22. bölüm / 24
Karma: İçsel DönüşümKalbe Açılan Mesafeler
Bölümler 24Şu an: Kalbe Açılan Mesafeler
- 1 Geçmişin Kokusu1.403 kelime
- 2 Bitmiş yaralar kapanır, yarım kalanlar hep sızlar2.179 kelime
- 3 Aynı yaraya dönmek1.589 kelime
- 4 Sarhoş Pusula898 kelime
- 5 Gölgedeki İzler2.598 kelime
- 6 Yıkılan Duvar989 kelime
- 7 Gerçeğin Eşiğinde1.576 kelime
- 8 Küllerin Altındaki Ateş3.890 kelime
- 9 Griye Mahkûm4.572 kelime
- 10 Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri2.769 kelime
- 11 Köklerin Yabancılaştığı Yer2.305 kelime
- 12 Ulaşamayacak Kadar Yakın3.629 kelime
- 13 Yarım Kalan Nefes1.837 kelime
- 14 Birbirlerinden Eksilerek2.294 kelime
- 15 Camın Ardında Nefes3.206 kelime
- 16 Karanlıktan Işığa Açan Kalpler3.505 kelime
- 17 Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur2.724 kelime
- 18 Kuriena’nın Gölgesinde1.889 kelime
- 19 Birbirine Açılan Hayatlar2.794 kelime
- 20 Aşkın Sorumluluğu2.720 kelime
- 21 Biriken Sessizlikler2.729 kelime
- 22 Kalbe Açılan Mesafeler1.555 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 Sevgi Hatırlar, Güven Sorgular2.715 kelime
- 24 Kalbin En Eski Sığınağı1.811 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sırt çantamı alıp evden çıktım. Erkenden uyanıp dün yaşananları uzun uzun düşündüm. Kendimi onun yerine koydum. Tam olarak aynı değildi ama ben de hastanede annesiyle yaşanan gerginliği ona söylememiştim. Alp bile daha önemli şeyleri bilip sustuğunda affetmiştim. Bitirseydim ona haksızlık olurdu.
Botlarımı giyerken, çitlerin arasından arabaya yaslanmış Akel’i gördüm. Gece boyunca her uyandığımda camdan dışarı bakmış ve onu görmüştüm. Gitmemişti. Sırt çantasını da eve dönmemek için almıştı.
Sessizce bahçe kapısını araladım. Üstü inceydi, ara sıra burnunu çekiyordu. “Günaydın.” beni fark edince çekingen adımlarla yanıma geldi.
“Günaydın.” ben de ona doğru yürüdüm.
“Daha erken. Kahvaltıya gidelim mi?” aramızda rahatsız edici bir mesafe vardı.
“Hastaneye gideceğiz. Doktorunla konuştum.” Yarım saat önce arayıp randevu almıştım. Zaten küçük bir işlem olacağı için fazla vaktini almazdı.
“Affettin mi beni?” omzunu hafif öne getirerek omzuma dokundu.
“Hayır…” küçük gülümsemesi solunca “Sadece anladım.” ekledim.
“İyi miyiz peki?” başını eğip, gözlerini kaldırarak gülümsedi.
“Doktor bekliyor.” Anlamış olmam, bana söylemediği gerçeğini değiştirmiyordu.
“Tamam, güzelim.” deyip benim için arabanın kapısını açtı.
Koltuktaki şeffaf kutuda küçük tuzlu kurabiyeler vardı; en sevdiğim kurabiyeydi. Kahvaltı yapmayacağımı biliyordu. Kutuyu alıp oturdum. O da binip kontağı çalıştırdı. Kutunun kapağını açarak birini ona uzatıp kendime de aldım. Gülümseyerek bir ısırık alıp yola döndü. Muhtemelen o da bir şey yememişti.
Ara sıra boynunu hareket ettirip eliyle ovuyordu. Arabada uyuduğundan boynu tutulmuştu. Kaanları sorduğumda ilk önce sövdü, sonra gece sızıp kaldıklarını söyledi. Bir saat önce Ümit’le konuşmuş. Öğlene kadar barışacaklarını iddia ediyordu. En uzun ayrılık süreleri iki buçuk saatmiş.
Hastanenin önünde park edip içeri girdik. İçerideki hastanın çıkmasını beklerken, biraz ileride orta yaşlı bir kadınla genç bir kız oturuyordu. Kız, başını annesinin omzuna koymuş, eliyse karnındaydı. Annesi yavrusunu sarıp sarmalamıştı. Bekledikleri odanın kapısına baktım; kadın doğum doktoru. Kızın yüzü asıktı. Bana Asena’yı hatırlatmıştı. Acaba annesi onu böyle sevgiyle sarmış mıydı? Yanında olması sahip çıktığı anlamına gelmezdi hatta daha kötüydü belki de. Yanında, seslensen duyacak ama kulaklarını kapatıyor.
Hasta çıkınca biz girmiştik. Doktor yaralarını kontrol ederken kapının yanında bekliyordum. Akel’e klasik birkaç soru sordu. Muayene bittiğinde Akel tişörtünü giydi.
“Korkulacak bir şey. Sadece hastamız biraz fazla aktif birisi sanırım.” deyip gülümsedi. “Kızarıklığın sebebi, fazla hareket etmekten kaynaklı. Bir krem yazacağım. Hem dokuların onarılmasına yardımcı olur hem de kızarıklığı giderir.” reçeteyi yazıp uzattı.
Teşekkür edip çıktık. Hastanenin eczanesinden ilacı alıp yola koyulduk. İkimiz de sessizdik. Uçağa daha iki saat vardı. Gideceğimizden kimsenin haberi yoktu. Sabah Alp’i yine aradım ama açmadı. Hiç böyle yapmazdı. Kuzey’den nerede olduğunu sorduğumda onun da haberi yoktu.
“Alplere uğrayabilir miyiz?” dün yaşananlardan sonra bunu söylemek zordu ama aklım ondaydı.
“Evde değil.” gözlerini yoldan ayırmadan cevapladı.
“Sen nereden biliyorsun?” ben bile bilmezken o nasıl biliyordu.
“Şafak operasyonu yapar gibi erkenden aradı da ondan.” uykusunu bölmesinden şikâyetçiydi. “Serra’yla bugün Şile’de olacağını ve sana haber vermemi istedi. Seni aramış ama ulaşamamış. Şarjı da bitiyormuş… Antalya’yı da haber verdim, merak etme.”
“Teşekkürler.” Gece telefonu uçak moduna atıp şarja takmıştım. Serra’yla birlikte geçiremediği zamanın acısını çıkarmak istercesine çok hızlı ilerliyorlardı. Alp’in gözlerindeki ışıltı yeniden canlanmıştı.
“Seni tanıştırmak istediğim biri var.”
“Kim?” kiminle tanıştırabilirdi ki? Ailesini zaten tanıyordum, arkadaşlarıyla da kaynaşmıştık.
“Dedem… Benim için çok değerli. Hem dedem, hem arkadaşım.” gözleriyle gel diyordu. Tavırlı olabilirdim ama konu ailelerimiz olunca bunu bir kenara bırakabilirdik.
“Olur, gidelim.” Kafamı sallayıp gülümsedim ama çok utanıyordum. Ne yapacaktım, ne diyecektim?
Yarım saatlik bir yolculuğun ardından iki katlı, beyaz duvarlı, büyük bahçeli bir evin önünde durdu. Bahçe kapısı açıktı. İçeriye girdiğimizde kimse yoktu. Akel’in kolundan tutup “Akel, ben çok heyecanlıyım.” dedim. Sesim titriyordu. Soğukkanlı halimden eser kalmamış, soğuk yapacak durumda değildim.
Bu halim onu güldürmüştü. “Korkma. Dedem insan yemiyor artık.”
Ölümcül bakışlarımı daha gönderemeden bir ses duydum. “Akel… Hoş geldiniz, oğlum.” Yetmişli yaşlarında, uzun boylu, gür saçlarına kır düşmüş, fit bir adam, evin garajından çıktı. Akel, boyunu dedesine almış demek ki. Bu yaşında bile çok uzundu.
“Hoş bulduk, dedem.” dedesine doğru adımladı. Oldukça yavaş adımlarla onu takip ettim.
“Sen buraların yolunu bilir miydin, hergele?” cümlesindeki sitem yüzünü es geçmişti. Torunu gördüğü için mutluydu.
“Aşk olsun, dede.” arkasını dönüp dikkati benim üzerime çekti. “Bak, bu sefer tek de gelmedim.”
“Bu hanım kızımız, bizim deli oğlanı adam eden Karen olmalı.” bana bakıp tahminde bulundu.
Çekingen adımlarla yaklaştım. “Merhaba, efendim.” sesim heyecandan fısıldar gibi çıkmıştı.
“Merhaba, hanım kızım. Hoş geldin.” uzattığı elini öpüp alnıma koydum. “Maşallah. El öpenlerin çok olsun, kızım.”
Birlikte eve geçtik. Yardımcı kahve getirmişti. Akel, dedesiyle konuşurken ben de onları dinliyordum. “Oğlum, bir dur da hanım kızımız konuşsun.” Akel’i susturdu. Aslında hiç susmasaydı da olurdu hatta müthiş olurdu. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum ki.
“Dedem, Karen heyecandan soru cevap şeklinde ilerler gibi duruyor.” pis pis sırıttı. Göstereceğim ben sana soru cevabı. Deplasmanda oynayan, üstüne taraftar cezası almış futbolcular gibiydim.
“Uğraşma kızla!” torununa kızıp bana döndü. “Akel senden çok bahsetti ama hiç tanışma fırsatımız olmadı. Sen de okuyor musun, evladım.” sevecen bir tavırla sordu.
“Evet, efendim. Güzel sanatlar öğrencisiyim.” başımı sallayıp cevapladım. Ablamlar yüzünden bu tarz tanışma olmaz diye düşünürken, bunu hiç hesaba katmamıştım. Düğün arifesinde dedesi yurt dışında iş seyahatinde olduğu için katılamamıştı. O yüzden hiç görmemiştik birbirimizi.
“Ailen ne iş yapıyor?” sorduğunda istemsizce Akel’e baktım. Kim olduğumu bilmiyor muydu ki?
“Dede… Karen, Milay Abla’nın kardeşi.” benden önce davrandı Akel.
Bir süre durdu. Sonra gülümseyip “Ne hoş tesadüf… Abi kardeş, kendileri gibi iki kardeş bulmuş.” dedi. “Milay’ı çok severim. Çok hanım bir kız. Bugüne bugün tek bir saygısızlığını görmedim. Ailen çok iyi yetiştirmiş. Senin de ablam gibi olduğundan hiç şüphem yok.”
“Çok teşekkür ederim, efendim.” başımı aşağı eğdim. Kahvemden bir yudum almıştım ki onun yüzünden az kalsın boğuluyordum.
“Bizim düğünde burada olacaksın, değil mi? Bak ben anlamam iş falan.” dediğinde kahve boğazıma kaçtı. Denir mi ya o? Üstelik benim yanımda. Zaten utanıyorum. “İyi misin, güzelim?” öksürünce sordu.
Güzelim yapacağım seni, bekle. “İyiyim. Boğazıma kaçtı.” boğazımı temizleyip cevapladım.
“Benim uslanmaz torunum büyümüş de evleniyor. Hiç orada olmaz mıyım?” elini omzuna koydu.
“Harika… Dedem, müsaadenle biz yavaştan kalksak? Biraz işimiz var da.” ellerini dizlerine bastırıp kalkmaya hazırlandı.
“Müsaade sizim. Ama bir dahaki sefere böyle kaçar gibi gitmeyin.” misafirperverlikle dedi.
“Emrin olur.” ayağa kalkıp çıktık evden.
Çalışan garajdan büyük bir koli getirip Akel’e verdi. Vedalaşıp arabaya bindiğimizde koliyi arka koltuğa koydu. Evden uzaklaşmıştık ki “Düğün konusunu niye açıyorsun? Görmüyor musun? Utancımdan domatese dönmüşüm.” carladım. Bilerek yapmıyorduysa benim de adım Karen değil.
“Dedem zaten biliyor. Yüzüğü onun sarraf arkadaşına yaptırmıştım.” rahatlıkla cevapladı.
“Her şeyi anlatıp, bir ablamı anlatmadın yani?”
“Hiç aileden konuşmayız. Dedem hep beni dinler, bir arkadaşımmış gibi öğütler verir. En sevdiği torun olmanın ayrıcalıkları.” Kafasını kaldırıp üstten baktı. Konu fark etmezsizin ukala olma yeteneği vardı.
“Ukalasın, Akel Ateş!” homurdanıp önüme döndüm. Buzları yavaş yavaş eritiyorduk sanki. Akel’e kalsa bu mesafe bile fazlaydı.
“Biliyorum, güzelim.” Arka koltuğu gösterdi “Koliyi açsana.”
Kemeri gevşetip arkaya döndüm. Kolinin bandını söküp açtım. İçindekini görünce “Hadi canım!” istemsizce dedim. Renk renk yüzlerce dalga vardı.
“Dedemden bir kere bir şey isteyince, sonuç bu oluyor. Kaç koli hazırlatmış. Her gittiğimde birini veriyor.” güldü. Demek o yüzden, bir şey hazırlarken dalgayı eksik etmezdi.
Kırmızı ve yeşilden bir tane aldım. Yeşili ona uzatınca dişiyle delik açtı. Ben de kırmızı dalganın sert ambalajının uç kısmını koparıp attım. Böyle azar azar geliyor, daha çok hoşuma gidiyordu.
🌷
Alp, daha gün doğmadan uyanmış, Serra’ya hazırladığı sürprizle meşguldü. İlişkileri henüz yeniydi ama bu aşkın içinde uzun zamandır kavruluyorlardı. Serra’yı gördüğü andan beri bir an olsun aklından çıkmıyordu. Karen’in zarar görmemesi için sessiz kalmayı seçmişti. Ama bu uzaklık kalbini yoruyordu. Üstelik eski sevgilisi yanı başındaydı. Akel’e kurulmasının asıl nedeni de buydu. Hem arkadaşını aylarca karanlığın içine itmiş hem de sevdiği kadının dibinden ayrılmayan eski sevgilisiydi.
Serra, Akel’in ortalıktan kaybolduğu zamanlarda gözü kulağı olmuştu. Üniversiteleri yakın olduğu için gittikleri kafeler genelde aynıydı. Karen’in hayatındakileri öğrenmeye çalışırken, fark etmeden Alp’e tutulmuştu. Babacan ve de aynı zamanda deli dolu halini sevmişti. Diğerlerine kaplan kesilen adam, yaralı arkadaşını yanında kedi oluyordu. Karen’le birlikte gülüp, onunla birlikte ağlıyordu.
Alp, birkaç gün öncesinden ailesinin Şile’deki evine gidip güzelce temizlemişti. Dün erkenden Serra’nın en sevdiği çiçek olan papatyalarla bahçeyi ve salonu donatmıştı. İnternetten bakarak Serra’nın sevdiği yemekleri yapmaya çalışmıştı. Bu süreçte birkaç kez az kalsın mutfağı yakıyordu.
Her şey hazır olunca Serra’yı Şile’ye getirmişti. Bahçeye girdiklerinde ilk yavru kedi karşılamıştı. Serra kedileri çok severdi, uzun süredir sahiplenmek istiyordu. Alp de onun için barınaktan birini almıştı. Ama bir sorun vardı. Alp’in kedi tüyüne karşı ciddi bir alerjisi vardı. Aynı ortamda olunca bile durmadan hapşırıyordu. Serra için eldiven ve maskeyle dokunabilmişti ama pek fayda etmemişti.
“Sevgilim…” yavaş adımlarla yaklaşıp elini uzattı. Bir hapşırık daha. “Benimle dans eder misin?”
“Seve seve.” elini tuttu.
Narin hareketlerle salonuna ortasına doğru yürüdüler. Eve girdiklerinde hapşırması az da olsa durmuştu. Alp, dokunmaya korkarcasına elini beline dolamıştı, Serra ise cilveli tavrıyla kollarını Alp’in boynuna. Sakince dans edip kendilerini müziğin ahengine bırakmıştılar. Alp’in dansla pek arası yoktu. O yüzden ayağına basmamak için dikkatle hareket ediyordu, bu da onu daha fazla geriyordu.
“Seni seviyorum.” kulağına doğru fısıldadı Alp.
“Ben de seni.” ürkek gözlerini Alp’in elalarına dikti. Lakabının hakkını veriyordu. Zarifliğiyle adeta bir Peri kızı gibiydi.
“Seni öpebilir miyim?” kaçamak bakışlarının arkasına saklandı. Genelde atılgan bir tipti. Öyle çok sevgilisi olmamıştı belki. Ama çekingen biri hiç olmamıştı. Serra’ya dokunmaya bile kıyamıyordu.
Serra usulca kafasını salladı. Alp, yavaşça eğilip dudaklarına hafif bir öpücük bıraktı. Serra, kıpkırmızı olmuştu bile. Yüzünü görmemesi için hemen Alp’in göğsüne sığındı.
“Her halinle büyüleyicisin ama kızarınca çok daha güzel oluyorsun.” gülerek dedi Alp.
“Keşke hiç beklemeseydik…”
Hastane ortamında sürekli birbirlerini görünce daha fazla dayanamamışlardı. Görmeden, uzaktan sevmek kolaydı, her gün gözünün önünde olana kayıtsız kalamıyordu insan. Aşkın onlar için kurduğu ilk sınavı, saf sevgileriyle geçmeyi başarmıştılar…
Bölüm etkileşimi
