Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur

Vaveyla Yazarı: Atik Stayl

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur

Bugün üniversiteye ekip yine Serkan’la buluşmuştuk. Sadece birkaç karakter kalmıştı. Biraz daha sıkı çalışırsak yakında ilk bölüm hazır olacaktı. Bizim iş için Japonya’da bir arkadaşından yardım isteyecekti. Görsel konusunda aşırı titizdi. Orada kullandığı teknikleri burada da yapmak istiyordu.

Kafeden çıkıp Alp’e bakındım. Daha gelmemişti. Hava bugün kapalıydı, kar yağışı bekleniyordu. Alp’i beklemek için kafenin önündeki parka geçtim. Alp’ten sonra Akel’le tepede buluşacaktım.

Dün, babamın beklenmedik sürprizi olmuştu. İki günlüğüne gelmişti. Yarın dönecek. Annem de gelecekmiş ama yine sezon sonu olduğu için işleri yoğunmuş.

Kulaklığın tekini kulağıma taktığımda bir ses duydum.

“Karen!” biri bana seslenmişti. Arkamı döndüğümde onu gördüm… Buraya gelmişti.

Topuklarımı zemine sert vurarak hızla uzaklaştım. Arkadan sesi geliyordu. Yere bakmadan yürürken bir taşa takıldım. Sendeledim ama düşmedim. Zaman kaybettiğim için bana yetişmişti.

Karşıma geçip umurumdaymış gibi “İyi misin? Bir yerine bir şey olmadı ya?” nefes nefese sordu.

“Bu soruyu sormak için yirmi yıl geç kalmadın mı?” alayla güldüm.

“Karen… kızım—” nemli gözleri titredi.

“Sus! Kızın değilim senin!” cümlesini kuramadan kestim.

“Konuşmak istiyorum. Lütfen sadece bir kere dinle.” Eli koluma uzandı.

Hemen geri çekildim. “Bunun için de geç kalındı, Rüha Hanım. Selim Amca’ya bıraktığın… düzeltiyorum, terk ettiğin gün bu hakkı kaybettin.”

Eli titredi. O zayıf halini görünce, mutlu olmam gerekmiyor muydu? Ondan nefret ediyordum. Yıllar geçse de canım hâlâ yanıyordu. Senin dünyaya getiren kişiler tarafından terk edilmek koyuyordu insana.

“Ben… çok gençtim. Ne yapacağımı—”

“Yapmayacaktın! Bu kadar basit.”

Dudaklarını birbirine bastırdı. “Sadece dinle. Ne olur…”

“Buraya neden geldin bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. O gün nasıl ki bu çocuğa ne olur, demediysen şimdi de aynı performansı bekliyorum.” dudaklarımda nefretle karışık tebessüm vardı ama içime akan gözyaşlarımı bir ben gördüm.

Bir adım atınca geri çekildim. Niye hâlâ gitmiyordum? Onunla konuşmak istemiyordum ama yılların nefretini de kusmaya ihtiyacım vardı.

“Mecburdum… İstedim ama—” o değil ben konuşacaktım.

“Mecburdun… öyle mi? Bak.” önümüzde bankı gösterdim. “O soğuk taşın üstünde, yavrusuna kıvrılmış bir kedi var. Donsa bile kalkmaz. Minik patisiyle soğuğu kesmeye çalışıyor. Annelik bu… Ama sen sıcak bir odada bile bıraktın beni.”

Sesi hıçkırığa döndü. İnsanlar bakıyordu ama umurumda değildi. En fazla on beş dakika konuşur yollarına devam ederdi. Ama ben, bu acıyla yıllardır yaşıyorum.

“Ne işin var senin burada?” Alp’in gür sesi kulaklarımda çınladı. Nihayet gelebilmişti. Koşarak yanıma gelip önüme geçti. Bir eliyle beni arkasında alırken, güvenli bir duvar gibi önümde durdu. Sanki düşmana karşı kuşanan bir zırhtı.

“Ben onun annesiyim.” biraz geç kalmış kabulleniş değil miydi?

“Şimdi mi aklına geldi? Bir başkasına bırakırken aklın neredeydi?” tiksinircesine baktı Alp.

“Sen karışma, çocuk. Çekil önümden!” Alp’i terslemeye yeltendi.

Alp’in arkasında çıkıp “Sen kimsin de benim kardeşimle böyle konuşabileceğini sanıyorsun. Gözümde zerre değerin yok. Şimdi defol ve bir daha karşıma çıkma!” tüm gücümle bağırdım. Hem suçlu hem güçlü. “Hadi. Gidelim.” Alp’in koluna girip çekiştirdim.

Arkamızı dönüp giderken, yere sabitlenmiş gibi kıpırdamıyordu. Ne sanıyordu? Anne deyip boynuna mı sarılacaktım? Salak mı vardı karşısında?

“Ağlayabilirsin. Biliyorsun, değil mi?” dedi yumuşak bir sesle. Kolunu omzuma atıp kendisine çekti. Gözlerim yanıyordu ama ağlamayacaktım. Onlar için döktüğüm gözyaşıyla göl olurdu.

“Ağlamamı gerektirecek bir şey yok.” Arkama bakmak istemedim ama gidip gitmediğini merak ediyordum. Oradaysa bir daha hiç dönmemek üzeri gitsin. Kızıyla birlikte benden uzakta yaşasınlar.

Birlikte kafeye girdik. Cam kenarına oturduk. Hâlâ gitmemiş; arkası bize dönük, bankta oturuyordu. Omuzlarının sallanmasından ağladığı anladım. Ben ağlarken nerelerdeydi?

“Ben yanındayım…” elimi tuttu. “Duygularını gizlemene. Bence sözünü bazen çiğneyebilirsin.”

“Ağlamaktan yaş kalmadı be abi… Asena o maili attığında ben aile kategorisinden ağlama kotamı doldurdum. Yazık bana da! Ayrıca umurumda da değil.” ağlanacak halime güldüm ama altı boştu. Az önce bir küçük bir yüzleşme yaşamıştım ama hiçbir şey hissetmiyordum. Ne üzüntü ne sevgi… sadece nefret. O kadına duyduğum şey nefretti.

“Eskiden canın yandığında tek kelime etmezdin. Çeşitli şaklabanlık, maymunluklar yapardım seni güldürmek için… Artık acını bastırmak için gülüyorsun. Ama hâlâ kandıramadığın yegâne kişilerdenim, kraliçem.” elini kaldırıp garsonu çağırdı.

“İşe yarıyor bazen. Kendimi fazla kaptırıp gerçekten gülüyorum.” omuz silkip geri yaslandım. Bakışlarım istemsizce cama kaydı. Hafif bir kar başlamıştı. Ama aldırış etmeden oturmaya devam ediyordu.

Garson gelince, bana sıcak çikolata söylemişti. Üzüldüğüm zamanlarda bunu tercih ediyordum, özellikle Akel’den sonra. Fincanı önüme koyduğumda soğumasını beklemeden içtim. Dilim yanmıştı ama bunu bilerek yapmıştım. Fiziksel bir acı duyarsam belki unuturum. Bir nevi, acılarımı yarıştırıyordum.

“Tepeye gidelim mi?” sorduğumda beklenmedik tepki aldım.

“Tepe mi? Olmaz!” sesi biraz yüksek mi çıktı yoksa bana mı öyle geldi. Etrafına bakıp ensesini kaşıdı. “Yani şey… kar yağıyor, hastalanırsın.” açıklamaya çalıştı. Pek ikna olmamıştım.

“Sen, benden bir şey mi saklıyorsun?” tek kaşımı kaldırıp sordum.

“Ne alaka, kızım? Sadece soğuk diye…” her kar yağdığında ilk iş oraya gitmemizi unutmuş gibiydi.

“Soğuk? En çok kar yağdığında sevmiyor muydun sen?” hayrete sordum. Kafamı dağıtmam gerekiyordu. Şu an en saçma konu bile ilgimi çekebilirdi.

Telefonundan birilerine mesaj attı. “Bilmem… bugün ekstra soğuk sanki.” tek omzunu kaldırdı. Kesin bir iş çeviriyordu ama üstelemedim.

🌷

Rüzgârla savrulan koca çınarın sesi, tepede melodi gibi yankılanıp insanın ruhunu dinlendiriyordu. Dalında yapraklar kalmamıştı lakin hâlâ heybetliydi. Güneş tüm güçsüz sıcaklığıyla yukarıda, bulutların arasında merhaba diyordu. Her an kar yağacak gibiydi.

Akel, cebinden buruşmuş bir kâğıt çıkardı. El yazısıyla karalanmış, silinmiş, tekrar yazılmış bir liste. Bir kâğıda bir etrafa bakıp, kenardan bir gözle inceledi.

Bugün büyük gündü. Saat sekizden beri tepeydi. Hazırlıkların çoğu neredeyse tamamdı. Tek eksik dört aydır üstünde çalıştığı planıydı. Faruk Bey’i tekrar aradı, hâlâ kapalıydı. Tepeye gelmeden de önce seraya gitmişti ama karşılaştığı tek şey Kapalıyız yazısı olmuştu.

Faruk Bey, siparişle özel çiçekler üretiyordu. Akel de bugün için tam dört ay öncesinde, ayrı oldukları zamanda sipariş vermişti. Umudunu asla kaybetmemiş, barışacaklarını biliyordu. Ve bunu yılbaşından önce yapmak istiyordu.

Morali bozulsa da vazgeçmedi. Karen birazdan gelirdi ve elindeki imkânlarla teklifini yapacaktı. Artık daha fazla ertelemek yok. Zaten bizden yeterince zaman çalındı, diye düşündü.

Tepeye yaklaşınca ilk çınar ağacı karşılıyordu. Çınar altından başlayan patika, uçuruma doğru uzanıyordu. Toprak nemliydi ama Akel buna da çözüm bulmuştu. Yerdeki halının ıslanmaması için altına naylon sermişti. Üstüne minderler ve ahşap bir kutu koymuştu; Karen’le ilgili küçük anılar olan kutu. Hemen yanında içinde sıcak çikolata olan lila bir termos vardı. En önemli detaysa cebindeki kadife kutudaydı.

Evlilik teklifi yapacaktı. Bunu da alelade bir teklifle yapamazdı. Karen’in gösteriş sevmediğini biliyordu, onun için önemli olan manaydı. Yüzüğü de sıradan tek taş olmamalıydı.

Orada olduğundan emin olmak ister gibi cebinden çıkarıp kontrol etti. Titreyen elleriyle siyah kadife kutunun kapağını açtı. Ayrı kaldıkları aylarda defalarca çizip çöpe attığı ama sonunda içinde sinen, kendi tasarladığı yüzük oradaydı…

İnce ayrıntısına kadar her şeyi düşünmüştü. Nasıl teklif edeceği, ederken ne diyeceği… hepsi ezberindeydi. Tek eksik sevdiği kadındı.

Kutuyu tekrar cebine koyup uçurumun en ucuna adımladı. Buranın manzarasını seviyordu, tüm şehir ayaklarının altındaydı. Derin bir nefes alıp soğuk havayı içine çekti. Beklemekten nefret ederdi ama nasıl bir ironiydi ki Karen’i gördüğü ilk andan beri, hayatı onu beklemekle geçmişti ve bundan asla şikâyetçi değildi.

Telefonuna gelen bildirimle birkaç adım geriledi. Alp yazmıştı. Plandan onun da haberi vardı. Kutunun içindekileri Alp sayesinde temin etmişti.

‘Karen, Rüha’yı gördü. Dağılmış durumda.’

Dudaklarından bir küfür savruldu. Karen’in yüzü gözünün önüne geldi; inatla dimdik duran ama içi paramparça olan hali. Tereddüt etmeden halının üstündeki kutuyu alıp, Kaan’dan ödünç aldığı arabaya ilerledi. Burada bırakamayacak kadar değerliydi içindekiler. Maddi değeri pek yoktu ama manevi değeri paha biçilmezdi. Direksiyona yaslanıp gözlerini kapattı. Karen bu durumdayken bencillik yapamazdı. Aylardır beklediği an biraz daha bekleyebilirdi.

🌷

Depoya gelmiştik. Toz kokusu ve eski günler gözlerimi nemlendirdi. Lise buraya yakındı diye sık sık okuldan kaçıp gelirdik. Şimdiyse boş zamanlarımızda sadece anime’yle uğraşıyorduk.

İçimde bir şeyler kopmuştu. Normalde öfkemi duvara akıtırdım ama ilk defa elim gitmedi. Onun yerine şimdiye kadar yaptıklarımızı inceledim. Artık daha profesyonel bakıyordum. Hatalarımı görüyor ama utanmıyordum. O hatalar sayesinde kendimi geliştirmiştim.

Beş gibi Akel’le buluşacaktık. Mış gibi yapmaktan yorulmuştum. Telefonumu çıkarıp aradım. Yakınlardan telefon sesi gelince etrafıma bakındım. Yanılmamıştım, buraya gelmişti. İçeriye girdiği an gözleri beni aradı. Alp’e baş selamı verip yanıma geldi. “Sevgilim…”

“Hoş geldin. Çıkalım mı?” telefonumu cebime sıkıştırdım. Eve de geç kalmadan gitmeliydim. Malum babam evdeydi.

“Bugün sürpriz modunda değilsin. Başka zamana erteledim.” Hastaneden beri bugünü bekliyordu. Öğrenmiş miydi yoksa? Nereden öğrenebilirdi ki?

“Alp mı?” tereddütle sordum. Usulca başını salladı. “Bu kadar yakın olduğunuzu bilmiyordum.” gülmeye zorladım kendimi.

Parmaklarını birbirine geçirip “Ayıpsın. Hep öyleyiz senin höd- arkadaşınla.” Özenle belirtti. Hödük diyecekken son anda vazgeçmişti. “Sen iyi misin? Nasıl hissediyorsun?”

“Bilmiyorum. Sadece koca bir hiç. Ne acıma ne de sevgi…” omuz silkip konuştum. Cevaplar boğazıma gelip geri doldu.

Soru sormaya çekiniyordu. Bu durumda ne sorulurdu ki? “Ne anlattı peki? Yani nedenini falan?”

“Bilmem, kelimeleri ağzına tıktım. Zaten hangi bahane onu masum çıkarır ki?” tiksinir gibi baktım.

“Haklısın, özür dilerim…” kendisine çekip saçımdan öptü. Günlerdir uğraştığı sürprizi mahvetmiştim. Bana surat yapmak yerine, gelmiş özür diliyordu.

“Teşekkür ederim.” kollarımı sarıp fısıldadım.

“Niçin?”

“Geri geldiğin için…” geldiğinden beri hep suçluyor, niye döndün diyordum. Gönlümden geçen daha önce gelmesiydi ama dilim aksini iddia ediyordu.

“Daha önce gelmediğim için özür dilerim. Ama daha hazır değildin.” bakışları buğulandı. Hayatımı mahvetmek korkuyordu. Rayında giden ne vardı ki mahvolsun?

Beyaz duvarı gösterdim. “Benimle bir daha silinmemek üzeri duvarı boyar mısın?” Bu sefer hiçbir güç bana sildiremezdi. Artık sorgulamadan yargılamak yoktu.

“Zevkle.” dudağının kenarı kıvrıldı, gözlerinin içi parlıyordu.

Alp, yalnız bırakmak için gittiğini söylemişti ama bence Serra’nın yanına gitmeye bahane arıyordu. Herkes farkındaydı ama kimse ses etmiyordu. Aralarında adı konulmamış bir şey vardı. Belki de bizim yüzümüzden ayrı kaldığı zamanın acısını çıkarıyorlardı. Serra’yı da artık eskisi kadar kıskanmıyordum…

Grafiti yaparken asla ne çizeceğimi düşünmezdim. Anlık hareketlerle ortaya ne çıkar ona bakardım. Ardından da onun üzerinde geri kalan detayları çizerdim. Şimdi de kafamda oluşturmadan çizmiştim. Ya da bilinçaltımı projeksiyonla yansıtmıştım.

Omuzları düşük, ağlayan küçük bir kız çizmiştim. Bir dağın üstünde duruyordu. Bana birini hatırlatıyordu. Bunu değiştirmenin zamanı çoktan gelmişti. Ten rengi sprey boyayı alıp ince başlığı taktım. Yüzünü tamamen boyadım. Önce gülen gözler çizdim, dudaklar olmadan bile güldüğünü görebilirdiniz. Sonra dudaklara geçtim; kocaman bir gülümseme. Diğer yandan başka detayları da ekledim.

Akel ise daha farklı bir şey çizmişti. Benim çizdiğim dağın üstüne kocaman bir ağaç çizmişti; dalları; güçlü gövdesi sağlamdı. Ağaçtan lila renk bir salıncak sallanıyordu. Üzerinde saçları yüzüne dökülen kadın ve arkasında onu iten bir adam vardı. Adamın yüzü halatın arkasında kalıyordu. Benim çizdiğim çocukla mutlu aile tablosu oluşturuyordu.

İkimizde bitirip geri çekildik. Ayakta durmaktan belim ağrıyordu ama değmişti. Kalemle çizilmiş gibi netti. Genelde spreyle çizmenin zorluklarından bahsedilir. Akarmış, istediğinden başka yere püskürtürmüş… O aşamayı geçeli çok olmuştu. Bizdeki teçhizat ustalarda bile yoktu. Akıla gelecek her renk, her başlık mevcuttu. Hangi detaya hangi başlık gerekir, ezbere bilirdik.

Akel’in de hakkını yiyemezdim. Maşallahı vardı. Ufacık hata bile yoktu. Özellikle saç tutamları… saç telleri bile tek tekti. Yapıyordu bu sporu!

Duvarın fotoğrafını çekip sosyal medyada ‘Maybe...’ yazısıyla paylaştım. Belki bir gün biz de böyle mutlu olurduk. Gerçi bunu isteyip istemediğimi bilmiyordum. Sevgililik tamamdı ama evlilik... Başka bir dünyaydı. Bu yaşananlardan sonra daha da uzaklaşmıştım. Hele bir de çocuk… Artık istemiyordum. Yapamazdım ben. Bir yanım o duygudan eksikse nasıl başkasına aktarabilir?

Annem bana hiç eksiklik hissettirmedi. Bana göre dünyanın en güzeli annesiydi. Nazımı çekti, ateşlendiğimde başımda bekledi, bir annenin yapabileceklerini en iyi şekilde yaptı. Ama evlatlık gerçeği içime gölge gibi düşmüştü. Gerçek kızı değilsin, diye bağırıyordu. Eskiden korkuyordum. Ya benden sıkılır, onlar da bırakırlarsa, diye düşünmeden edemiyordum. Bu yüzden çok şey istememiş, onları yormamak için yaramazlığı en alta indirgemiştim ya da yakalanmamayı öğrenmiştim, özellikle kavga ettiğimizde…

Eve döndüğümde hava kararmıştı. Üzerimi değiştirip mutfağa, babamın yanına gittim. Üzgün olduğumu belli etmemeliydim. Odadan çıkarken telefonuma bildirim geldi. Serra’nın hesabını incelerken yanlışlıkla takip etmişim. O da beni geri takip edince öğrenmiştim. Ama iş işten geçmişti artık.

Depoda paylaştığım hikâyeye yanıt vermişti. ‘Ayy kabul ettin mi? Çok tebrik ederim. Hep mutlu olun♡ Akel’e boşuna korktuğunu söylemiştim.’

Neyi kabul ettim? ‘Çok teşekkür ederim. Ama neyi kabul ettim?’ yazıp gönderdim.

Anında cevap geldi. ‘Evlilik teklifini işte.’

Mesajı görünce algılamadım bir an. Ne teklifi? Yanlış okuduğumu sandım. Tekrar ekrana baktım ama yok. Evlilikti… Sürprizi buydu. O kadın karşıma çıkmasaydı bugün edecekti. Ben ne diyecektim peki?

Buna hazır değildim. Üst üste çöküşler yaşarken doğru zaman değildi… Akel’i seviyordum ama bu çok ciddi bir adım. Beğenmedik boşanalım, diyeceğimiz bir şey değil. Ya istediğimiz gibi gitmez, yürütemezsek? Ya Akel baba olmayı isterse? Bunları istiyor muydum, onu bile bilmiyordum.

“Her şey yolundaymış gibi sen de buradan gel. Harika!” söylendim kendi kendime.

“Yolunda olmayan da neymiş?” babam salatayı yemek masasına koyup sordu. İç sesim hiç olmadık zamanda bana seslendirme yapmamıştı.

“Hiç, babacığım. Kendi kendime konuşuyordum.” gülümseyip, masadaki tepsiyle mutfağa geçtim.

Peşimden geldi. “Babanı kandırabileceğini sanmam ne kadar masumca.” tepsiyi alıp tezgâha bıraktı.

Gözlerimi kaçırıp etrafa bakımdım. Ne o kadını ne de evlilik teklifini anlatabilirdim. “Anime meselesi işte.” omuz silktim. Tabakları alarak, yanından geçip yemeği salona bıraktım.

“Kareen!” sesi toklaştı. Yalanın kokusunu burnuna dolmuştu artık, bırakmazdı.

“Babacığım…” sesimi olabildiğince tatlı yapmaya çalıştım.

“Ben aç değilim, daha masaya oturmadan salatayı tırtıklamaya başlamadığına göre sen de değilsin. O yüzden yemek biraz bekleyebilir.” koltuğa oturup benim için de karşısını gösterdi.

İsteksizce oturdum, kalbim hızlandı. Belki de artık gerçekleri konuşmak gerekiyordu. Kendimle yüzleşmemde onların da rolü yadsınamazdı.

“Seni dinliyorum, güzel kızım.” her şeyden habersiz arkasına yaslanıp ellerlini birbirine kenetledi.

“Biriyle tanıştım. Bir kadın…” güçle lafa girdim. Anlatıp anlatmama konusunda karasızdım. Başı sağa eğilirken, kaşları senkronize olmuş gibi çatıldı. Susunca devam etmem için başını salladı. “Hiç sevmedim hatta nefret ettim. Ama o aynı fikirde olmadığımızı söyledi.” Biri duysa hiçbir şey anlamazdı ama şu an benim de mantıklı konuşmam beklenemezdi. “Aslında varlığından uzun süredir haberim var. Ama bu yakınlarda tanıştık... Sen ve Selim Amca da tanıyor. Bence siz de nefret ediyorsunuz.”

Gerilince beliren damarı, alnında yerini almıştı. Şüpheleniyordu belki de ama emin olmadığı için hiçbir şey soramıyordu.

Ayağa kalkıp yanına gittim. Bu konuşmayı yaparken onun desteğine ihtiyacım vardı. Kedi gibi kolunun altına sokulup başımı göğsüne dayadım. Kolları öyle sardı ki sanki bıraksa ondan gidecekmişim gibi.

“Rüha Kirman…” fısıldadım sessizce. “Hatırladın mı bu ismi?” Unutabilir miydi ki? Dolaylı yoldan da olsa kızını ona getiren kadındı.

“Karen… Kızım ben…” duraksayarak konuştu. Ama bir şey diyemedi. Onları suçladığımı düşünmesini istemiyordum.

“Bu konuşma ikimiz için de çok zor. İlk ve son kez bunu konuşalım. Sonra unutalım, olur mu?” sesim çatallanmıştı ama ağlamayacaktım.

“Tamam, güzel kızım.” saçımdan öpüp derin bir nefes aldı. Konuşalım dedim ama ne konuşacaktık ki? “Ne zaman öğrendin?” sesi titredi.

Burnumdan güldüm. “7 yaşımda… Annemle seni konuşurken duymuştum.” göğsünden kalkıp yüzüne baktım. Elimi avuçlarının içine bıraktım.

Gözleri dolmuştu. En son ablamın düğününde ablamla dans ettiklerinde ağlamıştı. “Sen... bunca yıldır bu sırrı tek başına mı taşıyordun? Kırılmasından korktuğum kalbin, yıllardır acı çekiyordu. Ve ben... baban bunu göremedi.” gözünden bir damla yaş süzüldü. Avucundaki elimi dudaklarına götürüp öptü.

“Senin suçun yok ki. Biliyorsun, ketumumdur ben.” Yanağımdaki tebessüm gözümden akan yaşla savaş içindeydi.

“Baban olarak anlamak görevimdi... Annenle çok konuşmuştuk hatta psikologa bile gittik. Sana söyleyelim mi? Söylersek ne zaman söyleyelim, diye ama yapamadık. Çünkü sen, bizim yavrumuzdun.” gözlerini kaçırıp duvara baktı. Mahcup olması gereken başkalarıyken, o yüzüme bakmaya çekiniyordu.

“Niye söylemediniz diye sormuyorum, sormam da. Baş etmeyi öğrendim… Ben, Yusuf Arsal ve Saba Arsal’ın kızıyım. Kralı gelse değiştiremez.” burnumu çeke çeke dedim.

“Ablanla seni her şeyden çok seviyoruz. En kıymetli hazinemizsiniz.” gözlerinin için parladı. Ama sonra ışık, yavaşça yerini karanlığa, korkuya bıraktı. “Ama gerçek babanı da bilmek hakkın...”

Bu yanlış anlaşılmayı düzeltmeliydim. “Selim Amca değil. Alp, şans eseri öğrenmiş ve test yaptırmış. Sonuç eşleşmemiş. Ben de öğreneli birkaç yıl oldu.” biraz hızlı konuştum. Beynim bu konuşmanın bitmesini istediği için kendimi 2x’e almıştım.

“A-Alp de mi biliyor?” kaşları tekrar çatıldı. “Siz bir avuç çocuk, bizim göremediğimiz yüklerin altına girmişsiniz? Biz de ebeveyniz diye ortalıkta dolaşıyoruz...” öfkesinin hedefi kendisiydi.

“Siz hayatımda gördüğüm en iyi ebeveynsiniz. Ama biz artık çocuk değiliz.” diye vurguladım. Ama çocuktum. Öğrendiğimde daha hiçbir şeyi idrak edemeyen çocuktum...

“Alp, sadece senin arkadaşın değildi, yaralarını saran tek kişiydi...” bir damla daha süzüldü.

Gözyaşlarım titreyen sesime eşlik etti. “Anneme bildiğimi söyleme, olur mu? O çok hassas. Üzülür, kendisini suçlar.” Ben bir üzülsem o bin üzülürdü. Ona bunu yapmaya hakkım yoktu.

“Rabbim seni bize bahşettiği için hep şükrettim.” kendisine çekip sıkı sıkı sarıldı. Babam, öyle süslü cümleler bilmezdi. Kelimeleriyle değil, hareketleriyle hissettirirdi sevdiğini. O yüzden Akel kelimelerle yapamadığını, bazen tek bir hareketiyle yapıyordu. İlk aşkımdan böyle görmüştüm. Hep kelimeler sahte olabilir ama duygular asla derdi.

Sandığımdan daha kolay geçmişti. İkimiz de olgun karşılamıştık. Onlar yüzünden babamı ve kendimi üzemezdim. Ayrılıp, yüzüme yalandan değil gerçek bir tebessüm yerleştirdim. “Bilmukabele, Yusuf Bey...” duygusallığı bitirmek adına, en iyi bildiğim yolla başvurdum. Şaklabanlık yaparak güldürdüm. Bugün, o kadını gördükten sonra ilk defa gerçekten gülüyordum. Yaralarımı sarmış ve yara bandının arasında çiçek açmıştı.

“Serseri.” o da güldü. Ama gözleri hâlâ kaygılıydı. “Ne yapacaksın peki? Yani Rüha’yı—” cümlesini yarıda kestim.

“Benim kontenjan sınırlı, öyle her isteyen kafasına göre giremez. İçeridekilerden de çok memnunum.” onu seçeceğimden korkuyordu. Yirmi günlük gördüğüm kadının yirmi yılıma değişmezdim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

138okunma 51beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18