Küllerin Altındaki Ateş

Vaveyla Yazarı: Atik Stayl

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: Küllerin Altındaki Ateş

Bir açıklamayı hak ediyorduk. Gözyaşlarımı bir yalan uğruna mı döktüm yoksa o mu yalan söylüyordu? Yıllardır zaten gerçeklerden kaçıyordum. Başkalarının günahının bedelini ödemekten yorulmuştum.

Yerden destek alarak şöminenin yanına kaydım. Ev soğuk değildi ama ellerim buz kesmişti. Yüzümü ateşe dönüp, dizlerimi karnıma çekerek kollarımı önünde bağladım. Ağlarsam yüzümü görmemeliydi. Ne zaman ondan kaçsam hep ağlıyordum; bazen içimden, bazense dışımdan. Ruhum, bir köşeye sinmiş, bıkmadan ağlıyordu. Artık birileri gözyaşlarımı dindirmeliydi. Damlalardan oluşan nehirde boğuluyordum. O gün çıkardığı gibi, beni yine o nehirden kurtarmalıydı.

“Bir hiç uğruna üç yıl sekiz ay çalındı bizden. Hep anlatmaya çalıştım sana ama dinlemedin. Asena’ya inanmayı seçtin. Onun, birini elde etmek için yapacaklarının sınırı olmadığını göremedik.

“Hani DNA testi istemiştim ya? Küçük bir ayrıntıyı atlamıştım. O hastanenin sahibi Asena’nın amcasıydı. Ailevi meselelerinden dolayı eskiden amcasıyla kalıyordu. Onu ailesinden daha çok seviyor, onun için her şey yapardı. Bu kadar ileriye gideceklerini tahmin etmemiştim. Her şeyi önceden planlamış, testin cevaplarıyla oynamışlar. Amcasının ona düşkünlüğünü kullanarak, kendisini öldürmekle tehdit etmiş. İşin geri kalanını da o halletmiş.

“O çocuğun babası ben değilim, Karen! Sana söz verdiğim için ilgiyi eksik etmedim ama hiçbir zaman o duyguyu hissedemedim. Benim için başka çocuklardan farkı yoktu…” telefonunu açıp testin sonucunu gösterdi. İki yerde yaptırmıştı.

Nefes alamıyormuşum gibi hissediyorum. Göğsüm sıkışıyordu. Bu kadarını yapabilir miydi? Onu sevmeyen birini sonuçları değiştirerek yanında tutabilir miydi? Bunca gözyaşı, ayrılık boşuna mıydı? Herkes bebek gibi uyurken, benim hıçkırıklarla uyandığım kâbusların nedeni bir yalandan mı ibaretti? Sorularıma cevap arayıp, rahat nefes almak isterken daha çok boğuluyordum.

“Üç yaşındayken hastaneye gittik. Yine rutin gelişim kontrolleri yapılıyordu. Bir sorun olduğunu söylediler. Genetik bir problem olmasından endişelendiler. İkimizden de örnekler alındı. Hani dedim ya içimde hep bir kuşku vardı. Babalık testi de istedim. Sonuçlar çıktığında zarfı açmadım. Deniz iyileştiğinde açacaktım. Zaten babası çıkmasam bile onu, bu halde yüz üstü bırakmazdım.

“Neyse işte. Aradan bir iki ay geçti, doktora gittik. Tüm değerlerin normal olduğunu, sadece anne karnındayken strese maruz kaldığı için küçük bir rahatsızlık olduğunu söylemişlerdi. Rahatlamıştım, küçük kız iyiydi ve artık sonuca bakabilirdim. O günün akşamı cesaretimi toplayıp açmıştım. Sonuç negatifti. Yanlış olabileceğini düşünüp başka bir hastanede de yaptırdım. Yine negatif çıktı. Ben değildim. Bir başkasının çocuğunu al senin diye kandırmıştı. Özgürdüm artık!

“Asena’yla konuştum. Başta inkâr etti. Saatlerce kavga ettik. Sonunda sinir krizi geçirirken ağzından kaçırdı. O gece hiçbir şey olmamış, elimi bile sürmemişim. O zaman zaten hamileymiş. Bilerek oyun oynamış. Erken doğduğunu sanırken tam zamanında doğmuş. Onu bırakmamam için çocuğa zarar vermekle tehdit etti. Blöf yaptığını düşündüm. Kendi çocuğuna kıyamaz ki insan. Ama emin olamıyordum.

“Onun hastalıklı takıntısı yüzünden biz hasret kaldık birbirimize. Gel, artık uzatmayalım. Yeniden başlayalım, sevgilim…” sesi titriyordu anlatırken.

Safi kötülüktü bu! Sırf kendini düşünüp, herkesi etkileyecek bir yalan söylemişti. Hepimizi geçtim. Ya Akel yıllar sonra öğrenseydi ya çocuk bunu duysaydı? Babasının başkası olduğunu öğrenmek hayallerini yıkardı. Hangi anne çocuğuna bu kötülüğü yapardı?

Bir süre ikimiz de sessiz kaldık. Ben söyleyecek bir şey bulamıyordum, o da düşünmem için zaman tanıyordu. “Gerçek babası kim? Aylar öncesinde öğrendiğin halde, neden o zaman değil de şimdi geldin? Şimdi neredeler?” Tam her şeyi yoluna koydum derken, neden şimdi hayatımı değiştirmek istiyordu.

“Üniversiteden arkadaşıymış. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Gittim, buldum. Her şeyi anlattım. Adam, her şeyi kabul etti. Asena’ya yeni bir başlangıç teklif edip çocuğuna sahip çıkmak istedi. Ama hâlâ birlikte olabilme ihtimalimiz olduğuna inanıyordu, kabul etmedi. İş mahkemeye taşındı. Annenin psikolojik sorunları olduğu ve çocuğun sağlıklı ortamda büyümesine engel yarattığı için velayet babasına verildi.

“İki buçuk ay sürdü. Deniz’i yalnız bırakamadım. Annesi yokken yanında kaldım. Mahkeme bitince artık çocuğu teslim etme zamanı gelmişti…

“Sonra sana gelmek istedim ama olmadı. Nasıl tepki vereceğini bilmiyordum. Daha yeni yeni toparlanmıştın. Altun Özer’le bir işler yapmaya hazırlanıyordunuz. Uzun süre sonra kafanı dağıtacak bir şeyler bulmuştun. Gözlerinde ışık vardı.”

“Şimdi ne değişti? Amerika’yı bırakacak kadar ne değişti? Seni unutmuşken neden yeniden hayatıma girmeye çalışıyorsun?” ikimiz de berbat durumdaydık. Kafamı bir ateşten diğer Ateş’e çevirmiştim. Yüzündeki ifade, aynaya baktığımda gördüğüm ifadeydi. Çaresizlik… Bir umut, belki düzelir diye dua edersin ama beklemekten başka elinden bir şey gelmez.

“Ben hiçbir zaman Amerika’ya gitmedim. Sen hayatımdan hiç çıkmadın. Ayrıldığımız günden beri seni uzaktan izledim. Bazen dayanamadım, görmeye geldim. Bazen başkalarında haber aldım. Gülüşlerine şahit oldum, seninle birlikte güldüm. Ağlamanı izledim, kendime lanetler yağdırdım. O herifi yanımda gördüğüm her an öfkeme hâkim olmak için kendimle savaşa girdim. Ona güldüğünde canım yansa bile mutlu dedim içimden. Seni hiçbir zaman bırakmadım.

“Şimdi onu seviyorum diyorsun ya. Sen bana olan aşkından hiç vazgeçmedin ki bir başkasını sevesin. Yanına her geldiğimde hissettin beni. Elini kalbine koyup etrafına bakındın. Gözlerin beni bulmayı diledi.”

Boğazım düğümlendi, konuşamadım. O anları, hızlanan kalbimi hatırladım.

“O gün mağazada dayanamadım. Ablana elbise aldığımız gün geldi aklıma. Elbisenin içinde nasıl olduğunu görmek istedim. Kendime engel olmayıp bir anda kabine girdim. Seni görünce zaten benim için dünya durmuştu. Üç yıl yedi ay yirmi beş gün… En son beni gördüğün günden tam bu kadar geçmişti; kokunu duymayalı, gözlerinin içine bakmayalı, sana dokunmayalı.

“Hayal sanmıştın, gitmemi istemediğin için dokunmuyordun. Bense o anın bir rüya olmaması için yalvarıyordum. Kaç gece rüyamda yanına geldim ama hepsinde o herif seni benden çalıyordu. Artık buna izin vermeyeceğim. İkimiz de seviyoruz. Bu ayrılık niye o zaman?” sol gözünde bir damla yaş süzüldü. Sağ gözünün pınarındaki damlayı görünce istemsizce elimi uzatıp sildim. Başını sağa eğip yüzünü elime yasladı. Parmaklarımı yüzünde gezdirmeyi çok severdim. Yeni çıkmaya başlayan sakallarıyla oynardım. Artık sakalları uzundu. Her iki hali de büyüleyiciydi.

Oturduğum minderi tutup kendisine çekti. Burun buruna gelmiştik. Grileri koyulaşmıştı. Az önceki çaresiz bakışları gitmiş, arzuyla, özlemle bakıyordu. Benim de ondan kalır yanım yoktu. Onu öpmeyi, en az onun kadar istiyordum. Hâlâ ilk adımı benden bekliyordu. Sanki mümkünmüş gibi biraz daha yaklaştı. Dudaklarımı aralasam onunkilere değecekti.

Geri çekilip ayağa kalktım. “Hayır, olmaz! Yeniden aynı acıları çekemem ben. Olmaz!” itiraz ettim. Hâlâ atlatmış sayılmazdım, bir kez daha olmazdı.

O da ayaklandı. “Söz veriyorum, bir daha asla böyle bir şey yaşanmayacak. Seni ilk gördüğüm andan beri sadece seni sevdim ben. Asena’yla da aramızda hiçbir şey olmadı. Aynı odada bile kalmıyorduk. Bir şans daha ver bize. Mutlu olmayı hak ediyoruz!” yüzümü avuçlarının arasına aldı.

“Yine biri çıkacak, bir şeyler söyleyecek. Tam güvendim derken yine yarım kalacak. Bir kez daha dağılamam.” geriye doğru adımladım. Kimsenin toparlamaya gücü yetmezdi. Kahkahalarım etrafı etkisi altına alırken, yalnız kaldığımda ağlardım. Kimse göremezdi, görenlerinde çekip çıkarmaya gücü yetmezdi.

Bir elini belime sarıp kendisine çekti. “İki haftadır gece gündüz seni parkta bekleyen çocuğa bir şans ver.” yalvarırcasına baktı. Yanakları kızarmış, elleri titriyordu. “Beni hâlâ seviyor musun?”

Ondan dürüst olmasını beklerken, kendim yalan söylemeyecektim. Başımı usulca salladım. Akel hayatıma girdikten sonra sulu göz olmuştum. Onun yokluğundaki her an gibi yine sessizce ağlıyordum.

“Özür dilerim.” ağlattığı için özür dilediğini sanırken, ilk kez yaptığı şey içindi. Dünyanın en güzel özür nedeniydi…

Sevgiliyken asla ilk öpen o olmamış, ilk adımı hep benden beklemişti. Ben de asla grileri bana bakarken öpemezdim. Ama değişmiştik; ben kabinde gözlerimin içine bakarken, o da bugün ilk adımı benden beklemeden öpmüştü. Birkaç saniyeliğine de olsun geçmişi, geleceği düşünmeden anı yaşamak istedim. Hasretiyle yanıp kavrulmuştum.

Karşılık vermediğini görüp, geri çekilmek isterken omzundan tuttum. Ben de öpünce hareketlerinin hızı arttı. Her zamanki naif hali gitmiş, yerine arzu dolu dokunuşlar gelmişti. Duracağı yeri hep çok iyi bilirdi. Ama bu sefer bundan emin değildim. Zor da olsa çekilen taraf ben olmalıydım. Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirmeyi bırakıp geri çekildim. İkimiz de nefes nefeseydik. Aradan yıllar geçse de hâlâ ondan utanıyordum. Bakışlarımı kaçırıp şömineye baktım.

“Karen… Özür dilerim, güzelim. Sadece şey, yani bir an—” O da afallamıştı.

“Tamam, sus işte.” sesimi olabildiğinde gür çıkarmaya çalıştım ama heyecandan çatallanmıştı.

“Bunu evet olarak kabul ediyorum. He?” çenemi, işaret ve başparmağıyla tutup kendisine çevirdi.

“Hayır. Sana olan güvenimi kaybettim. Ha deyince de oluşmuyor… Sadece arkadaşım olmana izin veriyorum. Biz hiç arkadaş olamadık. Eğer şans istiyorsan önce güvenimi kazanmalısın.” Soğumuş çikolatamı alıp koltuğa oturdum. Yine ona karşı koyamamıştım. Çekim gücüne kapılıyor, mantıklı düşünemiyordum. Ama ilk seferki gibi kolay olmayacaktı, kırılan güveni inşa etmek çok daha zordur.

“Güven kazanmak işi kolay ama arkadaşı yapamam ben. O herif, sevgilin rolünü keserken seyirci kalamam.” başını sallayarak yanıma oturdu.

“Sevgili rolü seni vazgeçirmek içindi. Artık ona gerek yok. Kuzey sadece arkadaşım, aynı Alp gibi. Tek farkı Alp, seni bulduğu yerde ağzını burnunu kırmayı hayal ediyor.” istemsizce kıkırdadım. Ne ara öfkem dinmişti? Bana hiç iyi gelmiyordu.

Alp’e bu olanlardan nasıl bahsedecektim. Küplere binecekti. Lan! Bir dakika! Alp! Kuzey haber verdiyse meraktan çıldırmıştır. Hemen haber vermem gerek. “Çabuk telefonunu ver! Alp’le konuşmam gerek.” ayağa fırladım.

Benim aksime sakinliğini koruyarak “Rolmüş ve ya gerçekmiş? Umurumda değil! Yanlış hareketini görürsem Alp gibi eyvallah çekmem.” cebinden telefonu çıkardı.

“Seni affetmediğim için kabullenmen gereken bir şey de yok.” Alp’in numarasını tuşlayıp ayrınca ekranda ismi çıktı. Silmemişti ve daha kötüsü Alp de silmemiş olabilirdi.

“Ne yüzle arıyorsun lan hâlâ sen beni, orospu! Yine belanı si—” ağzı bozuk tarafı açık kaldığı için hemen devreye girdim.

“Alp! Benim Karen!” bağırdım aceleyle. Bir süre ses gelmedi. “Alp! Orada mısın?”

“Ne işin var onun yanında? Bir şey mi oldu? Sana bir şey mi yaptı?” art arda sordu.

“İyiyim, merak etme. Gelince her şeyi anlatacağım. İyi olduğumu bil sadece. Telefon çekmiyor şimdi, kapatmam gerek.”

“Lan ne oluyo—” bitiremeden yüzüne kapattım.

Telefondan açıklama yapamazdım, anlamazdı. Soruları bitmezdi ve benim de verecek cevabım yoktu. Şimdilik sadece iyi olduğumu bilmesi yeterliydi.

Telefonu ona uzatınca tamamen kapattı. “Malum burada çekmiyor.” sinsi sinsi sırıtıp yalanıma destek attı. Bir an önce dönmeliydik. Kim bilir kaç saat yol gelmiştik.

“Gitmek istiyorum ben.”

“Mızıkçılık yapmasana ya! Biraz zaman geçirelim işte.” somurtup elimi tutmaya çalışınca çektim. Sanki az önce öpüşmemiş gibi elimi tutmasına engel oldum. Onun yörüngesine girince çıkmak imkânsız oluyordu. Ben buna hazır değildim. Sevmek her şeye çözüm değildi. Yanındayken kendime haksızlık etmişim gibi hissediyordum.

Biraz uzağa kaydım. Daha şimdiden verdiğim kararı sorguluyordum. “Ben yapamam.”

“Tamam, en baştan başlayalım. Arkadaş bile olmayalım. Yeter ki tüm kapıları kapama. Okula geldiğim ilk gününü hatırlıyor musun? Öyle yapalım. Hiç beklemediğin bir anda karşına çıkayım, yeniden tanışalım.” belirsizlik onu da mahvediyordu. İkimiz de kolay şeyler yaşamamıştık.

“Bilmiyorum. Artık tek düşündüğüm şey, üniversite ve anime olsun istiyorum.” yorulmuştum ben. “Aşk nedir, diye sorulunca çoğu kişi mutluluk der. Ama ben acı derdim. Birkaç ay mutlu oldum. Geri kalan süre sadece acıydı. Beni bulutların üstüne çıkarıp ittin. Hâlâ aldığım yaralar kapanmadı. Kabuk bağlamıyor bir türlü… Seni unutmak için çok çabaladım. Soğuk sıcak fark etmezsizin, gecelerce ağlayarak tepeye gittim. Orası bile huzur vermiyordu. Benden sadece duygularımı, güvenimi çalmadın. Huzur bulduğum yerleri de kendinle birlikte götürdün. Yine aynı şeyleri yaşamak istemiyorum. Ben, biz olmak istemiyorum.”

“Haklısın ama canı yanan sadece sen değildin. Beni de anla. Aylarca uzaktan izledim. Elimi uzatsam dokunabilirdim ama yapamıyordum. Ağladığını gördüm ama yanına gelip elini tutamadım. Belki seni bulurum diye, günlerce tepede sabahladım. Karşına çıktığım andan beri, gelirsen ve beni orada bulamazsan vazgeçme diye her gün parka gittim. Senin içini ölür, bir tebessümün için hayatımı veririm.”

Sessizlik ağırlaştı. Ona kalsa sabaha kadar konuşurduk ama benim kelimelerim tükenmişti. Geldiğini hep rüyamda görürdüm. Her şey çok kolaydı o zaman, hemen affediyordum. Gerçeği çok zordu ama. Olmuyordu, yapamıyordum. Onu çoktan affetmeme rağmen, bir şeyler engel oluyordu. Mutlu olmaktan, beni o bulutlardan birinin acımasızca itmesinden korkuyordum.

“Burada mı kalıyorsun?” ortamın gerginliğini kırmak istedim.

“Her şey üstüme üstüme geldiğinde buraya kaçmak iyi geliyor.” konu fark etmezsizin onunla konuşmam hoşuna gitmiş gibi tüm dikkati üzerimdeydi. Geldiğimizden beri ara sıra öksürüyordu. Hâlâ sigarayı kullanıyor muydu acaba?

“Gitmediğini kim biliyor?”

“Bizim çocuklar.” dudağının kenarını kıvırıp burnundan güldü. “Biliyor musun ne oldu? Sanırım Alp de Serra’nın ilgisini çekmiş.”

“Nasıl? Nerede görmüş ki? Bir şey mi söyledi sana?” atladım hemen. Alp de hâlâ vazgeçmemişti.

“Geçen sene seni görünce beni aramıştı. Bizimkilerden hangisi görse haber verirdi. Geldiğimde yanındaki adamın kim olduğunu sordu. Serra’yı az çok gördün. Kimse umurumda olmaz onun, kimseyle ilgilenmez. Ara sıra fark ettirmeden hakkında sorular soruyordu. Yani bence ilgisini çekmeyi başarmış. Ama asıl soru şu; Alp hâlâ Serra’ya âşık mı?”

“Aşık… Biz beceremedik, bari onlar mutlu olsun.” bunu tüm kalbimle istiyordum. Kardeşim, yeteri kadar aşk acısı çekmişti. İkimiz de zor kişileri seçmiştik.

“Umarım. Ama bunun için önce arkadaşının gidip açılması gerek. Tabii bu biraz da bize bağlı. Aynı ortama gelme şanslar sadece biziz.” konunun nereye gideceğini bildiğimden engel oldum.

“Bize gerek yok! Sadece biraz cesarete ihtiyaçları var.” Alp bu konuda oldukça çekingendi. Gözü kapalı kavgaya giren adam, konu aşka gelince cesaretini kaybediyordu.

“Senin de, Karen Arsal! Duygularının değişmediğini anlamalısın.” sürekli konuyu bize getiriyordu.

“Yarın erkenden ofise gitmem gerek. Eve bırak beni.” dediğime sorusuyla bir şok daha yaşadım.

“Serkan’la olan görüşmeni diyorsan on birde olacağını biliyorum. Ona kadar çoktan gideriz.” bilmiş bilmiş konuştu. Nasıl biliyordu bunları?

“Sapık olmadığın konusunda eminiz, değil mi?” bunun sorarken istemsizce gülmüştüm. Tepedeyken de sormuştum. O zaman da hakkımdaki birçok şeyi biliyordu.

“Serkan, abimin okuldan arkadaşı. Sizi görünce abimin vasıtasıyla biraz bilgi almış olabilirim.” ensesini kaşıyarak cevapladı. Bu hareketi ona kızacağımı zamanlarda yapardı. Hiç değişmemişti.

“Uzak duracağım dediğin halde sözünü tutmuyordun.” özlediğim şeylerden biri de onunla sohbet etmekti. Ama biraz daha burada durursam ne yapıp edip kendisine inandıracaktı.

“Alışveriş ve sarhoş olduğun günü saymazsak yanına gelmedim ki hiç. Beni görmeyeceğine dair söz verdim ve tuttum.” özgüvenle konuştu. Bana varlığını hissettirmesi de aynı şeydi.

“Yine sözünü tutmanı istiyorum.” onu görmek duygularımı tetikliyordu. Yanındayken her şeyi unutuyordum. Sahi niye yanına gelmiştim? Güya Asena’nın yerini öğrenecektin ama elde var sıfır. “Bana Asena’nın yerini bulabilir misin?”

“Niye arıyorsun onu? Yine inanmıyor musun bana?” gözlerinde hayal kırıklığı vardı.

“Hayır, başka bir şey.” anlatıp anlatmamakta kazarsızdım. Akel’in dur durağı yoktu. Gözü döndü mü tutmak imkânsızdı. Neler yapabileceğini kestiremiyordum.

“Hadi. Anlat, güzelim.” sesini alçaltıp mırıldandı.

“Delirmek yok?” Gözümden akan her yaş, öfke havuzunu dolduruyor gibiydi.

“Tamam, anlat hadi. Ne yaptı?” artık anlamıştı bir şeyler yaptığını. Yüz hatları gerilmeye başlamıştı.

“Maili hatırlıyor musun?” başını sallayınca devam ettim. “Atan Asena.”

“Nasıl?” kaşlarını çattı. “Nasıl yani Asena? Onları nereden biliyordu ki? Senin bile haberin yoktu.”

Bu soruyu ben de kendime soruyordum. Ama cevap bir türlü oturmuyordu. Benim bilmediğim çok şeyi biliyordu. Artık kaçmak yoktu. Her şeyi öğrenecektim.

“Bilmiyorum. Bir şekilde öğrenmiş işte, daha fazlası olduğuna eminim. Artık kaçarak değil, savaşarak üstesinden gelmek istiyorum. Onu bulmama yardım eder misin?”

Çekinerek elimi tuttu. “Onu bulup sana getireceğim. O zaman sözümü tutamamıştım ama bu sefer yapacağım.” gözlerimin içine baktı. Her şeye rağmen inanıyordum ona. Kendimi onun yanında hep güvende hissediyordum, özellikle de Şile’den sonra; o gün de beni bulmuş, korumuştu.

“Teşekkür ederim.” elimi sıcacık elinden çekmedim. Dalgınlığım yüzünden hâlâ çekmediğimi sanıyordur belki de. Ama ben, kendime bile itiraf edemediğim özlemin hasretini gideriyordum.

“Bana teşekkür etmeyi bırak.” eskiye gönderme yaparak gülümsedi.

“Keşke o günlere dönsek. Tek sıkıtımız kırık deney tüpleriydi.” o günleri özlüyordum.

“Ya da boyalı tiyatro kıyafetleri.” benimle birlikte gülmeye başlamıştı ki birden yüzü düştü. Ali ya da Kuzey’i hatırlamıştı. “Beni sevdiğin için pişman mısın?”

Konudan konuya atlıyorduk. Hepsi yarım kalıyordu. Bizim olayımız yarım kalmaktı sanırım. “Ayrıldığımız dönem sorsaydın, cevabım kesin evet olurdu.”

Şöminenin ışığı yüzüne vuruyor, gözlerine umut ve korku olarak yansıyordu. “Peki ya şimdi?”

“Artık her şeyin olması gerektiği için olduğunu düşünüyorum. Sana âşık olmasaydım ve o hisleri yaşamasaydım belki de duygulardan bihaber olacak, büyüyemeyecektim. Seninleyken sevinci de acıyı da en şiddetli haliyle deneyimledim. Seni sevdiğim için ikimize de lanetler yağdırsam da iyi ki sevmişim, Akel Ateş. Pişman değilim.”

Grileri yumuşadı. “Yeniden güvenini kazanmak için her şeyi yapacağım, Akel’in Odun’u.” Odunun üstüne basa basa söyledi. Yeşil gözlüden sonra böyle sesleniyordu. Kalbime kim olduğumu hatırlatıyordu.

“Ben, ne Yeşil gözlü ne de Odun’um. Karen Arsal’ım ben!” dedim sertçe. “Kimsenin bir şeyi değilim. Sadece Karen!”

“Kim olursan ol. Seni seviyorum ve asla vazgeçmem.”

“Bence şu an vazgeçmen gereken kısımdayız.” Dediğine kendin inanıyor musun, diye sorsa verecek cevabım yoktu.

“Sen ne söylersen söyle. O kısım asla olmayacak. Benim olduğunu anlayana kadar hatırlatacağım.” sırtını koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı.

“Benim olduğun ne ya? Eşya mıyım ben?” niyetim kavga başlatıp buradan gitmekti.

“Öyle demek istemediğimi biliyorsun.” istifini bozmadı.

“Sen zaten hep böyleydin. Benim isteklerimi hiç aldırış etmedin. Sırf sen istedin diye bodoslama hayatıma daldın. Canın istedi diye sarhoş halde kapıma dayandın. Hiç beni düşünmedin sen!” bunların hiçbiri kendi düşüncelerim değildi. Kendinden çok beni düşünürdü. Hayallerinden bile vazgeçmişti.

Bana döndü. “Dört yıla yakındır ayrıyız belki ama Karencem körelmedi. O yüzden boşuna nefesini tüketme.” Beni çok iyi tanımasından nefret ediyorum. Sıkıntılı bir nefes verip başını salladı. “Tamam! Eğer beni yene bilirsen döneriz.” elini uzattı.

“Sen yokken boksta da ilerlettim kendimi. Kuzey’le çok sıkı çalıştık.” Kuzey’in ismini duyunca kaşları çatılmıştı. Onu kıskandırmak hep kolay olmuştu.

“Onun adını her söylediğinde dönüş fikrinden biraz daha uzaklaşıyoruz.”

“Bu saçmalığa son verip geri götürürsen en başa, hiç tanışmadığımız zamanlara dönebiliriz.” geri götürmesine karşılık bir teklif sunmuştum. Yelkenleri suya indirmemiş, sadece çıkış yolu arıyordum.

“Yine tersleyecek misin beni?” bu durum onu güldürmüştü. Bana da komik gelmişti. Hiçbir zaman normal bir çift olmamıştık. İkimiz de kimseye benzemeyişimizi seviyorduk.

“Tavırların aynı olacaksa evet.” yılışık ve ya gevşek derdik. Ama hak etmiyor, değildi. Sinirden deli ediyordu beni.

“Artık sinirlenmezsin bence. O zaman daha âşık olmadığın için ne yapsam gözüne batıyordu… Aslında şu an da benzeri bir şey yapabilirim belki.” muzır bakışları yüzünde yerini almıştı.

“Yine aklından neler geçiyor?” tek kaşımı kaldırdım.

“Hiç… Üniversite değiştirmek için ne gerekli diye düşünüyordum. İstediğimiz bir bölüme geçiş yapabilir miyiz acaba?” ciddi ciddi sordu. Yapardı, biliyorum. Ama hangi bölümü okuyordu ki? Amerika’ya gitmeyip ve benim rahatça ne yaptığımı öğrenebiliyorsa demek İstanbul’da bir yerde okuyordu.

“Ne okuyorsun?” onu hakkındaki en önemli şeylerden birini bile bilmiyordum.

“Grafik tasarım.” memnun görünmüyordu. Onun için alelade bir şeymiş gibiydi. Annesi, portede çok güzel olduğu için sanatı seçsin istiyordu. Ama onun gönlündeki meslek hep ayrı olmuştu.

“Aa Serkan’la aynı bölüm.” ağzımdan çıktı birden. Bence tam ona göreydi, bu konuda yetenekliydi.

“Düz Serkan? Bey falan yok?” soru işaretleri oluştu grilerinde. Her şeyi de kıskanmazsın be adam!

“Toplantı dışında öyle denilmesini tercih ediyor. Hem ne fark eder? Ha Serkan ha Serkan Bey? İkisi de aynı şey.” bu yersiz tavrına gözlerimi devirdim.

“Değil.” bozulmuştu beyzade. Ona neyse artık? “Serkan Abi de bari. Adam kaç yaş büyük senden.”

“İstersem Seko derim, Serkancığım derim. Pardon da sana ne?” kıskançlığını üst boyuta taşımıştı.

“Ne yapıyorsan yap, Karen! İsterse— Tövbe estağfurullah!” iki saniye içinde celallenmeye konu bulmuş, sinirden kıpkırmızı olmuştu.

“Bence de! Hadi çıkalım artık.” ayağa kalktım. Ama o, rahatını hiç bozmuyordu. Minderin üstüne yayılmış hatta şömineye kaymıştı. “Akel, hadi ama!”

“Tamam ya bağırma! Üşüyorum, biraz ısınalım çıkarız.” Deminden beri bir bacağını ritim tutmak ister gibi sallıyordu. “Azıcık daha otur hadi.” öksürerek söyledi.

“Sırf biraz daha kalalım diye yalan söylediğini anlamadığımı mı sanıyorsun? Yemezler, Akel Ateş. Hadi kalk!” kolundan tutup kaldırmak isterken teni biraz fazla sıcak geldi. Az önce eli de sıcak gibiydi.

Parmaklarımın tersiyle alnına dokundum. Yanıyordu! Sinirden değil, ateşten kızarmıştı. Ayağını da kendisi salladığını düşünmüştüm, meğer titriyormuş.

“Akel, yanıyorsun sen!” gözlerim büyümüş, yanına çökmüştüm. Burada ilaç falan var mıydı acaba?

“Seni gördüm ilk günden beri böyleyim. Yandım, kızım ben sana.” ateşler içindeyken bile de yürüyordu. Valla helal!

“Sus yoksa gerçekten ben yakacağım seni. Hadi, kalk. Uzaklaş şömineden.” kolundan tutup kaldırmak istedim ama yardımcı olmuyordu.

“Üşüyorum diyorum, anlamıyor musun?” çocuk gibi mızmızlandı. Benim de bu cüssemle onu çekiştiremeyeceğim malumdu.

“Koltuğa geç bari. Bak, valla ben seni taşıyamam. Hem ilaç var mı burada?”

“Bilmem, mutfakta ecza dolabında vardır belki.” değişik sesler çıkararak ayağa kalkıp koltuğa geçti. Titremesi artmıştı. Deminden beri nasıl fark etmemiştim?

“Niye söylemiyorsun ateşim var, diye.” yastığı başının altına koydum. “İlacı bulana kadar uzan.”

Uslu bir çocuk olup kafasını salladı. “Üstüme bir şey versene çok üşüyorum.”

“Olmaz! Hatta üstünü biraz inceltmemiz lazım. Maazallah havale geçirirsin.”

Mutfağa gidip ilaç aramaya koyuldum. Bugün, parkta da üstü çok inceydi. Üstelik günlerce bekliyordu. Deminden beri öksürüyordu ama hasta olduğunu düşünmedim ki. “Ah Akel! Ah! Söylesene deminden beri. Vakitken dönelim işte. Allah korusun ya bir şey olursa? Nereden bulacağız burada doktoru?” kendi kendime homurdanarak dolabı aradım. Bir şurup bulup salona döndüm. Ama koltuk boştu.

“Akel? Neredesin?”

“Odamdayım. Yukarıda soldan birinci oda.” seslendi üst kattan.

Merdivenleri çıkıp odasının kapısını çaldım. Öksürüklerin arasından gel deyince girdim. Yatağa uzanmış, üstünde de kalın pike vardı. Yanına gidip pikeyi üzerinden çektim. “Ne yapıyorsun ya sen? Ateşi olan üstünü bununla örter mi?”

“Umurumda mı sanıyorsun? Donuyorum burada. Hadi, ver şunu!” elimden almaya çalıştı.

Odanın diğer ucundaki sallanan sandalyenin üstüne fırlattım. Yatak odası için biraz fazla büyük değil miydi burası? Odayı incelemekle vakit kaybetmeden şurubu kapağındaki işaretlenmiş yere kadar döktüm. “Hadi, şunu iç. İç ki ateşin bir an önce düşsün de gidelim.” şu an tek önceliğim sağlığıydı. Ama onun bunu bilmesine gerek yoktu.

“Ya ben yanıyorum burada, sen gidelim diyorsun. El insaf, kadın!” ilacı içerken homurdanmayı da eksik etmemişti. Titremesi devam ediyordu.

“Ben mi dedim bizi dağ başına getir? Medeni insan gibi halledemiyorsun. İlla hödüklük katacaksın.” kitaplığa yaslanıp söylendim.

“Onu da denedik ama yabani modun açık kalmıştı. Ben de senin dilinden konuşmayı denedim. Yoksa dinleyeceğin yoktu.” Hasta olmasaydı hakkından gelmeyi bilirdim. Ama lanet gitsin ki kıyamıyordum.

“İyileşmeye bak hadi.” oturmaya yer bakındım. En başta çift kişilik yatak, yatağın bir tarafında kocaman kitaplık, diğer tarafında bej tonlarında kıyafet dolabı vardı. Kitaplığın önünde sallanan sandalye ve ona yaslanmış bir keman vardı. Çalabildiğini bilmiyordum, hiç bahsetmemişti. Bana Sherlock Holmes’u hatırlatmıştı. O da keman çalmayı çok severdi.

Bakışlarım kemanda fazla oyalanmış olacak ki “Ara sıra çalıyorum.” cevapladı.

“Ne yapayım? Aferin mi diyeyim?” yabani Karen tüm ihtişamıyla sahalara geri dönmüştü.

“Bence aferini hak etmiyorum. Baksana, sana bir kere bile çalamamışken yıllardır çalmanın ne anlamı var ki?” bari hastayken paydos et ya!

Polar gömleğin yakalarını daha da yukarı kaldırdı. Boynunun etrafını sarmak isterken, deminden beri onu nasıl görmediğim fark ettim. “Çıkar üstünü.” daha ince giymesi gerekiyordu. Annem, ne zaman ateşimiz olsa üstümüzü olabildiğince inceltirdi.

“Hı? Nasıl?” boş bakışlarını üzerimde gezdirdi.

“Tişört falan giymelisin, çok kalın o.” saçma sapan düşüncelerden hemen çıkması için açıkladım.

“Valla donuyorum, hiç uğraşamam onunla.” Her şeye olduğu gibi buna da itiraz etti.

“Mızmızlanma çocuk gibi. Çıkar, hadi üstünü. Ben de tişört bulayım buradan.” konuşarak dolabın karşısına geçtim. Kapağını açıp, siyah renkli bir tişört alarak yatağın kenarına koydum. “Değiş üstünü. Ben dışarıdayım.” arkamı döndüğümde bileğimden tuttu.

“Hiç halim yok. Değişmeme yardım eder misin?” Yalandan mı yapıyor yoksa ciddi mi kestiremiyorum bu hallerimi. Başımı iki yana sallayınca, “Hadi ama! Hastayım. Görmüyor musun?” akabinde başını yana eğerek masum bakışlarını yolladı. Eskiden de bir şey yaptırmak istediğinde bunu kullanırdı.

“Tamam.” tişörtü alıp yatağın kenarına oturdum.

Azıcık dikeldi. Gömleğinin düğmelerini açmaya başladım. Kalbinin hizasındaki düğmeyi açarken elimi tutup kalbine koydu. “Atışları duyuyor musun? Seni gördüğüm ilk günden beri hep böyle çarpıyor.”

Yerinden çıkacak gibiydi. Ne zaman ona sarılsam kalp atışlarını kolaylıkla duyabiliyordum. “Hastasın, o yüzden böyle. Boşuna aşka bağlama.” elimi çekip işime devam ettim. Düğmelerin hepsini çözüp çıkarmasına yardımcı oldum. Üşüdüğüyle ilgili homurdanmayı da bir an olsun kesmedi. Deminden beri turp gibi olan adam, şimdi küçük bir çocuk gibi mızmızlanıyordu.

“Ben senin bu hallerine âşık oldum. Yıldıramazsın.” Hayatımın içine et, sonra gel yeniden başlayalım de. Oldu, paşam! Neler çektim haberin var mı? Ama yok, illa onun istediği olacak. Suçsuz olabilirdi ama zamana ihtiyacımız vardı. Daha karşıma çıkalı iki hafta olmuş, adam dağın başına kaçırdı. Dağ ayısı!

“Hadi, giy şunu.” gözlerim vücuduna takıldı. Bazı yerlerinde morluklar vardı, yeni olmuştu. Sıradan bir kavga morluğu değildi. Ki kavga etse bile dayak yiyeceğini de düşünmüyordum.

“Şu an donuyorum. Ama eğer başka yöntemle ısıtmayı denersen tişörtü giymeyebilirim. Malum gözlerini alamıyorsun.”

Ben başına bir şey mi geldi, diye düşünürken ukala abidesi sinirlerimi zıplatmayı başarmıştı. “İyi niyet göstermeye gelmiyorsun! Ne halin varsa gör, Akel!” tişörtü üstüne atıp ayağa kalktım. Kapıya doğru ilerledim. Biz onu düşünelim, adamın aklı fikri nerede.

“Ya şaka yapmıştım. Sadece sarılmak istemiştim.” ayaklanıp yanıma geldi. Deminden beri huysuzlanan halsizim diyen adam karşımda dikildi. Bu da yalandı. Ateşi vardı ama yatakta yatacak kadar değildi.

“Sen üşümüyor muydun? Deminden beri üstsüzsün.” kaşlarımı çatıp sordum.

Ensesini kaşıyarak yere baktı. “Üşüyorum ama seninle kalmak daha önemli benim için.”

“Neyse ne! Git, uzan. İlaç birazdan etki eder. Aşağıdayım ben.” Odadan çıkıp aşağı indim. Seslenişlerini aldırış etmedim. Her ne kadar numara yapsa da gerçekten halsizdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

164okunma 82beğeni 23yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18