7. bölüm / 23
Karma: İçsel DönüşümGerçeğin Eşiğinde
Bölümler 23Şu an: Gerçeğin Eşiğinde
- 1 Geçmişin Kokusu1.403 kelime
- 2 Bitmiş yaralar kapanır, yarım kalanlar hep sızlar2.179 kelime
- 3 Aynı yaraya dönmek1.589 kelime
- 4 Sarhoş Pusula898 kelime
- 5 Gölgedeki İzler2.598 kelime
- 6 Yıkılan Duvar989 kelime
- 7 Gerçeğin Eşiğinde1.576 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Küllerin Altındaki Ateş3.890 kelime
- 9 Griye Mahkûm4.572 kelime
- 10 Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri2.769 kelime
- 11 Köklerin Yabancılaştığı Yer2.305 kelime
- 12 Ulaşamayacak Kadar Yakın3.629 kelime
- 13 Yarım Kalan Nefes1.837 kelime
- 14 Birbirlerinden Eksilerek2.294 kelime
- 15 Camın Ardında Nefes3.206 kelime
- 16 Karanlıktan Işığa Açan Kalpler3.505 kelime
- 17 Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur2.724 kelime
- 18 Kuriena’nın Gölgesinde1.889 kelime
- 19 Birbirine Açılan Hayatlar2.794 kelime
- 20 Aşkın Sorumluluğu2.720 kelime
- 21 Biriken Sessizlikler2.729 kelime
- 22 Kalbe Açılan Mesafeler1.555 kelime
- 23 Sevgi Hatırlar, Güven Sorgular2.715 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Benim kızım değil…”
Bu cümle sadece kulağımda değil, içimde de yankılandı. Sanki biri zihnimin en karanlık yerine bırakmıştı onu ve ne kadar kaçarsam kaçayım peşimden geliyordu.
İnanmak istemiyordum. Çünkü inanırsam… her şey değişirdi.
Adımlarımı hızlandırdım. Düşünürsem dururdum. Durursam kırılırdım. Telefonumu çıkarıp Kuzey’i aradım. Bunu kökünden halletmeliydim. Gözüyle görmeliydi. Kuzey’i zapt etmek kolay olmayacaktı ama beni zora salacak da hiçbir şey yapmazdı. Anlık bir afallasam da inanmıyordum. O, hep yalan söylemişti.
İnşaatı bitmiş binanın altındaki kafeye girdim. Gelmeden önce Kuzey’e yakınlarda olmasını söylemiştim. Yaptığımın çok saçma olduğunun farkındaydım ama beynimi kullanmayı daha âşık olmuşken bırakmıştım. Parkta dediklerini de asla düşünmeyecektim.
Cam kenarına oturdum. Dışarıya baktığımda onu görebiliyordum. Banka yaslanmış, her şeyden habersiz, canının yanacağını bilmeden izliyordu. Git lütfen, karşında bir adamla rol yapmak zorunda bırakma.
“Yeşil gözlü? İyi misin?” Kuzey’in sesiyle irkildim. Geldiği yöne bakıyordum ama onu fark etmemiştim. Gördüğüm kişi başkasıydı. Yaslandığı banktan ayrılıp, ağır adımlarla kafeye doğru ilerledi.
Gözlerimi kapatıp kafamı salladım.“Hoş geldin. İyi, sen nasılsın?”
“Bu şerefsizi döversem mükemmel olacağım.” Kavgadan haz etmeyen adamı dahi çıldırtmıştı. Gerçi salya sümük ağlayarak, Kuzey’de böyle bir izlenim bırakmasında benim de payım büyüktü.
“Valla hiç kavga ayıracak modumda değilim. Mümkünse çıkmaz ayın son çarşambasına kadar erteleyelim.” göğsümde birleştirdiğim ellerimi çözüp “Elini masanın üstüne koy” dedim.
“Emin misin? Yapmak zorunda değilsin?” gözlerini kısıp yüzümü inceledi ama elini de uzattı.
Akel’in nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum. Öğrenmenin tek yoluysa denemekti. Ürkek hareketlerle elini tuttum. Ona bakmamaya özen gösteriyordum ama pek başarılı değildim. Bakışlarım sürekli camdan dışarıya kayıyordu. Bir avuç ergenden farkımız yoktu. Kendimden ve beynimden nefret ediyordum.
Adımları durmuş, az önceki sakin halinden eser yoktu. Öfkeyi tarif ederken bahsettiğim her şeyi fazlasıyla yüzündeydi. Bu mesafeden bile insan, gözlerinden çıkan ateşte kavrulurdu.
“Gülümse.” o ateşte ben de yanıyordum.
“Vazgeçmesi için yapmıyorsun.” yalandan gülümseyerek dedi.
“Nasıl?”
“İntikam istiyorsun. Senin çektiğin acıları o da tatsın istiyorsun. Sen onu başka biriyle düşünürken, hissettiklerini ona da yaşatıyorsun.” kaşlarını çattı.
“Yanılıyorsun. Ben sadece artık ikimizin de daha fazla üzülmemesini istiyorum.” Anlamıyordu beni.
“O zaman hâlâ âşıksın.” sesinde sakin bir netlik vardı. Aranızda yeniden bir şeyler yaşanmasın diye tüm basamakları yıkıyorsun. Ne yaptı sana? Niye ayrıldınız?” ilk defa sormuştu. Belki hatırlatmamak için, belki de sustuğum yere dokunmamak için hiç sormamıştı. Ama artık konuşuyordum hatta bir tek onunla konuşuyordum.
“Daha biz tanışmadan önce yaptığı bazı şeyler yüzünden... Şimdi de iftira atıldığını söylüyor.” akıl almaya ihtiyacım vardı.
“Sen inanıyor musun peki ona?” hâlâ avucundaki elime baktı; inanıyorsan burada işin ne, der gibi.
“Kanıtlanan şeyler bile yanlış çıkabilir mi? Raporlar mesela?” sorusuna cevap değildi belki ama bu daha önemliydi. Hastane raporu yanlış olabilir miydi? Kendi gözlerimle görmüştüm.
“Evet, bazen olabilir. Ne raporu olduğu da önemli.” diye açıkladı. Eminim, bir çocuğunun olmasını asla tahmin edemezdi.
Kafamı ellerimin arasına alıp gözlerimi ovdum. İki hafta önceye kadar tek düşündüğüm anime’ydi. Şimdi nefes almak bile ağırdı. Onu dinlemek tek çözümdü belki. Ama artık ne cesaretim ne de hevesim vardı. Ben yorulmuştum. Ruhum yorulmuştu.
“Gidelim mi? Daha fazla burada durmak istemiyorum.”
“Peki, sahte sevgilim.” başını sallayıp güldü. Bir başkası olsaydı yaptığım şeyi salakça bulurdu. Yirmi iki yaşındaki bir kadının, arkadaşını sevgilim diye göstermesi ergenliğin kaçıncı seviyesiydi.
“Önce bir elimi yüzümü yıkayayım.” deyip kalktım masadan. Çaktırmadan onun olduğu tarafa baktığımda kimse yoktu. Vazgeçip gitmişti.
Kapıyı açtığımda onu gördüm. Kadınlar tuvaletine gelmiş, lavaboya yaslanarak beni bekliyordu. Artık beni şaşırtmıyordu. Deliliğinin sınırı olmadığını öğreneli çok olmuştu.
“Ne işin var senin burada?” sordum dişlerimin arasından. “Nerede olduğunun farkında mısın?”
“Sence umurumda mı?” ses tonu ürkütücü derecede sakindi.
“Akel, git buradan! Daha fazla sorun çıkarma artık. Hayatımı mahvetmeyi bırak!”
Temkinli adımlarla yaklaşıp “Bitti mi?” alayla sordu. Rahatlık seviyesinden asla ödün vermemişti.
“Bitti! Ama biz bittik! Anlat artık şunu!” kimsenin duymaması adına bağırmamaya özen gösterdim.
Yanımda belirince bir geriye adım attım. Daha ne olduğunu anlamadan, beni bir un çuvalı gibi omzuna attı. “İspatlayana kadar benimlesin. Bana geldin ve verdiğim sözün süresi doldu.”
“Akel, bırak beni! İndir hemen! Sana diyorum. Duymuyor musun beni?” omzunda tepinmem gram etki etmiyordu. Arka kapıya doğru gitti.
“Boşuna debelenme. Beni anlayana kadar birlikteyiz.” sesi neşeli geliyordu. Sanki az önce tırnaklarını etine geçiren o değildi.
“Valla bağırıp insanları buraya yığarım. Bırak beni!” omzunu yumruklayarak bağırdım.
“İstediğini yapmakta özgürsün. Zaten arabaya da geldik.” diğer eliyle siyah bir arabayı işaret etti.
“Bak valla şikâyete ederim. İnsan alıkoymaktan hapse attırırım.” tehditler bile işlemiyordu adamda.
“Hatırlat, savcılığa kendim götüreceğim seni.”
“Allah belanı versin, Akel! Bırak beni!” saçlarını bile yoluyordum ama hayvan herif bırakmıyordu.
Arabanın yanındaki çocuğa bakıp “Haluk! Aç kapıyı.” seslendi. Allah’ın belası yalnız da değildi.
“Kapıyı açarsan seni de şikâyet ederim.” tehditlerim bu şahısta işe yaramadığı için bizden yaşça küçük görünen çocuğa seslendim. Ne yazık ki bu durumda ciddiye alınmam biraz zordu.
“Sana en iyi avukatları tutarım ben. Merak etme, aç hadi. Yoksa artık kafamda saç kalmayacak.” adam kaçırdığı yetmiyor bir de dalga geçiyor pislik. Çocuk tereddütle kapıyı açtı.
“Allah ikinizin de belasını versin! Bırakın lan beni! Haluk, bak insan alıkoymak 10 yıldan başlıyor.” azıcık abartmış olabilirdim. Anayasa düşünecek durumda değildim. Lanet çocuk hiç yardımcı olmuyordu.
Beni zorla ama bir yerimi incitmemeye özen göstererek, araba bindirip kemerimi bağladı. İterken nasıl vurduysam kaşını patlatmıştım. Kan ince bir çizgi gibi aktı. Umursamadan kapıyı kapatıp kilitledi. Kendisinin de binmesi için kapıları açtığı an kaçacaktım. Kimse beni istemediğim yerde tutamaz.
Pislik sırıtarak sürücü kapısına ilerledi. Serbest bırakma düğmesine basarak mekanik anahtarı akıllı anahtardan çıkardı. Mekanik anahtarla anahtar deliği kapağını çıkarıp kilidi açtı. Nasıl ya? Şeytanın bile aklına gelmeyeceği yöntem seçmişti. Şeytanın dünyadaki resmi temsilcisi misin be adam?
Arabaya bindiğinde koluna bir yumruk indirdim. “Nefret ediyorum senden!” bağırmaktan boğazım yanıyordu. Bir Allah’ın kulu yok mu arkadaş burada? Dağ başındayız sanki…
“Ben de seni seviyorum.” arabayı çalıştırıp gaza bastı.
“Nereye gidiyoruz bari onu söyle!” katır inadından dönmezdi. Bağırmaya da mecalim kalmamıştı.
“Sesin zar zor çıkıyor. Daha fazla bağırma bence.” gözünü yoldan ayırmadan dedi.
Benim inadıma en yakın kişiydi hatta bazen beni bile solluyordu. Şimdi de o anlardan birindeydik. En fazla birkaç dakika konuşur, sonra taksi çağırıp dönerdim. Aklımı bulandırmaya hiç niyetim yoktu. Bu sefer izin vermeyecektim. Artık akıtacak gözyaşım kalmamıştı.
Telefonumu da masada unutmuştum. Allah belanı versin, Haluk! Niye açıyorsun lan kapıyı! Sana ne? Bırak, git işine!
“Telefonumu kafede unuttum. Kuzey de gelmediğimi fark edince endişelenecek.”
“Acil bir durum olursa benden ararsın.” gerilen çene kası ve büyüyen burun delikleri geri geldi. “Bir daha onun adını kullanırsan sonuçlarına katlanırsan.” tehdit ederken bana dönmüş, grileri dudaklarıma kaymıştı. Midemdeki kış uykusuna yatmış kelebekler kıpırdadı. Eskiden iznim olmadan asla yapmazdı. Ama aradan çok zaman geçmiş, ikimiz de değişmiştik. Ne ben eski Karen’dim ne de o eski Akel…
Gözlerimi aralayıp etrafıma bakındım. Hava kararmış ve biz hâlâ arabadaydık. Ormanlık bir yerdeydik. Uyuyakalmış, bir nevi kendimi onun diyeceklerinden korumuştum. Doğrulmak isterken omzumdan bir şey düştü. Montunu üstüme atmıştı. Kokusu üstüne sinmişti. Eski huzurlu büyüsünü geri kazanmıştı. Montu burnumu yaklaştırıp kokusunu içime çektim.
Gözünün kenarıyla baktı. “Burada daha yoğun…” parmaklarıyla boynunu gösterdi. Haklıydı, kendi kokusuyla karışmış halini daha çok seviyordum.
“Boynunu kırdırtma.” homurdandım uyku sersemi halimle.
“Görmeyeli daha da odun olmuşsun… Tam da ihtiyacım olan şey.” arabayı yavaşlatıp bir evin önünde durduk. Kontağı kapatıp “Hadi, gel!” arabadan indi. Kapımı açtığında yüzümü başka tarafa çevirip, onunla beraber gitmeyi reddettim.
“Gelmiyorum hiçbir yere. Ne konuşacaksan arabada konuş.” ona taraf bakmaya gayret ediyordum.
“Kucağında gitmek istiyorum, diyorsan zevkle yaparım.” koluma dokunduğu an “Gerek yok! Kendim yaparım.” Bir hışımla indim arabadan.
Kimin eviydi burası? Ne işimiz vardı burada? Ağaçlar dışında hiçbir şey yoktu. İki katlı evin, büyük bir bahçesi vardı. Bahçeden evin kapısına kadar doğal taş döşenmişti. Bir an önce gitmek istiyordum. Dışarısı da buz gibiydi. Mecburen, kapıyı açıp beni bekleyen Akel’in yanına adımladım.
“Hoş geldin, sevgilim.” her zamanki gülüşünü sergileyerek, geçmem için içeriyi gösterdi. Ayrıldığımız gerçeğini kabul etmemekteki ısrarı beni deli ediyordu.
Eve girdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Evin düzeni, dışarıdaki havayı unutturacak cinstendi, insanın içini ısıtıyordu. Zorla getirilmemiş olsaydım sevebilirdim.
Şöminenin yanına gidip yerdeki minderlerin üstüne oturdum. Ellerim buz gibiydi. Ateşe uzatıp ovuşturdum. Evde kimse yokken şömine niye yanıyordu. Ya yangın çıkarsa? Sorumsuzca bir davranıştı.
Girişten soldaki odaya girdi. Ne kadar az görürsem o kadar iyi. Kıro işte ne olacak! Dağ ayısı!
Bir süre geçmişti ama hâlâ yoktu. Beni dağ başına bırakıp gitti mi ya yoksa? Zaten gereğinden fazla sakindi. Kuzey’e öfkelenen adamla, bana gülen aynı kişi olamazdı. Gerçi Akel bu değil miydi? Öfkesini kusmamak için tebessümüyle bastırırdı. Şimdi de elinde bir tepsiyle mutfak olduğunu düşündüğü odadan çıkıyordu. Sanki her şey normalmiş gibi davranıyordu.
“Seni yalnız bıraktım ama bence bunu, yanında olmamdan daha çok seviyorsun.” önüme bir fincan koydu. Kendisini sıcak çikolatayla kıyaslıyordu. Kış aylarında sevdiğimi biliyordu. Hakkımda tahmin ettiğimden çok bilgiye sahipti, mesela yılbaşı partisi ya da anime gibi.
“İstemiyorum. Evime gitmek istiyorum. Ne söyleyeceksen söyle de bir an önce bitsin bu saçmalık.” deyip ondan uzağa kaydım.
“İçmezsen konuşamayız, konuşamazsak da gidemeyiz.” fincanı biraz daha itip yapacak bir şey yok, bakışıyla omzunu silkti.
“Senden nefret ediyordum!” bugün ne çok söylemiştim bunu. Gerçek olmasını istediğim içindi belki de. Fincanı elime alıp küçük bir yudum aldım. Çok güzel olmuştu. “İçtim, hadi konuş.”
“Hepsi bitecek.” kaşlarını çatıp yüzüme baktı.
“Akel, bak valla sıcak mıcak demen kafandan aşağı dökerim.” artık çok oluyordu.
Öfkeme karşın gülmekle yetindi. “Bu hallerini çok özlemişim. Sevgili olmadığımız zamanları hatırlatıyor.” bakışlarındaki mutluluğu gizlemiyordu. O zamanları düşünürken istemsizce yüzümde gülümseme belirdi. Bizi çok özlemiştim. Yanımdaydı, sımsıkı sarılmak istiyordum ama yapamıyordum.
“Bak, sen de gülüyorsun. Sen de özlüyorsun…” fincanı alıp yere bıraktı. Çekinerek elimi tuttu. “Yapamıyoruz ikimiz de… Kafede onun elini tuttuğunda da böyle hızlı çarpıyor muydu kalbin?”
Sadece onun yanındayken böyle atıyordu. Kalbime dokunmadan kolaylıkla duyabiliyordum. “Kimseyi özlemedim ben. Bittiyse gitmek istiyorum.” elimi çekmek istedim ama bırakmadı.
“Her şeyi anlattıktan sonra yine gitmek istersen…” diğer eliyle cebinden arabanın anahtarını çıkardı. “İşte anahtar. Artık kullanmayı da biliyorsun.”
Bölüm etkileşimi
