10. bölüm / 24
Karma: İçsel DönüşümKaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri
Bölümler 24Şu an: Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri
- 1 Geçmişin Kokusu1.403 kelime
- 2 Bitmiş yaralar kapanır, yarım kalanlar hep sızlar2.179 kelime
- 3 Aynı yaraya dönmek1.589 kelime
- 4 Sarhoş Pusula898 kelime
- 5 Gölgedeki İzler2.598 kelime
- 6 Yıkılan Duvar989 kelime
- 7 Gerçeğin Eşiğinde1.576 kelime
- 8 Küllerin Altındaki Ateş3.890 kelime
- 9 Griye Mahkûm4.572 kelime
- 10 Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri2.769 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Köklerin Yabancılaştığı Yer2.305 kelime
- 12 Ulaşamayacak Kadar Yakın3.629 kelime
- 13 Yarım Kalan Nefes1.837 kelime
- 14 Birbirlerinden Eksilerek2.294 kelime
- 15 Camın Ardında Nefes3.206 kelime
- 16 Karanlıktan Işığa Açan Kalpler3.505 kelime
- 17 Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur2.724 kelime
- 18 Kuriena’nın Gölgesinde1.889 kelime
- 19 Birbirine Açılan Hayatlar2.794 kelime
- 20 Aşkın Sorumluluğu2.720 kelime
- 21 Biriken Sessizlikler2.729 kelime
- 22 Kalbe Açılan Mesafeler1.555 kelime
- 23 Sevgi Hatırlar, Güven Sorgular2.715 kelime
- 24 Kalbin En Eski Sığınağı1.811 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Karen. Hadi uyan, güzelim.”
Gözlerimi yavaşça araladım. Ya bırak uyuyayım, çok uykum var. Zaten gece saat başı ateşini kontrol etmekten doğru düzgün uyumamıştım. “Beş dakika daha.” mırıldanıp arkamı döndüm.
“Hadi, bebeğim. Üniversiteye kaç kalacaksın.”
“Bir şey olmaz. Devamsızlık hakkım kadın doktordan araba gibi. Yeni yani, gıcır gıcır.” susmasını dileyerek pikeyi açık kalan omzuma çektim.
İçimi ısıtan kahkahasını attı. “Bilinçaltına hayran kaldım, sevgilim.” Bir dakika? Ne demişti o?
Gözlerim açıp yerimde doğruldum. Onun evindeydim. “Pardon da ne sevgilisi? Acil evime götür beni! Üniversiteye gitmem gerek.” yeni yeni idrak etmeye başlamıştım. Hemen çıkmamız gerekti.
“Sakin ol. Saat daha altı.” telaşlandığımı görüp, sakinleştirmeye çalıştı ama ters tepmişti.
“Allah belanı vermesin, Akel! Altı ne? Kargaların kurduğu alarm çalmadı daha. Ben, şimdi evimde olsaydım mis gibi bir saat daha uyurdum.” sinirle homurdandım.
“Söylenme. Kalk, kahvaltımızı yapalım.” ayağa kalkıp elini uzattı.
“Aç değilim ben, o süreyi uyumak istiyorum.” gözlerimi kapatıp tekrar uzandım.
“Gelmezsen kucağıma alırım.” dediğinde gözlerim fal taşı gibi açıldı.
“Höst! Az öteye!” elimi kaldırıp uzaklaş der gibi salladım.
“Emredersin, arkadaşım.” kafasını sallayıp geri adım attı.
Ayağa kalkıp, camdan dışarı baktım. Dışarısı hâlâ karanlıktı. Solumda duran yemek masasına döndüm. Sofrayı çoktan hazırlamış, kendi yatağını bile toplamıştı. Ben de yatağı toplayıp koltuğu eski haline getirdim. Çarşafları odasına bıraktıktan sonra elimi yüzümü yıkayıp masaya döndüm. Krep bile yapmıştı.
Tam karşısına oturdum. “Nasılsın şimdi?”
Tabağına krep alıp, vişne reçelini sürdü. Vişnelerin çekirdeklerini çatal ve bıçakla ayıklayıp başka kaba aldı. “İyiyim. Bana güç veriyorsun.” krepi dürüp önüme koydu. “Hadi, ye.”
Asla arkadaş gibi davranmayacaktı. Biz ne zaman arkadaş olmuştuk ki? İlk günden, bana yürüyen taraf olmayı seçmişti. “Teşekkürler.” minik bir ısırık aldım. Çok güzel olmuştu. Çaydan bir yudum alıp “Ellerine sağlık, arkadaşım.” dedim. Hatırlatmaktan zarar gelmezdi.
“Afiyet olsun, sev— arkadaşım.” bilerek mi yapmıştı yoksa dili mi sürçmüştü, bilemiyordum. Konu Akel olunca hep bir acaba mı vardı. “Direkt okula mı gitmek istersin yoksa önce eve mi uğrayalım.”
“Eve gidip üzerimi değişmem gerek.” esas çekindiğim konu Alp’ti. Pislik geldiğini biliyordu ve benden sakladı. Haftalardır boşuna vicdan azabı çekiyordum.
“Nasıl istersen, arkadaşım.” her şey çok normalmiş gibi kahvaltısına devam ediyordu.
“Her cümlede arkadaşım diye vurgulayacak mısın?” ben istemiştim ama sürekli söyle de demedim ki.
“İstemiyorsan güncelleyip kız arkadaşım da diyebilirim.” çapkın bakışları gülümsemesini taçlandırdı.
“Bunu görüyorsun, değil mi?” bıçağı sallayıp tehdit ettim. Eliyle ağzına hayali fermuar çekip arkasına yaslandı. Nasıl baş edecektim ben bu adamla? Asla pasif biri değildi, sürekli atağa geçiyordu.
Fazla oyalanmadan çıkmıştık. Yol tahminimden de uzundu, iki saate gelmiştik. Üzerimi değiştikten sonra üniversiteye bırakmıştı. Yolda gâh dakikalarca susmuş gâh da durmadan konuşmuştu. Onunla sessiz kalmayı bile özlemiştim.
“Karen! Zeytinyağı gibi üste çıkma! Önce sen gördüğüne göre sen söylemeliydin.” onu suçlu çıkarmam daha da sinirlendirmişti. Sanki evlendim de demedim.
“Benim nedenim var en azından. Sen niye söylemedim?” Üniversiteye geldiğimden beri konuşmaya zaman kolluyordu. İnatçı keçi!
“Ben ne tepki vereceğini gözlemliyordum.” kaşlarını çatıp “Seni bir bakışından tanırım lan!” bilmiş bilmiş baktı. Bir tek ben mi maldım arkadaş? Yoksa duygularımı alnımda bas bas bağıran yazılar mı vardı?
“Tamam be! Gidip dalmandan korktum. Ki sen de korkumun yersiz olmadığını ispatlamaya çalışır gibi kaç kez dalmışsın çocuğa.” sev demiyorum ama en azından nefret etme, diyemedim ki.
“Kaç kez derken?” yerinde dikleşip anlamak ister gibi devam etti. “Biz sadece bir kez kavga ettik.”
Bir dakika. Morlukların Alp’le olan kavgadan kaldığını söylemişti. Ama hepsi aynı zamana ait değildi ki. Bazıları çok yeniydi. Üstelik Akel’in düzen takıntısı vardı, haftalarca pansuman malzemelerini masanın üstünde bırakmazdı. O an mantıklı düşünemediğim için sorgulamamıştım ama beni kandırmıştı. Kaç kere kavga ettiklerini söylememişti belki. Ama ben, hepsinin Alp’le olduğunu sanmıştım.
“Böğrüne böğrüne çalışmışsın çocuğun. Mosmordu vücudu.” bu konuyu en kısa sürede Akel’le konuşacaktım. Yalan konusunda ciddiyetimin farkında değildi. Ama bu, Alp’in yaptığı şeyin yanlış olduğu gerçeğini değiştirmezdi, yazıktı çocuğa. Dokundukça acıyordu.
“Onu nasıl gördün, inan sormak istemiyorum.” suratını buruşturdu. Fesatlık dedin mi de sen be abi.
“Bakma öyle. Masadaki pansuman malzemeleri gördüm. Tahmin yürüttüm yani.” doğrudan olanları söylememek daha iyiydi. Bazen dağ ayısı olma sırası Alp’e geçebiliyordu.
“Neyse ne. Pişman değilim, aklım hâlâ yapamadıklarımdadır. Kayıtlara böyle geçsin.” bu, işimiz daha bitmedi, gördüğüm yerde hıncımı almaya kaldığım yerden devam edeceğim, demekti.
“Artık kavga istemiyorum. Çok yoruldum. Hem aramızda hiçbir şey yok. Arkadaşız sadece.” ellerimi göğsümde bağlayıp arkama yaslandım. Salaksın diyen tarafımın ağzına terliği çakıp masaya döndüm.
“Sizi biraz bekleteceğim. En yakın zamanda Alp külah çağrı merkezinde bir temsilciye yönlendireceğiz.” O da ciddiye almıyordu. Ben bile inanmazken, ona kızamazdım. “Arkadaş ve ya sevgili, tek bir hatasında karşısında beni bulur. Seni bir daha üzmesine asla izin vermem.”
“Biliyorum, şövalyem. Tekrar bir hata yaparsa engel olmayacağım.” Direkt kendim dalacağım. Keşke bu sefer her şey kolay olsaydı. Maalesef yine karşımızda Asena gibi bir sorun vardı. Bir türlü çıkmıyordu hayatlarımızdan. Ama artık eski Karen yoktu. Bir kez daha kandıramazdı beni.
Serkan’la bugün hazır olan karakterleri inceleyecektik. Adam ince eleyip sık dokuyordu. Kelimenin tam anlamıyla mükemmeliyetçiydi. En ufak bir hatada baştan başlamalarını istiyordu. Neyse ki benim işim sadece nasıl olacağına karar vermekti yoksa canımı okurdu. Çalışanlara acıyorum valla. Ancak yiğidi öldür hakkımı yeme, demişler. Muazzam bir şeyler oluyordu. Hayallerin bile ötesine geçiyordu.
Buluşmaya gitmek için kalkarken Kuzey’i gördüm. “İyi misin sen? Nerede o davar?” Sabah konuşmuştuk ama birden kaybolunca o da korkmuştu.
“İyiyim, merak etme. Sorun yok.” Alp’e dönüp “Görüyor musun? Bu çocuk böyle laflar kullanmazdı. İstanbul beyefendisi gibi çocuğu iyice kendine benzettin.” Çocuğuna küfür öğretilen anne gibi homurdandım. Kuzey davranışlarıyla olsun, konuşmasıyla olsun hayatımda gördüğüm en beyefendi insandı. Ağzından tek kötü kelime çıkmazdı. Ta ki bizimle takılana kadar… Hepimiz gibi o da biraz değişmişti.
“Benlik bir şey yok. Adamın fıtratında varmış.” ellerini havaya kaldırıp kendini savundu.
“O herifi bulayım, işte o zaman asıl İstanbul beyefendisini göstereceğim. Merak etme sen.” sahte bir tebessüm yerleştirdi yüzüne. Biri bitmeden diğeri geliyor.
Onun da şirket tarafta işi olduğundan beraber gidecektik. “Kavga istemiyorum, Kuzey’in Güneyi. Birinizi zapt etmek zaten zor, bir de 3x yapmayalım. Ben de insanım, yazık!”
“Dört yıldır gözümün önünde eriyorsun. Gündüzleri ayrı, geceleri ayrı ağladın. Onun iması yapılırken bile gözlerin dolardı… Okulun mezuniyet balosunu hatırlıyor musun?”
Onu yargılayamazdım. Ben de onu üzen birine kucak açmazdım. Mezuniyet olayı da Kuzey’in ilk kez kavga başlattığını gördüğüm andı. Mezuniyete gitmek istememiştim. Bizim törenlerde lise son sınıfların yanı sıra alt sınıflarda olurdu. Akel bir kenarda tek başına oturmuştu. Birbirimize bakmamaya özen gösteriyorduk, daha doğrusu ben yapıyordum. Beyzade hep olduğu gibi asla vazgeçmiyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, 12C ve alt sınıflardan bir grubun bizimle ilgili konuştuğunu duymuştum. Neymiş efendim, Akel’le Ali’yi bir arada idare ettiğimden tut, Kuzey’le Akel’i aldattığıma kadar yalan yanlış atıp tutuyordular. Daha ben harekete geçip hesap soramadan Kuzey, yılanın başı olan Hakan’ın üstüne çullanmıştı. Hep kavgaya engelleyen taraf, bu sefer kendisi başlatmıştı. Hakan’ı Kuzey’in elinden almaya çalışmış ama pek başarılı olamamıştık.
Hiçbir şeyden haberi olmamasına rağmen Alp de Eray’a dalmıştı. Bir kez de şaşırt be adam! Zaten tiyatrodan gıcıktı çocuğa, bu olay da bahane olmuştu. Esas hengâmeyse dışarıda olan Akel, arbede sesini duyup içeri girdiğinde kopmuştu. Kuzey’in hesap sorarken konunun ben olduğumu anlamış ve şalterleri çoktan atmıştı. Artık onları ayırmam imkânsızdı. Kimseyi dinlemiyorlardı. Hırsını almadan Alp’i asla bir kavgadan ayıramazdın, Kuzey ise Alp’ı yalnız bırakmazdı. Geriye tek biri kalıyordu.
“Akel! Kes şunu!” avazım çıktığı kadar bağırmış, tüm gözleri üzerime çekmiştim. Yumruğu havada kaldı. Sonra Uğur’u sertçe itip yanıma gelmişti. Hep işe yaramıştı. Ne kadar kontrolünü kaybetse, dünyayla bağlantısını koparsa da sesimi duyduğu an bırakıyordu. “Yardım et.” deminden beri kafa göz dalan adama yardım et, diyordum ve o da yapıyordu. Cüsse itibariyle hepsi benzer kalıptaydı.
Dakikalar sonra ayırmayı başarmıştık. Yardım eden taraf Akel’di belki ama günün sonunda azarlanan yine o olmuştu. Bizden sonra her birine ayrı dalmış, hıncını almıştı. O gün saatlerce ağlamıştım. Nefretimden sandılar. Ama ağlamam, onu bir daha göremeyeceğim içindi.
Kuzey’in demek istediği; bittiğinde yine aynı şeyler olacak, seni üzmesine izin verme. Kırıklarımı fark ettirmeden yaşasaydım belki de Akel’e şimdi bu kadar bilenmemişlerdi.
“Değiştim ben. Eski Karen yok artık, kimse canımı yakamaz. Bir avuç liseli değiliz. Aşkı unutalı çok oldu. Mantık çerçevesinde düşünüyorum artık.” keşke kendimde inanabilseydim.
“İnanmayı o kadar isterdim ki, Yeşil gözlü.” O da inanmamıştı.
“Biz onunla hiç arkadaş olamadık. Sadece âşık ve öfkeli Akel’i biliyorum. Mesela arkadaşlarının yanında nasıl olduğunu pek deneyimleme şansım olmadı… Ben sevgilim Akel’i tanıyordum. Ama artık onu her ortamda görüp tanımak istiyorum.” Ayrı kaldığımız süre boyunca hep bunu düşündüm. Ben Akel’i tanımıyordum. En sevdiği filmi, burcunu bilmekle, nerede nasıl tepki vereceğini bilmek aynı değildi.
“Birlikteliğin esas amacı, birbirinizi tanıyıp anlamaya çalışmaktır. Siz tanımayı es geçip direkt anlama çalışmışsınız. Ayıca her ortam ne kızım? Belgeseli mi çekiyorsun? Doğal ortamında Akel ayısı ne yapar diye mi bakacaksın?” ortamın ciddiyetini bozmak adına güldü.
“Bizde o aşamada sorun oluştu. Güncellemenin bitmesine bir faiz kala interneti fişten çekmişler gibi… Ayrıca bizim ilişkideki ayı bazen ben olabiliyordum.” kendimce yorumladım. Her halinden romantiklik sarkan adama karşı fazla donuktum.
“Ee kimin kankası?” bir kahkaha patlatıp kafenin kapısını açtı. Alp’e laf atmıştı. Kuzey’in bakış açısından bakıldığında benden bile odundu. Ama romantikliği Akel’le yarışırdı.
Beni kafeye bırakıp işine gitti. Etrafa bakındığımda cam kenarında oturan Serkan’ı gördüm. Ofis ortamı sıktığı için pek sevmiyordu. Çoğu zaman sakin ortamları tercih ediyorduk.
“İyi günler, nasılsın?” gözlerini bir an bile tablet ve bilgisayardan ayırmıyordu. Konuşuncaya kadar orada olduğumdan bile haberi yoktu.
İrkilip başını kaldırdı. “İyi günler Karen. Teşekkür ederim. Sen nasılsın?” nazikçe gülümsedi.
“İyiyim ben de. Beklemeden başlamışsın yine?” kaşlarımla masadaki teknoloji yığını işaret ettim.
“Bazılarını gözden geçiriyordum. Sanırım bir şeyler buldum.” bilgisayarda bir şey arıyordu.
Tabletimi çıkarıp gönderdiği maillere girdim. Garson önüme kahve koydu. Tam bir şey diyecekken Serkan, benden önce atılıp teşekkür etti. Sipariş vermemiştim ki ben.
Sorgulayan bakışlarıma cevap olarak “Tam istediğin gibi sade…” deyip gülümsedi. Ben gelmeden siparişimi vermiş ve doğruydu. Görüp görebileceğim en iyi patrondu.
“Teşekkür ederim.” küçük bir yudum aldım. Maillerin içinde bazı karakterleri geçersiz notuyla göndermişti. Yeniden bakılmasını istiyordu. Kolay kolay hiçbir şeyi beğenmiyordu.
“Baksana. Burada karakterler senin çizdiğinden farklı. Yüz hatları yüzeysel. Çizimlerde olduğu gibi lazım bize. Bu karakter çok sert, bu hatlar oturmaz buna.” bilgisayarını çevirip gösterdi. “Bu mesela. Mimiklerinin çoğu aynı olmuş. İki kişinin mimikleri aynı olamaz. Benzer ama asla aynı olmaz.
“Haklısın da… Bunlarım bilgisayarda düzenlenmesi gerek. Yani benim olayım kalem.” ne yapmam gerektiğini anlamamıştım.
“Kaç kere teslim ettik ama olmadı. Kendim yapacağım ve sen de bana yardım edeceksin.” Dijital kalemini çıkarıp karakterlerin olduğu uygulamaya girdi. “Bak şimdi, bu ilk projen belki ama devamının geleceğine adım kadar eminim. Eğer başkasına emanet ediyorsan en azından kontrol edecek kadar bilgin olmalı.” bana mı öğretmek istiyordu? O kadar şeyi nasıl öğrenebilirdim?
“Ama be—” lafımı kesti.
“Patronuna itiraz etmeyi düşünmüyorsun, değil mi?” güldü.
“Ne haddime, Serkan Bey.” öğrenmek isterdim ama daha da karıştırmaktan çekiyorum.
Tabletini benim de görebileceğim şekilde ayarladı. “Hadi başlayalım.”
Kalemi alıp dijitale geçtim. TV’den internete geçiş yapan dizilere benziyordu; kendi sahasında iyi ama dijitalde tutamayan projeler gibi. Güzel olmayı geçtim, yaptıklarım hiçbir halta benzemiyordu. Çarpılmıştılar sanki. Serkan da sabırla öğretmeye devam ediyordu.
Birkaç saate öğrenebilecek bir iş değildi. Günler, haftalar gerekliydi. Daha önce kalem ve boyadan başka hiçbir şeyle denememiştim. Umutsuzca kalemi masaya bıraktım. Arkama yaslanıp kollarımı göğsünde kilitledim. Olmuyordu, yapamıyordum.
“Bu kadar kolay mı pes edeceksin? Benim, ortalama bilgileri bile öğrenmem tam 20 günümü aldı.” bileğindeki saate baktı. “Başlayalı daha iki buçuk saat oldu. Elbette yapamaman doğal… Bu olayda esas iş sabretmek, pes edersen öğrenemezsin.” kalemi alıp uzattı. Patron konusunda çok şanslıydık Valla. Bana öğretmek gibi bir sorumluluğu olmadığı halde bıkmadan devam ediyor hatta beni teşvik ediyordu.
“Baksana gözlerine. Badem olacak dedik, bundan olsa olsa ceviz olur. İnsana bile benzemiyor.” omuz silkip çizime baktım. Uzaylı yapmamı isteseydi çok başarılı olurdum, hepsi onlara benziyordu.
Çekinerek elimi eline alıp ters çevirdi. Kalemi koyup “Patronun olarak emrediyorum, Karen Arsal! Yoksa biraz daha çalışmamaya devam edersen garson bizi buradan kovacak.” kaşlarıyla çalışanı gösterdi.
Adam, uzaktan tip tip bize bakıyordu. Geldiğimizden beri bir kahve içip saatlerce oturmuştuk. Gülüp elimi çektiğimde tok bir ses duydum.
“Hayırdır? Ne oluyor?” gözlerini bize değdirmeden, az önce Serkan’ın avucunda olan elime bakıyordu. Kıskanmıştı. Aradan yıllar geçse de asla değişmeyecekti.
“Ne işin var burada?” konu kıskançlık olunca da sen be Akel Ateş. Birinciliği asla kimseye kaptırma!
“Hiç. Öylesine gelmiştim. Tesadüfen sizi gördüm.” gözleri bir bana bir de Serkan’a kayıyordu. Ses tonunda sakinliğini korusa da çenesi her zamanki gibi gerilmişti.
“Akel? Sen Amerika’da değil miydin? Ne zaman geldin?” bakışlarını Akel’in üzerinde gezdirdi. Beyefendi hiç gitmedi ki gelsin! Bize oyun oynamış, dememek için kendimi zor tuttum.
“Yeni geldim… Daha kimsenin haberi yok.” soğuk tonla cevapladı. Yalan ağzına yuva yapmıştı.
“Anladım.” bana dönüp “Siz tanışıyor musunuz?” sordu. Keşke sadece tanışmakla kalsaydık.
“Ablam, Akel’in abisiyle evli.” bizim konuları bilmese de olurdu.
“İlginç tesadüfmüş!” şaşırdığını belli edercesine gözleri büyümüştü.
“Sadece bu mu?” kısılmış ve delici grileri üzerimdeydi. Masada görünmeyen bir çizgi oluştu. Bir taraf ölçülü ve sabırlı bir dünya, diğer tarafta sahiplenme ve yarım kalmış bir hikâye. Ben de tam ortasında.
“Haklısın. Bir de aynı liseye gidiyorduk.” sonradan hatırlamış gibi yaptım. Akel’e yüz vermeye gelmezdi, hemen cıvırdı.
“Güzelmiş.” gülüp soğuk kahvesinden bir yudum aldı. Kaç kez tazeletse de işe dalıp soğutuyordu.
“Güzeldir. Değil mi, arkadaşım?” arkadaşım kelimesine bilerek vurgu yaptı. Serkan’a kendi varlığını hissettirmeye çalışıyordu. Akel Ateş inadı asla hafife alınacak bir şey değil.
“Sen de bize katılsana. Karen’in kafasını dağıtmaya ihtiyacı var.” yanımızdaki boş sandalyeyi gösterip nazikçe teklif etti. Ama çok yanlış bir tercihti. Akel, düşüncelerimi bir daha geri dönmeyecekçesine dağıtmasıyla meşhurdu.
Gözleri beni bulup izin istedi. Şüphe çekmemek için kısa bir baş hareketiyle onayladım. Sandalyeyi çekip oturdu. Masa daireydi ve 90 derece açımda oturması gerekirken o, bu dereceyi çoktan indirmişti. Utanmasa sandalyemin hemen yanına koyacaktı.
Varlığını yok saymak çok zordu. Çalışırsam belki daha az dikkatimi dağıtırdı. Kalemi elime alıp Serkan’ın öğrettiği şeyleri uygulamaya başladım. Onlar sohbet ediyor, ben de işe konsantre olmaya çalışıyordum. Gerçi bu, imkânsıza eş değerdi.
“Serkan… Göz kenarlarını hangisiyle yapacaktım?” Bunu hep unutuyordum.
Daha Serkan cevap veremeden Akel, anlattığı konuyu bozmadan, ilkokuldaki çocuğa yazmayı öğreten öğretmen gibi elimden tutup kalemi hareket ettirdi. Ben, küçük bir hareketle dahi hipnoz olmuşken onda tık yoktu. Gözleri ve eli bende, aklıysa Serkan’daydı. Serkan’ın da gözleri elimin üstündeki elindeydi. Arkadaş hareketi değildi ki bu. Elimi çekmek isterken eli daha da sıkılaştı. Pislik fırsattan istifade ediyordu. Biz bize olsaydık Weak Hero dizisindeki Si-eun karakteri gibi kalemi eline batırırdım. Bu düşünceye içimden kıkırdadım. O kadar da cani olmazdım belki de…
“Bu konulara ilgin olduğunu bilmiyordum, Akelciğim.” onun da grafik tasarım okuduğundan habersizdi. Herkes onu basketbol için Amerika’ya gittiğini zannediyordu.
“Eskiden portrelerimi bazen dijitalde de düzenliyordum. Oradan aklımda kalmış.” yalan ve ya doğru olduğunu bilmediğim bir cevap verdi. “İsterseniz yani bir faydan dokunursa seve seve yardım etmek isterim.” amacının birlikte vakit geçirmek olduğunu bilmiyorum sanki.
“Gerek yok. Yormayalım seni. Hem birkaç günlüğüne gelmişsindir. Arkadaşlarınla vakit geçir.” ben uzak durmaya çalıştıkça burnumun dibinde bitiyordu.
“Temelli döndüm. Gitmeye niyetim yok… Daha almam gereken bana ait bir şey var.” Bir kere de dediğime tamam de, inat etme. Ama yok, olur mu? Ayrıca almam gereken ne? Eşya mıyım ben?
Serkan’ın telefonu çalınca masadan uzaklaştı. Bu yokluğu fırsat bilip “Ne işin var senin burada? Arkadaş olacağız dedik diye sürekli dibimde gezemezsin!” hesap sordum.
“Tamamen tesadüf. Evren de bizden yana.” daha ben cevap veremeden sandalyenin altından tutup, beni kendine doğru çekti. Yapma bunları işte! Ne diye harlıyorsun özlemi!
“Rahat dur! Arkadaş olduğumuzu unutma!” sandalyemden tutup kayarak uzaklaştım.
“Arkadaşıma yardım etmem suç mu?” çenesiyle Serkan’ın sandalyesini gösterdi. “Hem demin o, elinden tutarken sorun etmişe benzemiyordun.” sesi bozuk, bakışları sertti.
Senle o bir mi? Senin teninin değdiği her yer alev alıyor, diyemedim. “Serkan, dostane tavırla kalemi elime koyuyordu. Senin gibi fırsatçılık yapmıyordu.”
“Neyse ne. Ben sonuca bakarım… Akşam sinemaya gidelim mi? Çok güzel bir film gelmiş!” o tanıdık gülüşüyle baktı yüzüme.
“Olmaz, başka işim var.” elimi kaldırıp hayır der gibi salladım. Sıkıntıdan patlamak da bir iştir. İlla eğlenmek ya da ciddi bir şey mi gerek?
“Tamam, işin bitince bir yere gidelim o zaman. He?” Akel Ateş’te asla çözüm bitmezdi.
“Günlük Akel kotam doldu.” soğuk yapıp mesafemi korumalıydım. Hâlâ yalanlarını yakalıyordum.
Rahat tavrını bırakıp ciddileşti. Ne zaman ciddi bir konuya girse şakaklarını ovar derin bir nefes alırdı. Acaba ne olmuştu? “Şey… Asena’nın nerede olduğunu buldum.”
Bir süre ikimiz de sustuk. Beni sadece geçmişle vurmamıştı. Dört yılımı da çalmıştı. Onun yüzünden ağlamadığım tek gece bile yoktu. O, çocuğuyla mutlu olsun diye ben, bizden vazgeçmiştim. Ve hâlâ yapamıyordum. İkimiz de âşık olmamıza rağmen devam edemiyorduk, güvenemiyordum.
“Ne-nerede?”
“İzmir’de. Biletlere baktım. Eğer istersen sabah saat 10’a uçuş var. Yani istersen tabii…” o da benim için zor olduğunu biliyordu.
Kaçmaya çalıştıkça daha da dibe vuruyor, bu şey çıkılmaz hale geliyor. Yalnız yapabilir miydim? Öfkeme galip gelebilir miydim? “Almak istiyorum. Yani alacağım.” dedim tereddüt ederek.
“Almana gerek yok, istersin diye ben almıştım zaten biletleri.” gözlerini gözlerime dikti. “Ama istediğin an vazgeçebilirsin, zorunda hissetme.”
Beni çok iyi tanıyordu. Ne karar vereceğime emindi. Ama biletler demişti. Kendisine de mi almıştı? “Biletler derken?”
“Seni yalnız bırakacağımı düşünmedin herhalde. Yerini öğrenince Alp’le konuştum. O da bizimle geliyor.” Alp’in gelmesinden hoşnut görünmüyordu. Beni kendisinden ön planda tuttuğundan sessiz kalmıştı. Ama yine de benimle konuşmadan beyzadeler kararlarını vermişler. Emrivakileri sevmesem de yalnız gitmek istemediğim için ses etmedim.
Bölüm etkileşimi
