14. bölüm / 24
Karma: İçsel DönüşümBirbirlerinden Eksilerek
Bölümler 24Şu an: Birbirlerinden Eksilerek
- 1 Geçmişin Kokusu1.403 kelime
- 2 Bitmiş yaralar kapanır, yarım kalanlar hep sızlar2.179 kelime
- 3 Aynı yaraya dönmek1.589 kelime
- 4 Sarhoş Pusula898 kelime
- 5 Gölgedeki İzler2.598 kelime
- 6 Yıkılan Duvar989 kelime
- 7 Gerçeğin Eşiğinde1.576 kelime
- 8 Küllerin Altındaki Ateş3.890 kelime
- 9 Griye Mahkûm4.572 kelime
- 10 Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri2.769 kelime
- 11 Köklerin Yabancılaştığı Yer2.305 kelime
- 12 Ulaşamayacak Kadar Yakın3.629 kelime
- 13 Yarım Kalan Nefes1.837 kelime
- 14 Birbirlerinden Eksilerek2.294 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 Camın Ardında Nefes3.206 kelime
- 16 Karanlıktan Işığa Açan Kalpler3.505 kelime
- 17 Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur2.724 kelime
- 18 Kuriena’nın Gölgesinde1.889 kelime
- 19 Birbirine Açılan Hayatlar2.794 kelime
- 20 Aşkın Sorumluluğu2.720 kelime
- 21 Biriken Sessizlikler2.729 kelime
- 22 Kalbe Açılan Mesafeler1.555 kelime
- 23 Sevgi Hatırlar, Güven Sorgular2.715 kelime
- 24 Kalbin En Eski Sığınağı1.811 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Koridorun ışıkları sönük, havası soğuktu. Beş saat geçmişti, tam beş saat… Ne haber vardı, ne bir şey. Ameliyat hâlâ devam ediyordu. Doktorların biri giriyor, diğeri çıkıyordu. Bir şey sorduğumuzdaysa geçiştiriyorlardı. Bizi düşünen yoktu.
Ağlamaktan gözlerim yanıyordu. Ailesinden kimseye haber vermemiştik. Aramaya yüzüm yoktu. Ne diyecektim ki? Benim yüzümden ayrı kaldığınız oğlunuz şimdi de canıyla cebelleşiyor mu? Üstelik gergin geçen bir konuşmanın üstüne bu haber annesini yıkardı. Yıllardır oğluna hasretti, tam kavuştu derken bu ayrılık yaşanmamalıydı.
“Karen… Gel hadi. Dışarı çıkıp hava alalım.” Alp, bilmem kaçıncı kez ikna etmeye çalıştı. Ameliyathanenin kapısının önünde kıpırdamadan öylece oturuyordum. Bazen yangın merdivenlerine gidip sessizce ağlıyordum. Alp hastanedeyken orada bulmuştu beni. İlk kez o zaman sarılmıştı.
“O çıkmadan gitmeyeceğim.” gözlerimi sabitlediğim noktadan çekmeden cevapladım. Koridorun tam karşısındaki eski saate bakıyordum. Zaman durmuş gibiydi. Duvar saatinin tik takları bile acıya saygı duyarcasına sessizdi.
“Güçlü olmalısın. Çıkınca seni perişan görmemeli.” Kuzey de Alp’e destek çıktı. İki saat önce gelmişti. Yaşadıklarımız yüzünden Akel’e pek iyi duygular beslemiyordu ama onun için endişeleniyordu.
“Akel’in telefonu nerede?” belki ailesini arayamıyordum ama arkadaşlarına haber vermeliydim.
Alp, cebimden telefonu çıkarıp bana uzattı. “Ailesini mi arayacaksın?”
Başımı iki yana sallayıp telefonu aldım. Ekrana iki kere tıklayınca ekran resmini gördüm; bendim. Duvar boyarken çekmiş. Bu fotoğrafın varlığımdan haberim bile yoktu. Suratımın yarısını kaplayan maske ve alnıma dökülen saçlarımla yüzüm neredeyse görünmüyordu.
Yukarı kaydırdım. Şifre istiyordu. Aynı mıydı acaba? İsmini yazınca açıldı. Değiştirmemişti. Benimle ilgili her şey tazeliğini koruyordu. Beni hayatının merkezine koyan adam hayatı için savaşıyordu.
İçlerinde en aklı başında olanı Ümit’ti. Numarasını çevirip aradım. Çaldı, çaldı ama açmadı. Kaan’la daha yakındılar, onu aramak daha zordu. Ben de Serra’nın numarasını aradım ama bulamadım. Lakabıyla kaydetmişti, değil mi? Peri kızı… Böyle aratınca çıktı. Kıskançlık yapacak durumda değildim. Serra’yı arayıp her şeyi anlattım.
Yarım saat sonra Ümit, Kaan ve Serra gelmişti. Zaten beraberlermiş. Ümit, koridorda volta atıyor; Kaan, gözleri dolmuş şekilde kapının diğer tarafında dizlerini karnına çekmiş oturuyor; Serra da bir kenarda sessizce gözyaşı döküyordu. Bir avuç çocuktuk belki ama taşıdığımız acı bir okyanus kadar derindi. Acı sessizce kalplerimize işliyordu. Biz ise ayakta durmaya mecburduk.
Ümit, yanıma gelip dizlerinin üstüne çöktü. Ağlıyordum ama gözümde akacak yaş kalmamıştı. “İyi olacak, merak etme. Güçlüdür benim kardeşim. Kolay kolay yıkılmaz.” kendisi de perişan haldeydi.
“Biliyorum. İnatçıdır o. Vazgeçmez…” güçle gülümsemeye çalıştım. Beni bırakmaz…
Kaan da yanıma geldi. İlk geldiğinde bilgi alamadığı için hastaneyi ayağa kaldırmıştı. Güvenlik hastaneden atmak istemiş ama Ümit konuşunca anlayış göstermişlerdi. O zamandan beri sessizce bir köşeye sinmişti. Çocukluk arkadaşı can çekişirken sakin kalmak zorundaydı.
“Kim yaptı? Tarif edebilir misin?” yalvarırcasına gözlerime baktı. Geldiklerinde de sormuştu ama cevap verememiştim. Şoku yavaş yavaş atlatıyordum.
“Sanırım geçen kavga ettikleri.” sesim çok cılız çıkmıştı.
“Kavgaya bulaşmadığı gün mü var bunun!” sinirle homurdandı.
“Okulun yanındaki tipler… Serra’nın kardeşine sataşanlar.” anladığım kadarıyla onlardı. Ya da bana bahsettiği tek kişi o olduğu için aklıma gelmişti.
Serra’nın bakışları bizi buldu. Yüzü bembeyaz oldu. “Benim yüzümden… Ben dedim ona. Eğer onu bulaştırmasaydım şimdi içerde değil, yanımızda olurdu.” ağlaması şiddetlendi, omuzları sallandı.
“Ağlama… Senin bir suçun yok. Kimse böyle olacağını bilemezdi.” olduğumuz durumun saçmalığı bile şaşırtamamıştı beni. Sevdiğim adamın eski sevgisine teselli veriyordum.
“Yüklenme kendine. İyi olacak.” elini dostane tavırla omzuna koydu Alp. Deminden beri yan yana duruyor ama tek kelime etmemişlerdi. Alp için de zordu, âşık olduğun kadın yanındaydı ama sanki kilometrelerce uzakta, başka dilleri konuşuyorlardı. İlk konuştukları yer burası olmamalıydı.
Alp, onay istercesine bana bakınca başımla hadi dedim. Bana iyi gelecek tek şey Akel’di.
“İstersen hava alalım biraz.” sordu Alp.
Serra bir süre sessiz kaldı. “Olur.” sonunda cevaplayıp ayağa kalktı ve birlikte dışarı çıktılar.
🌷
Alp, Akel’le anlaşamıyor gibi görünse de onu seviyordu. Birbiriyle olan arkadaşlıkları platonikti. Duygularını dile getirmiyorlardı. Şimdi de yanında başka bir platoniği vardı. Gördüğü ilk günden beri âşık olduğu kadın…
“Karen benden rahatsız olur mu? Eğer isterse burada da durabilirim.” gözyaşlarını silip konuştu. Akel ile olan kısa geçmişlerini bildiğinden haberdardı. İkisi için de sadece çocukluk ve duygu yanılsaması olarak kalsa da Karen’in böyle bakamayacağını biliyordu. Ama onu buraya çağıranda ta kendisiydi.
“Düşünme şimdi bunları. Tek istediği Akel’in iyi olması.” Ne diyebilirdi ki? Asıl rahatsız olan benim mi diyecek? Âşık olduğu kadının eski sevgilisi için gözyaşı dökmesi canını yakıyordu.
Derin bir nefes aldı. Kafasını gökyüzüne çevirip, bir süre gözlerini kapattı. Gözyaşlarını durdurmaya çalışıyordu. Arkadaşlarının en nefret ettiği şey sulu göz olmasıydı. Özellikle de Akel’in…
Alp, aklındaki soruyu sormamak için büyük savaş veriyordu. Sırası değildi ama Serra’yla bir daha bir araya gelemeyebilirdi. “Peki ya senin hayatındaki kişi? Rahatsız olmuyor mu Akel’den? Karen çok yakın olduğunuzu söylemişti.” nihayet soruvermişti.
Bu soruyu beklemiyordu. İlk başta afalladı. Akel ve Karen’in ayrı olduğu zamanlarda Akel’in gözcülerinden biri de Serra’ydı. Alp de hep Karen’in yanında olurdu. O zamandan beri Alp’e karşı adını koyamadığı duyguları vardı. Bu sorunun ondan gelmesi de kalbinin ritmini değiştirmişti.
“Bilmem… Bence başta olurdu. Ama bizi anlayınca Akel’in, Kaan ve Ümit’ten farkı olmadığını anlardı… Yani tabii olsaydı.” gözlerini Alp’ten kaçırdı.
Birkaç saliselik istemsizce dudağının kenarı kıvrıldı. Hayatında birinin olmadığını öğrenmişti. Eskiden Akel’le aynı ortamda olmasını istemediğinden imkânsız derdi. Peki ya şimdi? Karen rahatsız olmasın diye vazgeçtiği kadın, zaten onun en yakınında değil miydi?
“Sen pek? Kız arkadaşın Karen’le yakınlığınızı kıskanmıyor mu?” benzer soru sordu.
“Bence o da bizi tanıyınca kıskançlığı geçerdi. Karen’le kardeş gibi büyüdük. Anlardı bizi… Tabii olsaydı.” onun gibi cevapladı. Asıl niyeti, ağlamasını durdurmak ve biraz olsun iyi hissettirmekti.
Serra hafifçe gülümsedi. “İçeri gidelim mi?” Alp, başıyla onaylayınca adımları binayı buldu. İkisi de ilk sohbetlerinin bir hastane önünde olacağını akıl bile edemezdi.
🌷
Yaklaşık altı saatin sonunda ameliyathanenin kapısı açıldı. Hepimiz ayna anada ayağı fırladık. Bir ağızdan durumunu sorduk. Doktor sırayla hepimize baktı. “Müdahale edebildik ama… durumu hâlâ kritik.” sesi yorgundu. “Hasta iki bıçak darbesi almış. İlki boşluğa denk gelmiş, yumuşak dokuda kalarak iç organlara ulaşamamış. Ama diğeri…” birkaç saniye sustu. Hepimiz dikkatle, bölmeden dinliyorduk. “Sağ alt kaburgasından karaciğere saplanmış. Kanamayı durdurmak saatlerimizi aldı ama başardık. Bir süre yoğun bakımda kalacak. Şu an için hayati tehlikesi devam ediyor. Eğer biraz daha geç gelseydi burada bu konuşmayı yapamıyor olurduk.”
“Görebilir miyiz peki?” sordum hemen.
“Maalesef. Şu an izlenim altında, göremezsiniz. Bir iki saate yoğun bakıma alacağız. Normal odaya geçtiğinde hastayı yormadan birkaç dakikalığına görebilirsiniz.”
“Ne zaman geçer peki normal odaya?” sesi titreyerek sordu Kaan.
“Henüz kesin bir şey söyleyemiyoruz. Gidişata göre haber verilecek. İzninizle.” sorularımızı yanıtlayıp yanımızdan uzaklaştı. Sevineceğimiz bir haber vermemişti.
Alp, yanıma gelip sarıldı. “Kritik dedi. Ya bir şey…” devamını getiremedim.
“Korkma. Hiçbir şey olmayacak… Hem daha edecek kavgalarımız var bizim.” güldürmeye çalıştı.
“Artık kavga yok.” hele bir iyileşsin, bir daha kavga ederse bu sefer ben hastanelik edecektim onu.
“Tamam, kraliçem nasıl istersen.” saçımdan öpüp ayrıldı.
Kuzey’in yanına gidip “Kuzey, sen git istersen. Kaç saattir perişan oldun.” dedim. Bizimle beraber burada bekliyordu.
“Beni düşünme sen.” kolumu sıvazladı. Konu ne olursa olsun asla desteğini esirgemezdi.
“Karen, ailesine haber vermemiz gerek.” Ümit karşıma geçip dedi. Haklıydı.
“Ben söyleyemem… Sen arar mısın?”
“Tamam… Konuşup geliyorum.” koridorun en uzak köşesine geçti.
Annesi Akel’e daha düşkündü. Burak Abi, Akel’e nazaran daha ağır başlı, daha az sorun çıkartan taraftı. Ama Akel, yerinde duramayan, sürekli kavgaya karışan sorunlu çocuktu. O yüzden dikkatin çoğunu üzerine çekiyordu.
Saate baktığımda on bire geliyordu. Kaç saattir habersizdik. Doktor bilgilendirmişti kendince. Ama benim ihtiyacım olan cümleleri söylememişti. İyi olduğunu bilmeye, onu görmeye ihtiyacım vardı. O varsa vardım ben…
“Karen, hadi gel biraz hava al.” yanıma gelip koluma girdi Kuzey. Başımı sallayıp ona eşlik ettim. Pek konuşmazdı ama varlığıyla güç verirdi.
Hastane kokusundan nefret ediyordum. Alp yaralandığında bir an bile yanımdan ayrılmamıştı. Uzak dursa da varlığını hissettirmişti. Şimdi aramızda birkaç yüz metre var ama onu hissedemiyorum. Ya da sadece hissetmek yetmiyor… Yanında olmak istiyorum.
Bir banka oturduk. Hava buz gibiydi ama üşümüyordum. “Teşekkür ederim.” başımı Kuzey’in omzuna yasladım. “Bu halde ifade veremezdim.” Saat başı polisler, ifade için geliyor ama her seferinde Kuzey, şokta olduğumu ve ifade verecek durumda olmadığımı söyleyip zaman kazanıyordu.
“Teşekküre gerek yok, sen iyi olmana bak. Babamla konuştum. Sen toparlanana kadar bekleyecekler.” sesi bir anne kadar şefkatliydi. Babası polisti. Aramış, ifade için zaman yaratmasını rica etmişti.
“İyi olacak, değil mi?” sordum dolan gözlerimle. Onaylamaya ihtiyacım vardı.
“Hiç şüphen olmasın. İyileşecek ve seni saatlerce ağlattığı için bizden dayağını yiyecek.” beni güldürmeye çalışıyordu.
“Ama kavga edemezsiniz ki siz… Artık kan kardeşi oldunuz.” ilk kez güldüm. Bir saniyelik de olsa güldüm ve bunun için kendimi o kadar suçlu hissettim ki… Akel, kan kaybettiği için Kuzey kan vermişti. O an içimizde kanı uyuşan tek kişi oydu.
“İş ayrı, kavga ayrı.” kavga etmeyeceklerini ikimiz de biliyorduk.
Başımı omzundan kaldırdım. “Ameliyattan da çıktı. Artık sen de git. Yoruldun bizim yüzümüzden.”
“Az önce de söyledim. Düşünme bunları. Akel uyansın bir, giderim sonra…” elini elimin üstüne koyup gülümsedi. “Ellerin buz gibi olmuş. Hadi içeri geçelim.”
İtiraz etmeden içeri yürüdük. Aklım zaten oradaydı. Onu görmek istiyordum. Alp yoğun bakımdayken bir yolunu bulup beni içeri sokmuştu. Şimdi nasıl görecektim peki?
Alp ve Kaan bir köşede konuşuyordu. Onların iyi anlaşabileceğini düşünmüştüm hep. Ama karşılaşmaları böyle olmamalıydı. Serra’yla ilk konuşmaları hastane duvarları arasında geçmemeliydi. Biz burada Akel’i beklememeliydik.
Tek başına, kapının önünde ayakta dikilen Ümit’in yanına gittim. “Konuştun mu? Geliyorlar mı?” sordum çekinerek.
“Hı hı. Aslı Teyze’yle konuştum. Kadının yıkılışını sesine yansıdı… İyi, küçük bir şey dedim. Korkulacak bir şey yok dedim.” omuzları düştü. Koca adam, karşımda çaresizlikten küçülüyordu.
Keşke doktor da öyle söyleseydi, diye geçirdim içimden. “Bugün, hiç gitmediğini söylemeye gitmişti. Annesi tam kavuştum derken…” devamını getiremeden hıçkırıklara boğuldum.
Elini omzuma koydu. “Şşşt, ağlama! Ona hiçbir şey olmaz. Daha yapacak bir sürü şeyleriniz var. O adamın hayatı, gecesi, gündüzü sen olmuşsun. Seni bırakıp gitmez… Bu herifi senin yanında görseydi kıskançlığından hemen ayaklanırdı.” çenesiyle Kuzey’i işaret etti. Kuzey’i tanıyacakları kadar benden çok bahsetmişti.
“Kuzey’i kıskanacak bir durum yok ortada. Serra ve siz gibi düşün.” niye bilmiyorum ama açıklama gereği duydum. Belki de aklı başında olan olayları anlarsa bizim kıskanç kıroya da anlatırdı. Kendisine kıro diyordu hep. Ama ben, onun anlayışına hayran olmuştum.
“O da biliyor… sadece elinde değil. Ama sanırım kendinden uzak tutmaya çalışırken, sen de biraz yangına körükle gitmişsin.” yazın yediğin hurmalar, kışın bir tarafını tırmalar, demenin başka şekliydi.
“O anki şartlar içinde başka çarem yoktu. Gerçekleri bilmiyordum.” Ne yapacaktım? Evli ve çocuğu olduğunu düşündüğüm adama kucak açacak değildim ya! Ayrıca Ümit’e her şeyi anlatmış mıydı?
“Ayrıyken kaç gece kapında sabahladı. Belki bahçeye çıkarsın diye uzaktan izledi. Bir keresinde hiç unutmuyorum. Hava buz gibi. Bu da hasta olmuş, ateşler içinde. O gün parkta seni ağlarken görmüş. Hep gittiğiniz bir yer varmış. Canı yanarsa oraya gider, diye saatlerce beklemişti. Ne yaptıysam eve getirememiştim. Önce güldüğünü görmeliydi.
“O gün sabaha kadar eve gelmedi. Sabah geldiğimdeyse az kalsın havale getirecekti. Kaç kere ateşten hastaneye geldik, bilmiyorum.
“Bazen günlerce evden çıkmıyor, bazen de uzaktan seyrediyordu… O hiç seni terk etmedi, Karen! Asena’nın oyununa kandığı zamanlarda bile sana aitti. Senden hiç vazgeçmemişti.”
Ona haksızlık yaptığımı, geldiği an affetmem gerektiğini düşünüyordu belki de. Ama benim yaşadıklarımı anlayabilir miydi? Uzaktan bakan bir göz, bizim yaşadığımız acıyı görebilir miydi? Benim, o çocuğa olan zaafımı Akel bile anlayamazdı. Onda kendimi gördüğümü bilemezdi.
“En azından o görebiliyordu. Âşık olduğu kişi evli ve çocuklu değildi…” ikimiz de sustuk bir süre. Benim yaşadıklarımı Alp ve Kuzey dışında bilen yoktu.
“Eğer seviyorsanız birbirinizin kıymetini bilin. İnsanların anılarınızı sizden çalmasına izin vermeyin. Aşk herkese nasip olmayan bir şey, sıkı sıkı sarılmak gerek…” cevap vermemi beklemeden Kaan ve Alp’in yanına gitti. Belki de verecek cevabım olmadığını anlamıştı ya da düşünmem için zaman tanımıştı.
Konuşmaya Kuzey de dâhil olunca bir işler karıştırdıklarını anladım. Kaan, Alp’in bir başka sürümü gibiydi. İkisi de bu durumda sessiz kalmaz. Hesap sormak için harekete geçerdi.
O herif şerefsiz tehlikeliydi. Biri zaten içeride yatıyordu. Diğerini de göz göre göre yollayamazdım. Hazır hissetmiyordum belki ama polisle konuşmamalıydım. Bizimkilerden önce bulmalıydılar.
Yanlarına gidip Kuzey’e seslendim. “Kuzey. İfade için polislerle konuşur musun? Hazırım…”
“Emin misin? Konuştum ben, sabaha kadar bekleyebilirler.” Bakışları üzerimde gezindi. Polis sabırlıydı belki ama yanındaki adamlar o kadar sabırlı değildi.
“Eminim… bir an önce bitsin.” başımı salladım.
Biraz uzaklaştı. Telefonla konuşup yanımıza döndü. “Bu civardalar. Birkaç dakikaya gelirler.”
“Teşekkür ederim.” sandalyeye oturup gelmelerini bekledim. Hâlâ fısır fısır konuşuyorlardı. Serra da bir köşede oturmuş, başı öne eğik, boşluğa bakıyordu. Suçluluk omuzlarına çökmüştü.
Sessizce gidip yanına oturdum. “Akel’i biraz tanıyorsam söylemeseydin büyük arıza çıkarırdı.” lafa dolandırmadım. Onunla konuşmak kolay değildi.
“Benim yüzümden şu an içeride… Özür dilerim…” yüzüme bakamadan konuştu.
“Bunların olacağını bilemezdik ki.” teselli konusunda hiç iyi olmamıştım.
Burnunu çekti. “Şey… eğer burada olmam seni rahatsız ediyorsa yani-” ne demek istediğini anlayıp önce davrandım.
“Sorun yok. Akel her şeyi anlattı.” kıskanmıyordum dersem yalan olurdu. Üstelik hâlâ telefonunda nasıl kayıtlı olduğunu gördükten sonra daha da artmıştı. Ama şimdi ne yeri ne de sırasıydı. Önemli olan onun sağlığıydı.
“Biliyor musun? İlk kez Akel’i böyle görüyorum. Seni sevdikten sonra çok değişti. Sorumluluk sahibi olmayı öğrendi. Öncesinde biliyorsun. Hiç doğru dürüst ilişkisi olmadı. Gününü gün eder, eğlenirdi.
“Birden bire duruldu. Hayatına kimseyi almadı. Ona ilgi duyanlara bile yüz vermedi… Bir gün parkta seni anlattı. Gözlerindeki ışıltıyı görmeliydin. Bu işlerde kitap yazmış adam, sana açılamıyordu.
“O zaman da seni uzaktan izliyordu. Kaç kere adım atmak istedi ama heyecandan yapamadı. En sonunda çözümü okulu değiştirmekte buldu. Aynı yerde olursa şansı artarmış.” gülümseyip devam etti. Sahte değildi, hareketleri samimi ve içtendi.
“Ailesi okuldan almıyordu. Son sene, dönem ortasındaki bu değişikliğinin derslerine yansıyacağını düşünüyordu Aslı Teyze. Akel de kasten kavga çıkarıp okuldan atılmıştı...
“Senin için aşamayacağı tek engel sadece sensin, Karen. Koşulsuz şartsız, bir tek senin isteklerine hayır diyemiyor. Asena’yı da sadece senin için kabul etmişti… Seni çok seviyor. Biliyorum, yaşadıklarınız kolay değil ama bir şansı daha hak ediyorsunuz…” elini elimin üstüne koydu.
Boğazım düğümlendi, nefesim titredi. Onu affetmem için Ümit gibi aşkını anlatıyordu. Benim onun aşkından şüphem yoktu ki. Ben onun geçmişine güvenemiyordum. Ama artık umurumda değildi. Varsayım uğruna şimdimizi hiçe sayamazdım. Onu kaybedemezdim.
Polisler gelmiş, Kuzey’in yanındaydılar. Serra, başını git dercesine hareket ettirdi. Ağır ve isteksiz adımlarla ilerledim.
“Karen Arsal, değil mi?” yanlarına yaklaştığımda otuzlu yaşlarındaki polis sordu.
Başımı salladım. “İfade için hazırım.” Sandalyelere oturup her şeyi anlattım; bize saldırdıklarını ve bizim kendimizi korumak için kavga ettiğimizi, gözünü kırpmadan Akel’i nasıl bıçakladığını. Anlatırken yine ağlamıştım.
Bölüm etkileşimi
