20. bölüm / 23
Karma: İçsel DönüşümAşkın Sorumluluğu
Bölümler 23Şu an: Aşkın Sorumluluğu
- 1 Geçmişin Kokusu1.403 kelime
- 2 Bitmiş yaralar kapanır, yarım kalanlar hep sızlar2.179 kelime
- 3 Aynı yaraya dönmek1.589 kelime
- 4 Sarhoş Pusula898 kelime
- 5 Gölgedeki İzler2.598 kelime
- 6 Yıkılan Duvar989 kelime
- 7 Gerçeğin Eşiğinde1.576 kelime
- 8 Küllerin Altındaki Ateş3.890 kelime
- 9 Griye Mahkûm4.572 kelime
- 10 Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri2.769 kelime
- 11 Köklerin Yabancılaştığı Yer2.305 kelime
- 12 Ulaşamayacak Kadar Yakın3.629 kelime
- 13 Yarım Kalan Nefes1.837 kelime
- 14 Birbirlerinden Eksilerek2.294 kelime
- 15 Camın Ardında Nefes3.206 kelime
- 16 Karanlıktan Işığa Açan Kalpler3.505 kelime
- 17 Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur2.724 kelime
- 18 Kuriena’nın Gölgesinde1.889 kelime
- 19 Birbirine Açılan Hayatlar2.794 kelime
- 20 Aşkın Sorumluluğu2.720 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 Biriken Sessizlikler2.729 kelime
- 22 Kalbe Açılan Mesafeler1.555 kelime
- 23 Sevgi Hatırlar, Güven Sorgular2.715 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Parmağımdaki yüzükle bakışıyordum. Erken mi davranmıştık? Ya yanlış bir karar verdiysek? O anın heyecanından düşünemediğim şeyleri, bir hafta sonra anca sorgulayabilmiştim. Ailelerimiz daha bilmiyordu. Akel’e kalsa sağır sultana bile duyurmuştuk.
Aile olmak kolay değildi. Bu sorumluluğun altından kalkacak kadar büyümüş müydük? Peki, kendi evimi çekip çevirebilecek miydim? Şimdi bile bazen annem kargoyla sevdiğim yemekleri haftalık yapıp yolluyor. Yirmi iki yaşında yetişkin biri de olsam o liseliden farkım yoktu. Hâlâ ev işlerinden nefret eden, mecbur kalmadıkça yemek yapmaktan kaçınan biriydim. Omuzlarıma biraz da bu yük de binmişti.
Akel nasıl biriydi mesela? Dağınık biri miydi, yoksa titiz mi? Yemek yapmayı sever miydi? Bugün yemekleri o yapmıştı. Ya misafir olduğum için yaptıysa? Âşıkken her şey toz pembe görünüyordu. Ama bunları da düşünmeliydik. Ki bunlar temel ve basit şeylerdi.
“Dalıp gitmiş, ne düşünüyorsun?” elinde tepsiyle geldi Akel. Ormandaki evdeydik. Burayı seviyordum. Herkesten uzak, güzel bir yerdi. Ama gelmek iki saat sürüyordu.
“Bilmem… Acele mi ettik diye düşünüyordum. Daha yaşımız kaç, başımız kaç?” masaya bıraktığı tepsiden salata kâsesini aldım. Acıkmıştım ama hafif bir şeyler istiyordum. Gün boyunca çok yemiştim.
“Pişman mısın?” yüzü düşmüştü.
“Hayır… ama korkuyorum.” çatalla salatayı karıştırdım.
“Neyden korkuyorsun?” yargılamıyordu, sadede anlamaya çalışıyordu.
“Becerememekten. Yani ikimiz de çok genciz. Ya yürütemezsek? Ya aramızdaki bu şey solarsa?” ona karşı dürüst oldum. Evlilik aşkı bitirir konusu ya gerçekse?
Şefkatle gülümsedi. Kâseyi masaya bırakıp elimi avucunun içine aldı. “Sevgilim benim. Niye beceremeyelim? Bu kurumu ayakta tutan iki şey var: sevgi ve saygı. Bizde ikisi de var çok şükür.”
“Bilmiyorum. Sadece bu değil ki. Aynı evde yaşayabilecek miyiz mesela? Ya kavga edersek?” sürekli sorun yaratan biri gibi görünmek istemiyordum ama bunlar konuşulmalıydı.
Ellerinden destek alıp kaydı. Yüzünü buruşturunca dikişlerinin sızladığını anladım. Daha tam iyileşmemişti. Fevri hareketler yapınca canı acıyordu. “Mutlaka kavga edeceğiz, tuzu biberi bu. Ama birbirimizi kırmadan, dökmeden yapacağız. Bir ayrılırken bile birbirimize kötü laf etmedik ki.” korkularımın boşa olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. Haksız da sayılmazdı. Biz, o zaman dahi hiç saygısızlık etmedik. Tabii ilk öğrendiğimde bebeği yüzüstü bıraktığını sanıp, birkaç kez bela okumamı saymazsak.
Bu konu için çok erken olabilirdi ama beklentisi görmek ve benim de düşüncelerimi öğrenmesini istiyordum. Olaylara duygusal değil, hep gerçekçi bakan olmuştum. “Bir süre sonra çocuk isteyeceksin. Ama ben buna hazır değilim. Birinin sorumluluğunu almaya hazır değilim, hele ki bir bebeğin. Asla!” ebeveyn sorunu şu an en güncel problemimdi. Daha yaralarımı sarmadan kendim bu unvanı alamazdım.
“Seninle bir bebeğimiz olsun isterim elbette. Ama önceliğim sensin. İstemezsen sorun yok. Yapmayız, olur biter.” gözlerimin içine bakıp konuştu. Temkinli bakışlarıyla güven veriyordu.
“Sadece biz değil ki. Senin ailen, benim ailem… hepsi baskı yapacak. Ablamla abini ne zaman görseler torun ne zaman diye başlıyorlar.” İnsanlar bazen sınırlarını zorluyordu. Sadece iki kişiyi ilgilendiren konularda, kendilerini hak sahibi bulup, isteklerini dayatıyorlardı.
“Bu sadece bizim karar vereceğimiz bir konu. Onların fikrini sormuyoruz. Kaldı ki o abimlerin problemi. Kimse benim ve ya karımın işine karışamaz… Onlar ailem olabilir. Ama sen, benim seçtiğim ailemsin. Seni korumak benim görevim. İster kendi ailem, ister senin ailenden.” kararlılığı bakışlarına yansıyordu. Belki o, düşüncelerini söylüyordu. Ama ben, doğru kişiyi seçtiğimin bir kez daha farkına varıyordum. “Evliliği bu kadar abartmaya gerek yok. Birbirini seven iki kişinin bu olayı resmileştirilmesi yani. Evlensek de evlenmesek de sana olan sevgim ve saygım azalmayacak.”
“Yine ne yapıp edip, topu kendi lehine çevirmeyi başardın, Akel Ateş.” başımı sallayıp güldüm. Bu ciddi duruşunun altında derin düşünceler yatıyordu. O yüzden azıcık da olsa güldürmek istemiştim.
“Yaptıran utansın. Benim gibi birini evliliği övecek duruma getirdin ya… Valla helal olsun.” küçük bir kahkaha attı.
“Neydi, dur bakayım… Hah! Deniz varken akvaryuma tıkılmak gibi.” saçımı geriye atıp omuz silktim. Ablam, evleneceklerini haber verdiğinde Burak Abi, Akel’in düşüncelerini bizimle de paylaşmıştı.
“Fil hafızalı sevgilim benim.” kolunu omzum atıp kendisine çekti. “Bugün burada mı kalsan? Hem aynı evde yaşama prova yapmış oluruz.” yüzünü görmüyordum ama sırıtışının sesine yansıyan haline hâkimdim. Sesi hafif incelir, tonlamasında muziplik olurdu.
Kolumdaki saate baktığımda on olduğunu gördüm. İki saat yol desek akşam bitiyor. Yarın için bir planım da yoktu. “Olur.” kendimden beklemediğim cevap verdim.
Geri çekilip “Sahi mi? Dalga geçmiyorsun, değil mi?” sordu büyümüş gözlerle. O da beklemiyordu. Gözlerinin içi parlamıştı.
Başımı salladım. “Yarın dönerim.” esneyerek dedim. Sabahın köründe Serkan’la karakterler üzerine konuşmuştuk. Hemen hemen her şey hazırdı. Sadece Selim beyin son(şok) dokunuşları kalmıştı. Günün temposu da çok yormuştu. Öğleden sonra Akel’le buradaydık. Baş başa zaman geçirmeyeli bayağı olmuştu. Onu saatlerce izlemeyi özlemiştim. O yemekleri hazırlarken, tezgâha oturmuş, onu izlemiştim.
Elini dikişlerinin üstüne götürüp alnını kırıştırdı. Bugün fazla mı ağrımıştı? “Tepede ağır bir şey kaldırdın, değil mi?” kaşlarımı çattım. Asla laf dinlemiyor, bildiğini okuyordu.
“Yok ya. Şirket her şeyi kendileri hazırladı.” hemen savunmaya geçti. Geçen haftadan beri dikişleri ara sıra sızlıyordu.
Gece eve döndüğümde bahçeye kocaman bir sera kurulduğunu ve çiçeklerimin içinde olduğunu gördüm. Çiçekleri kaderine terk etmemişti.
“O zaman niye sık sık ağrıyor?”
“Senin ilgini istiyor bence.” sırıtarak pası bana attı.
“Ciddi bir konu bu. Doktor, karaciğer kendisi toparlayana kadar dikkat etmen gerektiğini söyledi. Ama beyzade yılbaşında alkol komasına girecek kadar çok içti.” kaç kere uyarsam da içmeye devam etmişti. Neymiş? Yılbaşı olduğu için içiyormuş… Çocuk kandırıyor sanki.
“Bir şey olmaz, korkma. Vücudumdaki mikropları temizliyorum hem.” gülüp ortamı yumuşatmaya çalıştı ama bu sefer tutmadı.
“Şaka yapmıyorum ben. Zehirden başka bir şey değil. Zararlı! Üstelik daha yeni yeni toparlanıyorsun.” sağlığına hiç önem vermiyor, soğuk havada da incecik giyiniyordu.
“Çok içmiyorum ki zaten. Partide falan işte, bir de canım sıkkın olduğunda… Sırf sen istiyorsun diye sigarayı da bıraktım.” suratını asıp arkasına yaslandı.
Onun sağlığı için diyordum ama surat yapıyordu. Yüzünde sana da yaranamıyorum bakışı vardı. Sigarayı da döndüğünden beri içtiğini görmemiştim.
“Tamamen bırak demiyorum. Sadece toparlanana kadar uzak dur.” elimi kazağının eteğine getirdim. “Bakabilir miyim?” doktor ara sıra kontrol edilmeli ve kızarıklık olup olmadığına bakmamızı söylemişti.
Evet anlamında gözlerini yumdu. “O zaman sen sarhoş ettir… Saatlerce gözlerine dalıp gitmek istiyorum.” gözleriyle beni süzüp iç çekti. Adamın yürümesi mekân, konu, sevgililik hiç fark etmiyor. Profesyonel derecede başarı oranına sahipti.
Yaralarına baktım, biri iyileşmişti. Ama kaburgasına gelen ve hayatından üç gün çalan yara hâlâ kızarıktı. “Gözlerime bakmak yerine azıcık buna bakmaya ne dersin? Bak, kızarmış.”
“Utanmıştır.” havadan daha soğuk espri yapıp sırıttı. Az önce trip atmıyor muydu? İkizler burcu olduğunu bu kadar belli etmese keşke.
Gözlerimi devirip “Hadi kalk doktora gidelim. Ya yara mikrop kaptıysa? Allah korusun, ya içeride de sorun olduysa?” evhamlanarak hızlı hızlı konuştum.
“Tamam, sakin! Bir şeyim yok. Sadece sıradan kızarıklık.” sakinleştirmeye çalıştı. Ya değilse?
“Doktordan iyi mi bileceksin? Adam kontrol edin diyordu.” yarasına bir daha baktım. Fazla kızarıklık yoktu ama doktor baksa iyi olurdu. “Yarın ilk iş kontrole gideceğiz.”
“Bakarız... Sen onu bunu boş ver, şeyi söyle asıl. Ailelere ne zaman söyleyeceğiz?” yerinde dikleşip tüm vücuduyla bana döndü.
Hiç söylemesek olmuyor muydu? Bir beş yıl daha saklı kalsak. Kaplumbağa gibi ilerleyelim. Ama bunları ona söyleyemezdim. “Ateşlere bir gelin daha veriyoruz diyemem valla.” dedim yarı şakayla.
“Ateşlerde bir kişi açığımız var.” Elini kalbinin üstüne koyup “Bu yeri sadece o doldurur, diye isterim babandan.” deyip kahkaha attı.
“Kaderde ablamla elti olmak da varmış.” ikimiz de gür kahkaha attık. Normalde eltiler birbirini sevmezdi ama ben, eltimi canımdan bile çok seviyorum.
“Ben de abimle bacanak. Ama en güzel yanı, aile tanışmasıyla zaman kaybetmeyeceğiz. Zaten birbirlerini yakinen tanıyorlar. Sadece babanın gözündeki imajımı düzeltmem gerek.” boş duvara bakıp düşündü.
Babamı ondan nefret ettiğini düşünüyordu. Kim kızını her gün ağlatan bir adamı severdi ki? Yanımda olmasa da ses tonumdan anlardı. Bu süreçte bana büyük destek oldu. Asla bu konuda konuşmadık. Ama jestleriyle hep yüzümü güldürdü. Düzenli olarak her ay çiçeğimi gönderirdi. Bazen evdeyken kapı çalar ve kurye sevdiğim yemeği getirirdi. Ta oradan aç olduğu hissediyordu. Ya da bazen eve geldiğimde bahçede bir kutu buluyordum. İçinde onlarca yeni sprey boya… O benim en büyük destekçimdi.
“İşin kolay olmayacak ama bir avantajında var. Yusuf Arsal’ın karşı koyamayacağı birinden referansın var.” elini tutup güven vermek istedim.
Bir an durdu. “Sınavlar önümüzdeki hafta başlıyor. Yarın Antalya’ya gidelim mi?” şehir değiştirmeyi sıradan bir şey gibiydi söylüyordu. Sanki sinemaya gidelim diyordu. Gerçi asıl film orada dönecekti.
“Babam daha yeni geldi. Ben gidersem şüphelenir.” vazgeçirmeye çalışırken körükle koşuyordu.
“Gitmişken konuş işte. Ben de anneme söylerim, o da babama anlatır.” büyük bir rahatlıkla konuştu.
“Akel… teklif edeli daha bir hafta. Sence de acele etmiyor musun?”
“Dört yıl geç kaldık.” bu konuda netti.
“Önce üniversiteyi mi bitirsek ya da bir iş mi bulsak? Malum ikimiz de işsiziz.” laylaylom tarafından bakıyordu hep. Ama işin boyutu farklıydı. Geçim kaynağımız bile yoktu.
“Karen…” biraz durakladı. Konuşmaya çekiniyordu. “Sana bir şey söylemem gerek.”
Sessizlik içimi gerdi. Gülüyorduk ne güzel. Niye ciddileşti ki şimdi? “Seni dinliyorum.”
“Ben aslında yaklaşık bir yıldır çalışıyorum. Yani bir basketbol takımında oynuyorum.” yine sustu.
“Ve bana şimdi mi söylüyorsun? Hani bir şey saklamak yoktu?” sesim istemeden sertleşti. İş konusunu açmasaydım söylemeyecekti.
“Aslında başta önemsiz bir şeydi. Evde duvarlar üstüme geliyordu. Ben de üniversitenin basket takımına katıldım. Kafamı dağıtıyordum. Ama oyunlar çok az oluyordu. Bir gün bir kulüp oyunda görmüş, beğenmiş. Bana bir teklifle geldi. Öyle çok büyük bir takım değil ama maçları üniversiteden çok oluyordu. Ben de kabul ettim. İmzalar falan atıldı. Hâlâ da o takımdayım. Ama bir şey daha var…” Hiçbir şeye rağmen vazgeçmiyor, elde edene kadar mücadele ediyordu.
“Geçen ay daha üst seviye bir takım geldi. Daha profesyoneller. Milli takımdan bazı oyuncular bile gençken o kulüpte oynamış.” sesi titredi anlatırken. “Şimdiki olduğum takımla bu ay sözleşme bitiyor. Kendileriyle çalışmamı istiyorlar. Burada haftada birkaç günümü harcıyordum ama orada tempo daha yoğun olacak. Yani boş zamanım az olacak. Daha net bir şey söylemedim.”
Bölmeden dinlemiştim. “Seninle gurur duyuyorum. Her ne yaparsan yap ben senin arkandayım. Seni rahatlatan, mutlu hissettiren, enerjini yerine getiren şeyin peşini bırakma.” parmaklarımı ellerinin etrafında sıkılaştırdım. “O takımda mutlu olacaksan git. Ya da Amerika’da bir şansın varsa kullan. Kaç kez ülke birincisi seçildin ve bu, çok zor. Potansiyelinin farkında ol, en iyisine layık olduğunu bil. Ne olursa olsun, en büyük destekçin olacağım.” Sanırım niye anlatmadığını şimdi anlıyordum. Amerika yüzünden kendimi suçluyordum. Yine benim yüzümden yarım bırakırsa suçluluk duyacağımı biliyordu.
“Benim en büyük uğurum sensin. Biraz daha zamanım var düşünmek için. Eğer istemezsen re—” yine beni hayallerinin önüne koyuyordu. Ama bu sefer olmayacaktı.
“Beni düşünmeyi bırak. Sen mutluysan ben okeyim.”
“Kabul etmek istiyorum aslında. Gelecek için büyük fırsat. Hem maaşı da çok iyi.” dirseğini koltuğa koyup başını da yumruk yaptığı eline yasladı. Sevdiği şeyi yapacak ve para kazanacaktı. Bir keresinde yüksek maaşlı bir işle, az gelirle basketbol arasında kalsa hiç düşünmeden basketbolu seçeceğini söylemişti. Şimdiyse iki isteği aynı anda olmuştu. Benim yüzümden bıraktığı hayalleri yine onu bulmuştu.
“O zaman… basketçi hitabı yeniden sahalara geri döndü.” bu lakap ikimizin de favorisiydi.
“Yeni gelmedik, geri geldik, diyorsun.” ego patlaması yaşayan gülüşünü yüzüne yerleştirdi. Ego bile yakışır mıydı ya?
Onun gibi dirseğimi koltuğa, başımı da elime yaslayıp gözlerinin içine baktım. Gözleri şimdi de yeşille ela arasında bir renkteydi. Elimi uzatıp yeni çıkan siyah sakallarına dokundum. Sonra parmaklarım hafif yüzüne dökülen saçlarına çıktı. Yumuşacıktı. Gözlerini kapatmış, parmaklarımın saçının arasında dolaşmasına izin veriyordu. Oradan da omzuna geçtim. Hırkasının kayası kaymış, dövmesi görünüyordu. Yıldırım dövmesinin görünen kısmında parmak ucumu gezdirdim.
“O zaman yarın Antalya’ya gidiyoruz, değil mi?” sordu yine. Mis gibi kaynayıp gitmişti.
“Gidip ne diyeceğim. Merhaba, ben evleniyorum mu? Annem, bu kararımı kesinlikle çok sevecen karşılar. Hiç sorun çıkarmaz.” gözlerimi devirdim. Kesinlikle maraz çıkaracaktı. Üniversiteyi bitirmeden evlenmeme takıntısı hâlâ tam gaz devamdı. Hele geçen yıl üniversitesini bir seneliğine dondurup evlenen kuzenim geçen ay boşanınca, yanan ateşe odun olmuştu.
“Ya niye çıkarsın? Ablan da evlendi. Ona bir şey dedi mi?” sordu haklı olarak.
“Çünkü ablam üniversiteyi bitirmiş, kendi ayakları üstünde duran bir kadındı. Daha son sınıf, çalışmayan ve elinden bir iş gelmeyen biri değildi.” annemin bu konudaki hassasiyetini yani teyzemi anlattım.
“Bu çok saçma. Sen niye eğitimi bırakasın ki? Ya da daha evlenmeden niye boşanalım? Onlar doğru eşi bulmamışsa bundan bize ne. Ne ben seni eğitiminden ederim ne de senin bırakmana izin veririm. Ayrıca eminim ki hiçbirinin aşkı bizim kadar sınanmadı... Sen merak etme. Ben Saba Abla’yla konuşurum. Beni anlar.” elimi tutup, ikna etmeye benden başladı. Hiç umudum yoktu ama hevesini kırmak da istemedim.
Annemi de çok özlemiştim aslında. Doğum günümde Alp ile birlikte yanlarına gitmiştik ama burnumda tütüyordu. “Tamam ama anlatamazsam darlamak yok.” şartımı sundum.
“Tamam, söz!” neşeyle hemen kabul etti. “Yarın ilk uçağa alıyorum o zaman.” Bir şartım daha vardı.
“Önce doktora gideceğiz…” demin geçiştirdiğinin farkındaydım. O yüzden garantiye almak şarttı.
“İnadından asla ödün verme, tamam mı?” başını iki yana sallayıp “Ona da tamam.” telefona uzandı.
Aslında inatçı olan hep oydu. Özellikle de yeni tanıştığımız zamanda.
“Ne gülüyorsun öyle?” telefonu koltuğa bırakıp sordu.
Gülüyor muydum ki? Farkında bile değildim. “Bilmem… İlk zamanları hatırladım. Bazen özlüyorum. Her şey çok komikti.” İlk sınıfa geldiği anı hatırladım. Ne gıcık olmuştum. Ukala, kendini beğenmiş biri diye düşünmüştüm.
Sustu bir anlığına. Birkaç aya ne çok yaşamıştık. Acısıyla, tatlısıyla bir sürü hatıra biriktirmiştik. “Benim tarafımdan bakılınca pek iç açıcı durum değildi. Malum hep tersleniyordum.” buruk bir tebessümle karşılık verdi. Resmen adamın sabır testi olmuştum.
“Eğlenceliydi ama. İtiraf et… Bir tek kabuğuna çekildiğin zamanları sevmiyordum.” bunu ona hiç söylememiştim. Benimle uğraşmasını o kadar alışmıştım ki sessiz olduğunda bir boşluk hissediyordum.
“Seni kendimden uzaklaştıracak bir şey yapmaktan korkuyordum…” dudaklarını birbirine bastırıp sol yanağı hafif kıvrıldı.
“En fazla ne kadar ileri gittin?” uzun zamandır aklımdaki soruyu sordum.
Ensesini sıvazladı. Hatırlamak istemediği şeylerden bahsederken, en çok da Asena’dan konuşurken bunu yapardı. “Şile…” sustu bir süre. İkimiz de o günü hatırladığımızda öfke doluyorduk. “Kırık kemiklerini görüyor ama durmak istemiyordum. Acı çekmesi beni daha da körüklüyor, içim soğumuyordu.” dişlerinin arasından konuştu. Akel’i daha önce hiç öyle görmemiştim. Gözlerini alev olmuş yanıyordu. Engel olmasaydım katil olabilirdi.
“Ama beni dinginleştiren bir ses duydum. Karanlığın içinden çekip aldı…” yüzümü okşayıp “Sen, benim ruhumu iyileştiriyorsun.” dedi. İçimde bir sızı belirdi. Çünkü öfkesinin sebebi de bendim.
“Ruhunda bana tanıdık gelen bir çocuk var. Öfkesini kimseye zarar vermeden kusmak için yumruklarına sarılan çocuksun sen de.” acı bir gülümseme eşlik sözlerime.
“Güzelim…” dedi temkinli bir sesle. “Biliyorum kızacaksın ama.” durup yüzümü inceledi. Tepkimi tartıyordu. “Annenle konuşsan belki içindeki öfke diner. Anlatacak—”bitirmesine izin vermedim.
“Bu konuyu açma! Kalbini kırmak istemiyorum.” net tavrımı koydum. Onun hakkında kendimle dahi konuşmayıp üç maymuncuğu oynuyordum. Düşüncelerimde bile yeri yoktu.
“Özür dilerim. Niyetim seni kırmak değil. Demek istediğim, geçmişteki ipleri çözemezsen geleceğe topallayarak yürürsün.” Onu anlıyordum ama bu konuşmaya açık bir konu değildi.
“Biletleri hallettin mi?” görmezden geldim dediğini. En iyi yaptığım şeylerdendi bu.
Başını salladı. “Yarın on iki buçuk.” Yüzündeki hoşnutsuz ifadesi çok şey söylese de bana eşlik etti.
“Güzel. Sabah erkenden doktora gideriz. Sonra ben bir Alp’in yanına uğrayıp haber veririm, oradan da havaalanına geçeriz.” Antalya’da da kıyafetlerim vardı, yanıma bir şey almayacaktım. Sabah sadece eve uğrayıp üstümü değiştirecektim.
“Tamam, sevgilim. Hadi uyuyalım, geç oldu. Sabah erken kalkacağız.” ayağa kalkıp elini uzattı.
Elinden tutup ayağa kalktım. “Misafir odan var mı?” etrafa bakınıp sordum.
“Yine mi benimle uyumayacaksın?” muzır bakışlarını yolladı.
“Cevabını bildiğin sorular soruyorsun, Ateş.” Omuz silkip bir adım uzağa kaydım.
“Aşkından ateş olup kavruldum be kadın!” başını sallayıp, elimden tutup yürüdü. “Gel bakalım.” odasına çıkıp kapıyı kapattı.
“Beraber uyumamak konusunda ciddiydim.” tek kaşımı kaldırıp odasını işaret ettim.
“Biliyorum.” Dolabı açıp nevresim takımı çıkardı. “Sen burada uyuyacaksın.” Yastığı eline alıp değişmek isterken yanına gidip durdurdum.
“O zaman değişme. Kokunla uyumak istiyorum.” elinden alıp kenara koydum.
“Gerçeğiyle uyumak varken, nevresimi seçmen de ne bileyim…” suratını buruşturup yana kaydı. Mızmız bir çocuktan farkı yoktu.
“Sen nerede uyuyacaksın peki?” odaya bakındım.
“Senin yanında…” yeniden dolaba yöneldi.
Yerde mi yatacaktı yani? Hastalanırdı ama öyle. En iyisi benim salonda uyumam. Tam ağzımı açacaktım ki dolaptan büyük bir şey çıkardı. “O ne?”
“Şişme yatak.” gurur dolu ifadeyle cevapladı. Taraflarından tutup çekiştirdi.
“Bu niye sende var ki?” kaşlarımı çatıldı. Yani gereksiz bir eşya değil miydi?
“Bu eve geldiğimde zaten vardı. Bazen yazları geceleri elektrik gidiyor. Haliyle de klimayı kullanamayınca, bunu şişirip dışarıda uyuyorum.” anlatırken, bir yandan da dümdüz açıp pompayı çıkardı.
“Pratik zekâ mı desem kurt yüreği yemişlik mi desem bilemedim. Her türlü hayvan vardır burada? Ya ayı çıkarsa?” aklımdaki evhamlı senaryoları onunla paylaştım. Ormanın ortasındayız sonuçta.
“Bir şey olmaz bana.” deyip şişirmeye başladı. Birkaç dakika sonra tek kişilik büyük bir yatak olmuştu. Üstüne fıstık yeşili bir nevresim serip yastıklardan birini aldı. Dolabın üst rafından ince pike alıp yatağa attı. Tüm bunları yaparken, inşaatı izleyen amcalar gibi onu izliyordum. Milli eğlencemiz olabilirdi.
“İstiyorsan yanımda bir kişi için yer var?” göz kırpıp şişme yatağı gösterdi.
“Almayayım bebeğim.” yatağa oturdum. Üstümdeki kıyafetler uyumak için hiç rahat değildi.
“Aynı çatı altında olmak da yetiyor bana.” gülümseyip kıyafetlerin olduğu bölümü açtı. Bir kollu, bir tane de kolsuz tişört alıp “Bunlar sana elbise gibi olur. Sen değiş, ben banyodayım.” yatağa bıraktı. Kendisine de kıyafet alıp banyoya girdi.
Bölüm çok uzun olduğu için part 1🪄
Bölüm etkileşimi
