Karma: İçsel Dönüşüm kitap kapağı

3. bölüm / 24

Aynı yaraya dönmek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: Aynı yaraya dönmek

Sahile kadar yürüdüm. Banklardan birine oturdum. Hava buz gibiydi ama ben üşümüyordum. Akel gelmişti, dönmüştü… Tam hayat rayına girdi derken yine her şey mahvolacaktı. Alışmıştım. Mutlu değildim belki ama alışmıştım. Görmüyorken daha kolaydı. Artık asla vazgeçmeyen Akel vardı. Bekleyeceğini söylese de onu tanıyordum. Rahat durmayacaktı. Sürekli karşıma çıkıp, konuşmaya çalışacaktı. Peki ya ben ne yapacaktım? Yine nasıl vazgeçmesini sağlayacaktım?

Düşüncelere o kadar dalmıştım ki cebimde titreyen telefonun sesini duymuyordum bile. Yine Kuzey’in arıyordu. Mesajına da cevap verememiştim. Çok ayıp olmuştu.

“Yeşil gözlü cadı, teklife ne diyorsun?” gün içinde konuştuğumuz için selam sabah vermeden doğrudan konuya girmişti.

“Çok özür dilerim ya. Tam arayacaktım bir arkadaşıma rastladım. Bir bırakmadı arayayım. Ne sürpriziymiş? Anlat bakalım, Kuzeyin Güneyi.” Kimin olduğunu tabii ki söylemeyecektim.

“Sorun değil. Hem sürpriz kelimesinin ne anlama geldiğinden haberin var mı? Anlatılırsa anlamını yitirir.” dalga geçiyordu benimle. Ben bunun hesabını sormaz mıyım, Kuzey Efendi?

Konuştuktan sonra telefonu banka bıraktım. Acil toparlanmam gerekti. “Gözleri yine kıpkırmızıydı…” mırıldandım kendi kendime. Uyumuyor muydu hiç? Eskiden gözleri parlardı; gâh gri gâh yeşil gâh da siyah olurdu. Ortamına uyum sağlardı. En sevdiğim gri tonlarıydı. Onu daha karizmatik gösteriyordu.

Onun varlığıyla nasıl baş edecektim? Uzak tutmak için aklıma bir şey geliyordu ama hiç mantıklı değildi. Hepimize zarar verebilirdi. Ama en kötü karar bile karasızlıktan iyidir, derler.

Burada oturarak bir sonuca varamayacaktım. Eşyalarımı alıp bizimkilerin yanına geçtim. Bir araya gelince mutlaka gülecek bir şey buluyorduk. Masaya yaklaştığımda hiçbir şeye dikkat etmeyen Alp Bey, konu Karen olunca alıcılarını açıp dikkat kesildi.

“Ağladın mı sen?” yüzü bir anda değişti. Yerime oturmama izin ver be adam!

“Yok be. Ne ağlaması. Sanırım grip olacağım, o yüzden kızardı gözlerim.” yalandan burnumu çekip, sesimi kalınlaştırdım.

“Daha demin konuştuk. Sesin gayet normaldi.” Kuzey tek kaşını kaldırıp yukarıdan baktı.

“Ve daha demin birlikteydik.” ekledi Alp. Beni çok iyi tanıyorlardı.

Bir sandalye çekip oturdum. “Beyler, sorgulamak için izin verin de önce oturayım.” üste çıkmaya çalıştım. “Hem akşamki sürprizi söyleyin, çok merak ettim.”

“Benim de haberim yok.” kafasını ağır ağır sallayıp sağa eğdi. Bu, neyin olduğunu elbet öğreneceğim demekti. İkimiz yalnız kalınca, öğrenene kadar darlamaya tam gaz devam edecekti.

“Üzümü gömün bağcının işine karışmayın.” arkasına yaslanıp sırıttı. Deyimlerle oynamayı severdi.

“Bağın yerini söyle bari. Nerede buluşacağız?” konu benden uzaklaşmıştı.

“Bir iki saate haber vereceğim. Küçük bir şeyler kaldı.” asla anlatmayacaktı. Hep böyle ketumdu, ağzından lafı kerpetenle alırdık.

“Peki madem.” pes ettim.

“Hadi, ben kaçar. Akşam görüşürüz.” telefonuna gelen mesajla bir anda ayağa kalkıp gitti. Kesin sürprizle ilgili bir şeydi.

“Görüşürüz.” bağırdım arkasından.

Keşke gitmeseydi, Alp kesin soru yağmuruna tutacaktı. Akel’den bahsetsem küplere biner, alamadığı hıncını almaya kalkardı. Beni her üzgün gördüğünde belalar yağdırıp öfkesini kusuyordu. Ben Antalya’dayken de kavga etmiştiler. Daha doğrusu Akel, suçlu olduğunu kabul edip dayak yemeyi seçmişti.

“Adam gibi anlatacak mısın yoksa soru cevap modunda ilerlemek zorunda mı kalalım?” parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi.

“Bazı anılar geldi aklıma.” omuz silkip suratımı büzdüm. Yalan değildi. Anılarımızın hepsi daha dün yaşamışız gibi gözümde canlanmıştı.

Bakışları sertleşti. “Başka bir şeyler var sende. Sadece bir anıyla kızarmaz gözlerin.” yememişti.

Onu öptüğüm için kendimi suçlu hissediyordum. Asla bir araya gelemeyeceğimizi bile bile kendime engel olamadım, demek vardı ama olmadı. “Tanıdık bir parfüm kokusu geldi diyelim ve ardından birkaç anı. Merak etme, iyiyim. Zamanla bu da geçecek. Kimse unutulmaz değil.” gülümsedim güçlükle. İnandırmak istediğim Alp miydi yoksa kendim mi bilmiyordum.

“Hele bir bulayım onu. Akıttığın her gözyaşının bedelini ödetmezsem adam değilim.” kaşları yine çatılmıştı. Konu ne zaman Akel’den açılsa kaşlarını çatar, dişlerini gıcırdatırdı.

“Boş ver. Onun da suçu yoktu. Asena’nın çocuğu kaybettiğini sanıyordu, varlığından haberi yoktu.” Akel’i Alp’ten koruyacak bir şeyler bulmak istedim. Bu yıllarda düşünmeye çok fırsatım oldu. Eskisi kadar öfkeli değildim. O dönem gelen maildi, terk edilişimin tokat gibi yüzüme çarpmasıydı derken, hassas zamanlardı. Akel’den sonra maili atan kişiyi de araştırmayı bırakmıştım. Alp peşini bırakmayıp adını öğrenmişti. Ama ben duymak istememiştim. Baş edecek gücüm yoktu. Zaten Akel yüzünden darmadumandım.

“Bir dakika! Bir dakika! Ne dedin sen? Kimin kaybettiği?” kaşlarını çatıp oturduğu yerde dikleşti. Söylememem gereken bir şey söylemişim gibi bakıyordu.

“A-Asena…” onun tavırları beni de germişti. Niye böyle davranıyordu?

“Soyadı ne?”

“Rüzgar.” Hastaneye kaldırıldığı gün, anlamayayım diye soy ismini kullanarak haber verdirtmişti. Daha sonra da hastane kayıtlarından öğrenmiştim.

İstemsizce bir küfür savurdu. Yüzü kireç gibi olmuştu. Bir şeyler dönüyordu ama anlamıyordum. Küfür ettirecek ne olmuş olabilirdi ki?

“Ne oldu? Tanıyor musun?” Daha önce hiç adını kullanmamıştım. İsmini bilmiyordu.

“Benim gitmem gerek. Görüşürüz sonra.” Ağzımı açmama fırsat vermeden telaşla gitti. Bu isim niye gerdi ki? Akel’e olan öfkesinden daha önemli kim olabilirdi ki? Alp’in işine asla akıl sır ermezdi.

Ben de onlardan sonra kalktım. Kafamı dinleyecek bir yere, tepeye ihtiyacım vardı. Hep iyi gelmişti bana. Şu üç buçuk yılda, bazen günlerce ara vermeden her gün gitmiştim.

Bir taksiye atlayıp gittim. Esen soğuk rüzgâr yüzünden üşüyordum ama gitmek istemedim. Her tarafı kar kaplamışken, bizim taşların üstü temizlenmiş ve üzerine deri yastık bırakılmıştı. Yanında da lila bir poşet vardı. Yavaşça yaklaşıp poşeti elime aldım. Arkasında bir not vardı.

‘Üstün inceydi. Bunu omzuna at… Ve unutma! Sen, Kuzey’in Yeşil gözlü Cadı’sı değilsin, Akel’in Odun’usun. Bunu kimse değiştiremez.’

Buraya geleceğimi biliyordu. Benden önce gelip şal ve not bırakmıştı. Poşetin içinde bej bir yün şal vardı. Hâlâ burada mı diye etrafıma bakındım ama gitmişti. Şalı omuzlarıma atıp her yerimi sardım. Bilerek şala parfümünden sıkmıştı. Burnuma yaklaştırıp içime çektim. “Çok özledim be adam!” fısıldadım kimsenin duymaması için. Ne onunla ne de onsuz oluyordu. Yapamıyorum, onu istemiyormuş gibi kendimi kandıramıyorum. Kuzey’in yardımına ihtiyacım vardı. Telefonumu çıkarıp Kuzey’i aradım.

İlk çalışında açtı. “Efendim.” sesi boğuk geliyordu. Sanırım bir şeyler yiyordu.

“Lafı uzatmadan konuya gireceğim. Sevgilim olur musun?” bodoslama daldım konuya. Telefonun diğer tarafından öksürük sesleri gelince “Helal, oğlum. Helal!” bağırdım.

Öksürüklerin arasından “Ne sevgilisi, kızım?” sordu. Şaşırmakta ve ya aklımı kaçırdığımı düşünmekte sonuna kadar haklıydı. Zira ben de hiçbir zaman akıllı olduğumu iddia etmemiştim.

“Yani şey… tiyatro gibi. Bana yardım etmen gerek.” açıklamak yerine daha da saçmaladım.

“Karen, ben hiçbir şey anlamıyorum. Error verdim. Tane tane açıkla.” Hâlâ yemek yemeğe devam ediyordu obur herif. Bugün cheat day zamanıydı. Sıkı diyet yapıyor ve iki haftada bir kendisini ödüllendiriyordu. Bu günlerde, üstelik yemek saatlerinde yemekle arasına kimse giremiyordu.

“İşini hallettiysen yüz yüze konuşalım mı biraz?” telefonda olmayacaktı bu iş. Teklifimi kabul eder mi ya da fikirim doğru mu bilmiyorum. Ama Akel’i durduracak tek yol buydu.

“Tamam. Neredesin sen? Söyle yanına geleyim.” telaşlanmıştı.

Bana gelmesini söyleyip telefonu kapattım. Alp’e söylememesi için tembihlemiştim. Duyarsa onu tutamazdım. Artık Akel de suçlu olduğunu düşünüp, karşılık vermeyecek zamanı çoktan geçmişti. Bir kez kavgaya tutuştular mı ben bile ayıramazdım.

Şalı poşete koydum. Çantamdan kurşun kalem çıkarıp nota ekleme yaptım. “Odun’luk geçici bir şeydir, biri gelip değiştirir. Ama ben hep Yeşil gözlü oldum.” Geri geleceğini biliyordum. Okuduğunda üzülecekti belki ama hepimizi bir yıkımdan kurtaracaktı.

Yerdeki karlara pata küte basarak sonunda eve gelmiştim. Karda yürürken, çıkan ses hoşuma gittiğinden yolumu uzatmıştım. Odama gidip, hızlıca üzerimi değiştirdim. Daha kalın bir şeyler giymiştim. Donmuştum. Mutfağa gidip iki tane sıcak çikolata hazırladım. Kuzey de birazdan burada olurdu. O da sıcak çikolatayı çok severdi. Kışın her gün bundan içiyorduk.

Kapı çalınca “Hadi bakalım, Karen Arsal. Gazan mübarek olsun.” mırıldanarak kapıyı açtım.

“Ne oldu? Bir sorun mu var?” telaşla sordu. Yüz hatları gergin ve endişeliydi.

“Merak etme, önemli bir şey değil. Geç içeride konuşalım.” elimle içeriyi gösterdim. Salona geçince ben de çikolatalarımızı alıp geldim. Birini ona uzatıp karşısındaki koltuğa geçtim.

“Ne oldu? Anlat bakalım.”

“Alp’e anlatmak yok ama. Tamam mı?” onaylayınca devam ettim. “Bugün kafeye gelmeden önce alışveriş merkezine gitmiştim ya hani?” ağır ağır başını salladı. “Orada şeyle karşılaştım… Akel’le.”

“Nasıl lan? Amerika’da değil miydi o şerefsiz? Ne işi var burada? Daha önemlisi, senin karşına çıkabilecek cesareti nereden buluyor?” Akel’e karşı, Kuzey de Alp gibi öfke doluydu. Herkesten çok onlar şahit olmuştu ağlamalarıma. Ben de yerinde olsam onları üzenlere karşı içimde aynı nefreti biriktirirdim.

“Celallenme hemen. Sadece konuşmak istedi.” elbette nerede ve nasıl şekilde karşılaştığımızı, üstüne benim nasıl mallık yaptığımı anlatmayacaktım. “Sanırım aramızda bir şeyler var sanıyor. Eğer sevgili olduğumuza ikna olursa ısrar etmez, vazgeçer.” umutsuzca omuz silktim.

“Bu oyuna gerek kalmadan vazgeçirebilirim. Ne zaman yanına gelse alo diyorsun, anında gelip ağzını burnunu kırıyorum. Sonra bakalım bir daha yaklaşabiliyor mu yanına?” dudağının sağ kenarı yukarı kıvrılırken, çikolatasından bir yudum aldı.

Akel’i tanımadığı o kadar belliydi ki. Kavgayla korkutulacak bir tip değildi, üstelik kolay dayak yiyebilecek biri hiç değildi. Bir bakışıyla insanları korkuttuğuna kendim şahit olmuştum. Sinirden deliye dönüp Ahmet’i bileğini nasıl kırdığına ama sesimi duyduğu an, her şeyi bırakıp yanıma geldiğini biliyordum. Kontrolü kaybettiğinde acımasız biri olabiliyorken, konu ben olduğumda o adamdan eser kalmıyordu. Yumuşacık biri oluyordu. Benim için Alp’ten dayak bile yemişti.

“Akel kavgadan korkmaz, hele ki Karen’den uzak durması için edilen kavga. Vazgeçmesinin tek yolu, benim istememem. O zaman da yüzümü güldürenin başkası olduğunu, bana zarar verdiğin anladığı için pes etmişti. Yine aynısını yapmam gerek. Beni üzgün gördüğü her an kendisini öylesine suçluyor ki gözleri kör oluyor. Gülüşlerimin gerçek mi yoksa yalan mı olduğunu ayıramıyor.” Birileriyle konuşmak çok zordu. Bu yaranın kapanacağı yoktu, bari daha fazla deşmeyelim. Zaten kabuk da bağlamıyordu.

“Tamam, güzelim. Nasıl içine sinecekse öyle yaparız. Ama sevgilin olacaksam ve yanında görürsem haklı olarak dalarım.” sinsi sinsi güldü. Tabii onun da işine geliyordu.

“Ben kavgacı sevgili istemem yalnız. Şiddetli geçimsizlik olur bizimkisi.” ağlanacak halimize güldük. “Alp hiçbir şey bilmemeli, onu zapt edemem.”

“Merak etme, yalancı Yeşil gözlü cadı sevgilim.” Soğumuş sıcak çikolatasını tek yudumda bitirdi. Ne çok hitap şeklim vardı. Kafasına esen lakap takıyordu. Kimse de Karen diyelim demiyordu.

Sahnede oyun oynamak kolaydı. Ama bu, içlerinde en zoruydu. İşin ucunda onu üzmek vardı. Tiyatro günü, Kuzey beni öperkenki bakışı gözümün önünden gitmiyor. Kaybediş ve kabullenişi aynı anda görmüştüm. Bilmiyordu ki ondan nefret de etsem hep onu sevdim. Varlığı, yokluğundan daha fazla canımı yaksa da aşkım bir gram bile azalmadı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

257okunma 140beğeni 24yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…