. Ama beni görüp üzülme diye sessiz kaldım. Seni kendimden öte tutarken, beni görmezden gelmene katlamıyorum! Gör artık beni… Hiçbir suçum olmadığını anla. Biz arkadaş olamayız. Görmüyor musun? Ya ben, gece gece bir sarhoşu sevdiğim kadının evine getiriyorum. Bu ne demek, farkında mısın? Alp’i deli gibi kıskanmıyor muyum sanıyorsun? Bir kere de beni anlamak çok mu zor?”

Onu ilk defa böyle görüyordum. Eteğinde taşları boşaltmış, hepsi de tek tek kalbime değmişti. Sinirli değildi, kırgındı. Bana kırgındı… Ona hep kör olmuştum. Çabalarını görmeyip, yalanlarına açmıştım gözümü. Ama beni anlamıyordu. Ben, terk edilme korkuma rağmen, sırf onu sevdiğim için bir ilişkiye başlamıştım. Yüzüme söylemeseler de duyuyordum. Huylu huyundan vazgeçmez. Sıkılınca bırakır, söylentileriyle karşılaşıyordum her gün. Bizim için kendimden vazgeçmiştim.

“Susma artık! Ben bu belirsizlikten çok sıkıldım… Ödüm kopuyor, kızım. Biri gelecek de ona âşık olacaksın diye. Gözlerimin içine baktığında artık bir şey hissetmemenden korkuyorum. Canın yandığında bana buz kesip, o şerefsize gitmene dayanamıyorum. Bu eller başkasının elini tutacak, bu dudaklar başkasına nefes olacak diye aklım çıkıyor… Beceremiyorum ben.”

Alkol sabrını tüketmiş, bastırdığı duygularını gün yüzüne dökmüştü. Söyleyecek çok şeyim vardı lakin kelimeler boğazımdan çıkmıyordu. Ama susarsam da bir daha bu konuyu konuşamayacaktık.

“Her şeyi sen yaşadın, değil mi? Tüm acıyı sen çektin. Sen gittiğinde ben de gittim lan! İçimde bir şeyler koptu. Ağlamadığım gün yoktu! Sevdiğim adamı başka bir kadının kollarına itmek kolay mı sanıyorsun? Hani Kuzey’i kıskanıyordun ya… Ben, seni aile babası olmaya göndermiştim! Her gün sana âşık bir kadınla aynı evin içinde, aynı odada, aynı ya-yatakta… Kolay mıydı sanıyorsun? Bugün âşık olmasa da yarın olur, yarın olmasa öbür gün diye aklımı kaçırıyordum. Ara sıra aldığım kokunla bile mutlu oluyordum lan ben! Unuttum ayağı çekerken kıvranan bendim. Hani dedin ya üç yıl yedi ay yirmi beş gün diye… bu süreçte sen hep gördün. Bense çizdiğim portrenin her detayını gözüm kapalı yapacak kadar çok izledim. Kaç kere atmak isteyip de kıyamadım. Şimdi gelmiş her şeyin suçlusu gibi beni gösteremezsin, Akel Ateş.”

Sessizlik çöktü aramıza. Birbirimizi bölmemiştik. Boğazımdaki düğümler bir bir dökülmüştü. Beni en iyi anlayanlardandı, yine anlardı. Ama ben de ona karşı kör olmamalıydım. Bu oyunu iki gün bile sürdüremedik, izin vermediler. Biz arkadaş olma seviyesini geçeli çok olmuştu. Birbirine bir şey hissedenler asla arkadaş olamazdı. Bunun adı işkence olurdu. Manyetik bir enerji bizi birbirimize mecbur kılıyordu. Birlikte olmakta da pek iyi değildik, daha doğrusu iyi olmamıza izin verilmemişti… Şimdi ne olacaktı peki?

Düşmüş omuzlarını dikleştirdi. Aramızda dünya var zannettim o an. Fiziksel değildi bu mesafe… Ruhsal bir uzaklıktı. Elimi uzatsam dokunacaktım ama ulaşılamayacak kadar uzaktaydı… Boynunda beliren damarı atıyordu. Kızdığında hep patlayacakmış gibi şişerdi. Burun delikleri de büyümüştü. Hızlı hızlı nefes alıyordu. Nefesi her yüzüme çarptıkça buz kesiyordum. Bu ürpertiyi seviyordum, varlığı ruhuma iyi geliyordu… Ben onunla kavga bile edemiyordum ki. Her baktığımda başka bir çizgisini keşfediyordum. Mesela şimdi âdem elmasının yanındaki beni inceliyordum.

“Aramızda asla hiçbir şey olmadı. Evli bile değildik. Söylemiştim sana.” sol eliyle yanağımı okşadı. “İkimiz de zor şeyler yaşadık. Artık mutlu olma şansımız var. Bunu elimizden alma be güzelim.”

Gözlerimi yumup, kedi gibi başımı eline sürttü. Elimin altındaki kalbi deli gibi atıyordu. Diğer elimi de alıp yüzüne koydu. Parmaklarımı yanağında gezdirdim. Sakallarını bugün kesmiş, cildi pürüzsüzdü.

“Ya yine bir sorun çıkarsa?” bir birimizin yörüngesine girmiştik yine. Mantık yavaşça uzaklaşmıştı.

“Olmayacak! Söz veriyorum. Tek bir şans…” Karşı gelmeye gücüm var mıydı?

“Tek bir yalanını yakalarsa—” işaret parmağımı yüzüne doğru sallarken benden önce davrandı.

“Asla! Ne öğrenmek istiyorsan sorman yeterli… Artık yalan yok!” parmağımı yakalayıp yavaşça minik bir buse kondurdu.

“Akel Ateş… Kapa gözlerini!”

Memnuniyetle dudağının kenarı kıvrıldı. Yaklaşıp gözlerini kapattı. Yanağına minik bir öpücük kondurdum. Mırıldanarak gülüşü beni de güldürmüştü. Diğer yanağından da öptüm.

“Yanağı gözüm açıkken de öpebiliyordun diye hatırlıyorum.” Onu öpmem için sabırsızlanıyordu.

Cevap vermedim. Minik dokunuşlardan birini de boynuna yönelttim. Elini belime geçirip kendisine çekti. Parmakları sırtıma doğru çıkıyor, nefesimi kesiyordu. Saçlarıma ulaşan parmaklarını tutamlarımda gezdirdi. Eskiden yaptığı gibi, bir tutam alıp parmaklarına doladı. Sakince ilk adımı benden bekliyordu. Cesaretimi toplayıp gözlerimi kapattım… Tam öpecekken içeriden bir gürültü koptu.

Korkuyla yerimde sıçrayıp “O da neydi?” diye etrafa bakındım.

Yarım kalan öpüşmemiz yüzünden homurdanarak kapıya adımladı. Başını içeri uzattı. “Kesin o geri zekâlıdır! Ayık hali yetmez gibi sarhoşu da her şeyi mahvediyor.” söylenip odaya doğru gitti.

Teşekkürler, şövalyem. İkimizde duygularımıza yenil düşmüştük.

Odanın kapısını açtığımda gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Alp yatakta oturmuş, gözleri kapalı battaniyeyle boğuşuyordu. “Oğlum, ne yapıyorsun?” yanına gidip uyandırmaya çalıştım. Bir battaniyeyle kavga etmediğin kalmıştı, o da oldu. Hadi hayırlı olsun!

Anlamadığım bir dilde bir şeyler homurdandı. “Hoodie’mi giymeye çalışıyorum.” güçle bunu seçebilmiştim. Başımı sallayıp güldüm. Battaniyeni kıyafet sanıyordu.

“Üzerinde zaten.” yanına gidip ezeli iki rakibi ayırmaya çalıştım. Zavallı yorgan…

Kafasını sallayarak, çatılmış kaşlarıyla “Uzak dur! Sana zarar verir. Geliyor ejderha!” uyardı beni. Ne zarar verirdi? Ne?

“Ne diyorsun, abi? Ne ejderhası?” iyice delirmişti çocuk. Gözleri hâlâ kapalıydı.

“İkimiz de bu hoodie’yi almak istedik. Ona vermeyince ateş püskürüyor. Uzak dur! Halledeceğim.”

“Lan bari uykudayken normal ol… Ejderha hoodie’yi ne yapsın? Neresine giyecek?” kendi kendime söylendim. Asla normal insan gibi düşünemezdi.

Gözlerim Akel’i aradı. Kapı çerçevesine yaslanmış, kahkaha atarak bizi izliyordu. “Herife şövalye diye diye psikolojisin bozmuşsun. Kendisini masal evreninde sanıyor.” daha ne deliliğimizi görmüştü ki?

Gözlerimi devirip “Ne zaman geçer bu zıkkımın etkisi?” alkol konusunda mastır yapmıştı, malum.

Yanıma gelip komodinin üstüne oturdu. Bu durumdayken bile onun boyuna zor ulaşıyordum. “Biraz uyusun, geçer. Bu konuşmayı hatırlamayacak bile.” kendinden emin bir şekilde cevapladı. Kollarını belime sarıp kendisine çekti. “Nerede kalmıştık biz?” yaramaz bakışları, gözlerimden dudaklarıma kaydı.

Yüz vermeye gelmiyordu. Hemen arsızlaşıyordu. Bir adım geri çekildim. “Sen evine gidiyordun. Malum geç oldu, ARKADAŞIM.” ona takılmak iyi geliyordu. Sorunlarımı unutuyor, yenilenmiş hissediyordum.

Olanları daha doğru dürüst düşünmemiştim bile. Ne yaşamıştım bugün ben? Olmamış gibi davranmak çok zordu. Ama onun yanında olabildiğince ertelemeye çalışıyordum.

“Arkadaş ne ya? Mutfakta halletmedik mi onu? Terfi aldık diye biliyorum.” oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi söylendi. Ayrıca terfi ne ya?

“Yoo. Ne alakası var? Sadece arkadaşlıktan, sevgili adayı rütbesine yükseldin. İşte diğer adaylara da bakıp uygun kişiyle yolumuza devam edeceğiz…” ağır adımlarla kapıya doğu yöneldim.

“O adayların her birini ayrı yolda nokta nokta yaptırma insana. Ki fark ettiysen küfür sevmiyorsun diye kendime sansür de getirdim.” zaten düz olan gömleğinin yakasını düzeltti. Lisedeyken de kendini överken bunu yapardı. Bu hareketi de Sherlock Holmes’u hatırlatırdı.

“Keşke yalanlarına da yayın yasağı gelse.”

“Fırsatını buldun mu koy lafını… Hiç acıma!” duymayacağım tonda homurdanmaya devam etti.

“Gel, çıkalım da rahat uyusun. Bu sefer de kolyemi takıyorum diye yastığı kafasına geçirecek.” kıkırdayıp salona gittim. Peşimden gelip yanıma oturdu.

“İnanırım, biliyorum musun? Konu Alp’se tüm olasılıklar muhtemel…” bir kahkaha daha attı. Daha yüzeysel anılara şahit olmuştu oysaki. Bu, bizim durulmuş halimizdi.

Alp’in dinozorla kavga etmesi, bana birilerinden hesap sormam gerektiğini hatırlattı. Telefonumu sehpaya koydum. Gözlerini benden ayırmadan aynısını yaptı. Beni taklit ediyordu.

“O yaralar nasıl oluştu? Alp’le kavga ettiğin zamanla örtüşmüyor.” Yeniydi hepsi. Anlık afallamıştım belki ama unutmamıştım.

“Kavga işte…” omuz silkip arkasına yaslandı. Huzursuz olmuştu.

“Kavga olduğunu ben de biliyorum. Farkındaysan kiminle diye soruyorum.” Öfkemi dizginleyemeyip ayağına sert bir tekme savurdum.

“Tanımıyorum… yedi sekiz kişilik bir gruptu. Totalde hepsinin üstesinden geldim ama böyle küçük hasarlar bırakabiliyor.” tişörtünü sıyırıp yarasını gösterdi gülmeye çalışarak. Doğruyu söylüyor gibiydi. Ya da ben ona inanmak istiyordum.

“Sebep peki? Durduk yere mi kavga ettin? Ya da niye Alp dedin?” yani o zaman da bunu söyleyebilirdi. Niye yalan söyledi ki?

“Bizim semtteki lisenin etrafında tekinsiz tipler Serra’nın kız kardeşini sıkıştırmış. Serra da bana söyleyince derslerini verdim. Geçen gün adam toplayıp gelmişler. Sanki bana yetecek gibi.” küçümseyerek dudağını kıvrıldı. “Evelallah onların da üstesinden geldim. Ama etraftakiler polise şikâyet etmiş. Bir gün karakolda kaldık. Sicilim temiz olduğundan beni saldılar. O şerefsizlerin de sicilinde her suçtan varmış, paçayı kolay kurtaramadılar… Serra’yı kıskanıp sorun etmenden korktuğum için de söyleyemedim.”

“Yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmen beni kıskandırmaz, aksine vicdanlı davranman hoşuma gider. Ama böyle kendini tehlikeye atarak değil. Başta polise gitseydiniz bunların hiçbiri yaşanmazdı... Keşke gerçeği ilk başta söyleseydin.” eski sevgilisi olabilir ama kadın dayanışması diye de bir şey var. Eskiden Serra’nın adı geçtiğinde bile rahatsız olurdum. Şimdi daha olgun bakıyordum.

“Ne bileyim? O anı bozmak istemedim.” gözleri, avuçlarının içinde duran elimdeydi. Ne çok rüyamda görmüştüm bu anı… Barışıyorduk. Ama sonda Asena bir yerlerden çıkıp her şeyi mahvediyordu.

“Gerçeklerle mahvedilmiş anları, yalanlarla kurulan huzura tercih ederim.” elimi çekip telefonumu alarak Serkan’ın attığı maile girdim. Çalışmamı istediği karakterler isimlerini atmış, düzenlemem için de model göndermemişti. Sıfırdan yapmamı istiyordu.

“El insan be adam! Daha dün başladım buna. Nasıl yapayım?” homurdandım sessizce. Benim işim kalemle, dijitale gelemem ben. Üzüntüyü, öfkeyi yaşamama bir izin vermeyin! Olanları düşünmemek için olmazın aktivitesini hiç yapmamış gibi içimden söylendim.

“Ne oldu? Bir sorun mu var?” kaşları düz bir çizgi halini aldı.

“Serkan yeni karakterler atmış. Ya ben daha hiçbir şey bilmiyorum ki…” yemek masasının üstünde duran tablete bakıp ağlamaklı cevapladım. Öğlene kadar hepsi hazır olsun istiyordu.

“Merak etme. Birlikte çalışırız.” Tableti alıp yanıma döndü. Bana ayak uyduruyordu. Her şey normalmiş gibi davranarak en büyük teselliyi veriyordu.

Uzattığı tableti alıp karakterlerin olduğu klasöre girdim. Bu kadar çok model yaratmak büyük aptallıkmış! İşin sonunda bana kalacağını hiç düşünmemiştim ki.

“Sabaha kadar sürebilir. Emin misin?” telefonumdaki isimleri gösterdim. Serkan için iki saatlik iş olabilirdi ama ben, bir karakteri bile kaç saate yapıyordum.

“Ne kadar uzun olursa o kadar iyi, işime gelir.” arsız grileri üzerimde gezindi.

Uzun bir gece olacağa benziyordu. Saçlarımı toplamalıydım. Çalışırken yüzüme dökülüp beni rahatsız ediyordu. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip, birbirine dolanan tutamları ayırdım.

“İzninle…” ellerimi tutup, tokayı bileğimden çıkardı. Bakışları, onay istercesine saçlarımla gözlerime arasında gitti geldi. Sessizce yana döndüm.

Parmakları saçlarımda ağır ağır gezindi. Nefesini ensemde hissediyordum. Normalde saçıma dokunulmasını sevmezdin. Ama o, saatlerce devam etsin istiyordum. Tepede toplayıp dağınık topuz yaptı. Burnunu boynuma getirip “Saçının tek bir teli için dünyayı yakarım, Arkadaşım!” minik bir buse kondurdu.

Dudakları boynuma değdiği an ürperdim. Omurgamdan aşağı sıcak bir çizgi indi. Bana yaklaştığında, vücudum uzak dur dercesine titriyordu. Bu aptal âşık modundan bir an önce çıkmalıydık.

“Sen her arkadaşını böyle mi öpüyorsun?” ona dönüp yalandan kaşlarımı çattım.

“Sadece âşık olduğum ve arkadaş rolü yapmamı isteyen arkadaşlarımı. Hem ne o? İnsan arkadaşını kıskanır mı hiç?” keyfi yerinde, sırıtıyordu.

“Seni mi? Asla! Sadece… bazıları siyah kuşak olur maazallah. Sonra o güzel, dolgun dudaklarını patlatır.” Ne de olsa yapmışlığım vardı. Çıtı pıtı kızların yanında benim yabanilik peki.

“Sonrasında dudaklarıyla iyileştirecekse neden olmasın?” bakışları arsızlığını desteklercesine dudaklarıma kaymıştı. Eskiden yine dur durağı vardı, büyüdükçe o da kalmamıştı.

“O zaman rica ediyorum, onun yanına git ve beni yalnız bırak.”

“Zaten oradayım.” parmakları, dijital kalem tuttuğum parmaklarımı kavradı. “Şimdi yüzü oluşturalım.” O konudan konuya atlarken, ben ona takılı kalıyordum.

Saatler geçmişti. Gecenin dördü ve biz hâlâ çalışıyorduk. Karakterlerle ilgili notlar aldığım defterime bakıp, tabletteki model üstünde düzenlemeler yapıyorduk. Akel, yüzlerinin kemik yapısına dikkat ediyor, oranları düzeltiyor ve ışık gölgesinin ayarının anlatıyordu. Ondan çok şey öğrenmiştim. Uykum geliyordu ama hâlâ iki karakter kalmıştı. Bitirdikçe artıyordu sanki. Esnemekten çenemiz çıkmış olabilirdi.

“Ben bir tane daha kahve alacağım. İster misin sen de?” gözlerini ovuşturup esneyerek sordu.

“Ben yürüyen kahveye döndüm, daha fazla içemeyeceğim.” önümüzdeki kahve bardakların gösterdim. Kahveden midem bulanıyordu artık.

Başını sallayıp kendisine kahve koymaya gitti. Misafirperverlik olayını bırakalı çok olmuştu. En son sırayla getiriyorduk kahveleri. Kaç litre içtik bilmiyorum. Bir halta yaradığı da yoktu.

Akel gelene kadar dinlenmek istedim. Başımı arkaya yaslayıp gözlerimi kapattım. Çok yorgundum. Aslında iki tanesini sabah yapabilirdim belki. Serkan’a da iyi dedik, adam Gestapo çıktı.

🌷

“Karen… Hadi uyan, güzelim. Kahvaltı hazır.”

Çok uykum var ama benim ya. Elimle gözüme düşen güneşi engellemeye çalıştım. “Beş dakika daha…” diğer tarafa döndüm. Zaten toplantı öğlen… Bir dakika! Hemen yerimde doğrulup “Toplantı! Karakterler bitmedi!” telaşla söylendim. Uykum bir anda kaçmıştı. Etrafıma bakındığımda odamda ve yatağımdaydım. Kapının çerçevesine yaslanmış, beni izliyordu Akel.

“Günaydın.” dedi sakin bir tonla. “Hadi gel. Alp’i uyandırıp kahvaltı yapalım. Kurt gibi açım ben.” başıyla salonu gösterdi.

“Ya ne kahvaltısı? Bir sürü işim var benim. Niye uyandırmıyorsun? Nasıl yetiştireceğim hepsini?” söylenerek yataktan çıkmaya çalıştım.

Yanıma gelip yatağa oturdu. “Merak etme. Ben hallettim. Kahvaltıdan sonra bazı detayların üstünden geçeriz.” gözleri kıpkırmızı ve şişti.

“Hiç uyumadın mı sen?” sorunca başını hafifçe salladı. Benim yapmam gereken işi, gece uykusuz kalıp bitirmişti. Bir de üstüne kahvaltı hazırlamıştı. Yanağını okşayıp “Teşekkür ederim. Kahvaltıdan sonra uyu sen. Zor bir gündü.” Beni, benden fazla düşünmesini özlemiştim.

Avucumdan öpüp gülümsedi. “Önce o sarhoşu uyandır, sonra kahvaltıya.” ayağa kalkıp odadan çıktı. Kapı kapanırken hafifçe gülümsedim.

Doğru ya. Sarhoş bir Alp faktörü vardı. Acaba yine dinozorla kavga ediyor mudur? Kıkırdayarak yatağımdan çıkıp, elimi yüzümü yıkamaya gittim. Aynadaki halim berbattı. Saçım dağılmış, gözlerim şiş. Ve Akel, bu halime güzelim diyordu. Yavrum, numaralı gözlük kullana kullana gözlerini bozdu.

Saçımı atkuyruğu yaparak misafir odasına gittim. Kapıyı tıklattım, ses yoktu. Zaten bu saatte uyanmazdı o. Kapıyı aralayıp içeri girdim. Neyse ki bu sefer hiçbir şeyle kavga etmiyordu.

“Alp… hadi kalk. Sabah oldu.” Komodine oturup seslendim. Bugün de kaçacak mıydı benden?

“Dede, iki saat daha.” mırıldanıp uykuya devam etti.

“Dede ne be? Sensin dede! Hem o beş dakikadır. İki saat ne?” gülmemek için yanaklarımı ısırdım.

Şakaklarını ovuşturup “Başım çatlıyor!” homurdandı. Sanki ben söyledim o kadar iç. Gözlerini aralayıp bana baktı. “Karen? Senin ne işin var bizde?” nerede olduğunu idrak edemedi tek hücreli arkadaşım.

Hayali bir daire çizerek odayı gösterdim. “Günaydın, sarhoş herif. Uyan da nerede olduğuna bak.”

Etrafı tararken yüzü ciddileşti. “Karen, ben çok özür dilerim. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Zaten benim yüzümden kafanda bir sürü dert varken, bu da tuz biber olmuş.” Gözleri yeri buldu.

“Birincisi ne senin ne de Selim Amcanın bir suçun yok. Hepsi o gereksiz insanların suçu. Hem baksana onlarda aile geleneği galiba. Analı-kızlı başkasının çocuğunu birine iteklemeye çalışıyorlar.” boğazımdaki düğümleri aldırış etmeden acıyla güldüm. Yalanlarıyla benden çok şey çalmıştılar. Hiçbir suçum olmadan onların hatalarının bedelini ödüyorum. Kimin karmasını yaşıyordum?

“Eğer seni bırakmasaydı ya da kendisi evlatlık gibi… anladın işte. Belki o zaman ruhunda aile yarası oluşmazdı. Bize ikiz derlerdi. Öyle yaşayıp giderdik.” gözleri buğulanmıştı. Çok nadir bir şeydi bu, çocukken bile ağlamazdı. O kadın ne demişti de kendisini suçluyordu?

Kendimi gülmeye zorladım. “Saçmalama. O zaman iyi anlaşmazdık. Sürekli kavga ederdik. Böyle iyi. Hem bak, iki anne babamız oldu. Seninkiler benim, benimkiler senin.” kardeşliğimiz sadece bizden değil, ailelerimizin bize olan sevgisinden de geliyordu. Alp’in ailesi beni oğullarından, benimkiler de Alp’i kızlarından ayırmazdı. Kan bağı değil, can bağıyla bağlıydık.

“Geri zekâlı.” burnunu çekerek dedi. Salondan ses gelince “Biri mi var?” omuzlarını dikleştirdi.

“Akel… Dün seni o getirdi.” hemen cevapladım. Ama bu yeterli değildi.

“Ve geceyi burada geçirdi? Hani arkadaştınız siz?” sorgularcasına baştan aşağı süzdü.

“Serkan diğer karakterleri hazırlamamı istedi. Akel de yardım teklif edince kaldı işte. Zaten beni uyku tutunca, sabah kadar tek başına çalışmış. Şimdi de kahvaltı hazırlamış.” açıkladım durumu.

“Fırsatçı pi— herif… Sen git, ben de elimi yüzümü yıkayıp geliyorum.” bakışları yumuşamıştı.

Salona gidip Akel’e bakındım. Ortalıkta yoktu. Masa nefis görünüyordu. Sucuklu yumurta, haşlanmış yumurta, krep yapmıştı. Salatalık ve domatesi simetrik kesmiş, zeytinleri renklerine göre sırayla dizmişti. Mutfağa gidip kapıdan içeriye baktım. Her yerin darmaduman olmasını beklerken etraf pırıl pırıldı.

“Böyle maharetlerinin olduğunu bilmiyordum.” hayranlıkla onu süzdüm.

Arkasını dönüp “Senin için yapabileceklerimin sınırı yok, arkadaşım.” gülümsedi. Bu oyunu sevmemişti ama en çok o kullanıyordu. Arkadaşım ayağına yürüyordu.

Buzdolabından çilek reçelini alıp bir kaba koydum. Kreple şahane oluyordu. Tabii içeride soğuk savaş rüzgârı esecekti. Reçele bakan olur mu, emin değildim. Birbirlerine laf atmadan duramazlardı.

Alp ellerini göğsünde bağlayıp “Karen? Sen bunları yapmayı biliyor muydun?” masayı inceledi.

“Sence?” benim günlük kahvaltı rutinim tost ve meyve suyuydu. Daha ilerisine gidememiştik. Uykudan o kadar geç uyanıyordum ki bazen ona bile zamanım kalmıyordu.

“Ekmekler de hazır.” kızarmış ekmekleri masaya yerleştirdi Akel. Alp’e bakıp “Senin için limonlu soda koydum şuraya. İyi gelir.” masanın ön kısmını işaret etti. Alp’i mi düşünmüştü o?

“Eyvallah.” başını teşekkür eder gibi sallayıp masaya yaklaştı. Sodayı alıp tekte içti. Bunlar atışmadan iki kelime mi etmiştiler? Dün birbirlerini parçalayacak gibiydiler.

“Hadi, soğutmayalım.” her şeyi ben yapmışım gibi çöreklendim masaya. Ama gram iştahım yoktu.

Masaya geçip tabaklarına bir şeyler aldılar. Yemiyor, tabaktakileri didikliyorduk. Sessizlik hüküm sürüyordu. Düşünmek istemiyordum. Çok yoruldum eskiye takılmaktan. Ben Asena’yla yüzleşip gelecektim. En olmayacak şekilde karşıma çıkmıştı lüzumsuz kadın.

Zihnimi susturmak için sessizliği bozan ben oldum. “Bugün toplantı var. Sen de karakterlere bir baksana.” Alp’in onayı önemliydi benim için. Çünkü karakteri yazan oydu, ben sadece görselleştiriyordum.

“Tamam, bakarım.” yüzüme bakmadan cevapladı.

Yine krepi dürüp tabağıma bıraktı. “Toplantıdan sonra işin var mı? Yardımına ihtiyacım var.” dakikalar sonra ağzına bir tane salatalık attı.

“Ne yardımı?” krepten bir lokma ısırdım.

“Bir arkadaşıma hediye almam gerek ama karar veremiyorum. AVM’ye gidip bir şeyler seçelim.” Bu konuda çok iyiydi. Yardıma ihtiyacı yoktu. Birlikte vakit geçirmek ve kafamı dağıtman içindi kesin.

“Olur… Ben de zaten bir şeyler alacaktım.” parti için daha ayakkabı almamıştım.

“Tamam, arkadaşım… Şimdi benim çıkmam gerek. Toplantı bittiğinde haber ver.” çatalını tabağa bırakıp kalktı. Bana doğru bir adım atmıştı ki arkadaş olduğumuzu hatırlayıp geri çekildi.

Kapıdan çıkınca Alp’e döndüm. “Kendini uzak tutmanın bana iyi geleceğini düşünüyorsan yanılıyorsun, şövalyem.”

“Yalan mı, kızım? Beni her gördüğünde babam aklına gelmiyor mu?” omuz silkti.

“Ben malımı bilmiyor muyum? Bunlar senin düşüncelerin değil ki. O yılan dün zehirledi seni, değil mi? Benim kardeşim, uzak durmaz, yanımda olurdu. Saçma sapan şeylerle güldürmeye çalışırdı.” Zehriyle en yakınımı bana uzak etmişti. Daha hayatımın birkaç dakikasında olmuştu ama zararını hissettiriyordu.

“Ben istemiyor muyum yanında olmayı? Ama ne diyeceğim? Belki babam değil ama o, seni kızı olarak bildiği halde yaptı bunu. Bu hareketinin de en büyük nedeni bendim…” hâlâ yüzüme bakmamıştı.

“Bir de şöyle düşün. Sizi değil de beni seçseydi. Yıllar sonra kendi çocuğunu bir yabancı için terk ettiğini öğreniyor. Bu daha kötü olmaz mı? Hem ailemden gayet memnunum.” Akel gibi sonradan öğrenip hayatını mahvetmedi. Bizim dört yılımız gitmişti. En azından Selim Amca Alp’i bırakmamıştı.

“Ama anneme anlatabilirdi. Anlardı bence.”

“Hiçbir kadının kabul etmeyeceğini ikimizde biliyoruz. Hem az önce de dediğim gibi ben halimden memnunum. Valla hiç kusura bakma, Şeyma Abla’yı da annem olarak benimsiyorum zaten.” Güçle güldüm Şeyma Abla da beni Alp’ten seçmezdi. En basit örnekle, Alp’in sevdiği yemeği yaptığında bile yanındaki tatlı hep benim sevdiğim olurdu.

Başını kaldırıp yüzüme baktı. “Ne yapacağım ben seninle? Benim sana teselli vermem gerekirken, sen yapıyorsun. Zor şeyler yaşayan sensin ama benim kahrımı çekiyorsun. İyi ki varsın lan!” ağaya kalkıp sarıldı. İşte ihtiyacım olan buydu. Aile yaralarımı onunla atlatmayı biliyordum. Başkası iyi gelemezdi.

“Sen de iyi ki varsın, şövalyem…” saçlarını karıştırırken tebessümün büyüdü.

“Tepeye gidelim mi? Konuşuruz biraz. Tableti de yanına al, çalışırız.” artık tamamen fabrika ayarlarına dönmüştü. Yılanın zehri olabilirdi ama bizimde panzehirimiz vardı.

“Olur. Ama önce kahvaltını yap. Dün de bir şey yemedin.” kızarmış ekmeği zorla ağzına tıktım.

Ağzında ekmekle homurdanarak ne dediği anlaşılmadı. “Ağzında ekmek var. Küfretme, çarpılacaksın.” içinden sövüyordur kesin. Yutmasına izin vermeden bu sefer salatalığı ağzına tıktım. “Hadi, sen ye. Ben de defterle tableti alıp geliyorum.”

Defteri, dün tabletin yanına bırakmıştın ama şimdi bulamıyordum. Nereye gitmişti bu? Akel çalışırken başka yere mi koydu acaba? Etrafı kurcalarken yastığın altında buldum. “Buldum seni.” mırıldanıp, karakterlerin hepsi var mı diye hızlıca sayfaları gözden geçirdim.

O neydi? Önceki sayfalara döndüm. Bunu tamamen unutmuştum. Sonlara doğru anı defteri olarak kullanmıştım. Kötü anılar vardı içinde… Göğsümde ince bir sızı dolaştı. Ayrı kaldığımız sürede beni yaralayan bazı şeyleri yazmıştım; içimde ukde kalan şeyleri. İnşallah Akel görmemiştir.