9. bölüm · Karma: İçsel Dönüşüm

Griye Mahkûm

Atik Stayl

Ateşini indirmek için mutfağa gidip bir kap aradım. Dolapları tek tek açıp baktım. Derin bir kap alıp, yarısına kadar soğuk suyla doldurdum. Buzdolabından buz küpleri çıkarıp kaba attım. Onu yalnız bırakmaya gönlüm el vermemişti. Aralık kapıdan içeri girdim ve kabı komodine bıraktım. “Bandana tarzı bir şeyin var mı burada?”

“Şu çekmecede olacaktı.” tişörtünü aldığım taraftan ikinci çekmeceyi gösterdi.

Çekmeceyi açtığımda renk renk bandanalar beni karşıladı. Her renkte vardı. O da bileğine bağlamayı seviyordu. Bir tane alıp yanına döndüm. Bandanayı buzlu suya batırıp iyice suyunu sıktım.

“Biraz üşütebilir.” onayladığında alnına koydum. Tenine değdiği an inleyip yüzünü buruşturdu.

“Küçükken annem de hep bunu yapardı.” gri gözleriyle gülümsedi. Niye sana kızgın kalamıyorum? Bir bakışınla nasıl yapıyorsun?

“Ablam da sık sık hastalanırdı. Annem, zararı olacak diye ilaç vermekten korkardı. Hep böyle düşürürdü ateşini.” çocukken çıt kırıldımdı. En ufak soğukta hasta olurdu.

“Düğünde çok güzeldin.” kıpkırmızı gözleri hayranlıkla baktı. Yine konudan konuya atlıyorduk.

“İyi de sen yoktun ki?” sorduktan sonra fotoğraftan görebileceği gerçeği geldi aklıma. Onun yörüngesine girdiğimde mantıklı düşünme yetimi kaybediyordum.

“Oradaydım. Sadece sen beni görmüyordun.”

“Nasıl yani? Neredeydin ki?” gözlerimle hep onu aramıştım. Deli gibi özlüyor, görmek istemiyordum. Daha alışamamıştım o zamanlar. Ayrılalı birkaç ay olmuştu.

“Mutfağın arka tarafında bir bölüm vardı. İçeriyi izlemek oluyordu ama mutfak görünmüyordum. Düğüm bitene kadar oradan seni izledim.” acıyla burnundan güldü. Boğazım düğümlendi. Öz abisinin düğününü, benim yüzümden bir yabancı gibi uzaktan izlemişti.

“Gelseydin keşke. Abinin sana ihtiyacı vardı.” Seni deli gibi özlüyordum, diyememiştim.

“Ama senin benden uzak durmaya daha çok ihtiyacın vardı. Her gördüğünde gözlerin doluyordu.” o an bile beni düşünmüştü. Biz bunları hak etmemiştik. “O yüzden bana bir düğün borçlusun, Karen Arsal.”

“Tamam, davet edildiğim ilk düğüne birlikte gideriz.” demek istediğini anlamazlıktan gelmiştim. Hasta hasta sayıklıyordu işte. Gerçi hasta değilken de bu konuyla ilgili az sayıklamamıştı.

“Davetli olarak değil, ev sahibi olarak bulunmak istiyorum.” Bakışlarını sabitledi.

Ne söyleyeceğini kestiremiyordum. En iyisi susmaktı. Bandanayı yeniden ıslatıp alnına koydum. Soğuk su, vücuduna değince irkiliyordu. Elimi boynuna koyup ateşine baktım. Deminki gibi sıcak değildi ama hâlâ vardı. Gözlerini açık tutmaya çalışsa da ilaç uykusunu getiriyordu.

“Ben buradayım, uyu biraz.”

“Kaç gündür doğru dürüst uyuyamıyorum. O yüzden biraz bastırdı.” esneyerek dedi. Sormaya cesaret edemeyen ama niye diye bakan gözlerime karşın “Sunum teslim etmem gerekliydi. Gündüzler çalışamadığım için gece yapıyordum.” gündüzler parkta olduğundan yapamamıştı. Şimdiye kadar nasıl devamsızlıktan kalmaması merak konusuydu.

“Sandalyeye geçiyorum, uyu sen.” kalkmaya yeltenirken bileğimden tuttu.

“Yanımda kal.” boncuk gözleriyle baktı. Ona, duygularıma karşı çıkmak çok zordu.

“Tamam, buradayım.”

Gözlerini kapatıp yüzün bana gelecek şekilde döndü. Ağırlaşan nefesinden uykuya geçtiğini anlamıştım.

“Niye yaşadık bunca acıyı?” elini tuttum yavaşça. Nasıl olsa uyuyordu, duyamazdı. Rahatça içimi dökebilirdim. “Seni aklının alamayacağı kadar çok seviyorum. Bir gün bile başkasını istemedim. Sana olan duygularımı değişmedi. Zamanında anlatsaydın bu acıları yaşamamıştık. Asena’nın yalan söylediğini belki de fark edebilirdik… Sana kızgınlığımın asıl nedeni de bu. Bizi, yalanlarınla biraz da sen bitirdin.” Güvenim tuzla buz olmuştu. Aylarca bu soruyu sordum ben. Artık cevabını biliyordum. Yapamazdım… Güvenimi yeniden kazanamadığı sürece olmazdı. Göz göre uçuruma gidemezdik.

Gözyaşlarım yine akmaya başlamıştı. Bundan nefret ediyordum. Ağlama kotamı doldurmamış mıydım artık? Yetmemiş miydi? Onun sevgisi hem iyileştiriyor hem de canımı yakıyordu. Eskiden olsa buradan gitmek için değil, onunla biraz daha vakit geçirmek için çabalardım. Âşıkken uzak kalmak çok zordu. Gitmesi için terslediğim her an vazgeçecek diye ödüm kopuyordu. Çıkmaz sokakta son surat koşuyordum.

Saat epey geç olmuştu. Bir buçuk saattir uyuyordu. Ateşi de düşmüştü, buz gibiydi. Kıpırdamadan öylece onu izlemiştim. Yanımdayken bile özlüyordum. Yüzüne gelen saçlarımı düzelttim. Yanağını sevip elimi saçlarının arasında gezdirdim. Bunu yapmayı çok seviyordum. Ona dair her şeyi seviyordum. Birden tiyatro günü aklıma geldi. Onu müzik odasında o uyurken öpmüştüm. İlk defa birini öpmüştüm. Acaba şimdi öpsem uyanır mıydı? Eğer uyanırsa bizim masal biraz tersine olurdu.

“Karen… gitme… affet. Aşığım sana.” kesik kesik uykusunda sayıkladı yine. Ara sıra sayıklıyor, elini tutup ben buradayım deyince sessizleşiyordu. Yine eline avucumun içine aldım. Yavaşça uzanıp “Şşşt tamam, buradayım.” fısıldayıp dudağına küçük bir öpücük kondurdum.

“İnat etme artık, yalvarırım.” Rüyasında bile kendisini affettirmeye çalışıyordu.

“Keşke kolay olsa…” mırıldandım sessizce.

Artık gitmeliydik ama uyandırmaya kıyamıyordum. Alp, meraktan deliye dönmüştür. Arayıp ne diyecektim ki? Akel’le birlikteyim. O uyuyor, ben de onu mu izliyorum. Valla delirirdi. Sana yaşattıklarını ne çabuk unuttun, derdi. Belki o da kurbandı ama bu, benim acı çektiğim gerçeğini değiştirmezdi. Bedelini ödeyecek kişiler vardı elbet. Asena ve ona bu bilgileri veren kişilerden hesabını soracaktım.

Yavaş yavaş uyanıyordu. Gözlerini açıp gülümsedi. “Keşke uyandığımda da yanımda olsan…” uyku sersemi fısıldadı. Rüya olduğunu düşünüyordu. “Yine kandırıyorsun. Birkaç saniye sonra kaybolacaksın.”

Benim gibi kim bilir kaç kere rüyasında barıştığımızı görmüştü. Tam her şey halloldu dediğim anda uyanıyordum. Sonralar bizden o kadar umudu kesmiştim ki rüyada bile gerçek olmadığını anlıyordum.

“Buradayım.” sesim titredi konuşurken.

“Gerçek Karen beni öpmezdi. Kafamı kırmayı tercih eder o.” gözlerini açmadan güldü.

Uyumuyor muydu? Sayıklıyordu ama… “Öpmedim zaten.” inkâr ettim yoksa hemen cıvırdı.

“Gerçek ol da ona bile razıyım.” gözlerini aralayıp domatesle yarışa giren suratıma baktı. Elimi tutup “Ama yine de gerçekliğini kanıtlamak istersen öpebilirsin.” dedi. Adam uyku sersemiyken bile yürüyordu. Bu halleriyle gönlümü çalmadı mı zaten?

“Kafanı kırarak da kanıtlayabilirim.” gülerek başka bir seçenek sundum.

“Değsin o zaman.” başını sağa eğip kaşlarını bir saniyeliğine kaldırdı. Tek hamlede belimden tutarak yanına yatırdı. Bunu nasıl yapmıştı?

“Ne-ne yapıyorsun sen? Bırak beni!” kekeleyerek güçle konuştum. Uzak durmaya çalışırken, şu an yarısı da üzerimdeydi.

“Hiç. Sen ne yapıyorsun?” ben heyecandan konuşamıyorum, adamın rahatlığına bak. Deli ediyordu beni. Deli!

“Bırak beni! Gi-gitmemiz gerek.” ne yapacağını kestiremiyordum. İşler değişmişti artık. İlk adım benden gelmediği sürece asla öpmezdi. Ama birkaç saat önce kendisine hâkim olamamıştı. Yine aynı şeyi yapmasından korkuyordum.

“Niye titriyorsun? Yoksa şimdi de senin mi ateşin çıktı?” eğleniyordu benimle.

“Titrediğim falan yok! Sadece üstümdeki dağ ayısını itmek için debeleniyorum.” kuyruğumu indirmeden kafa tutuyordum.

“Haklısın. Niye titreyesin ki?” kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. “Yoksa korkuyor musun?” Ağırlığını üstüme salmıyor ama çıkmama da izin vermiyordu.

“Senden mi korkacağım? Güldürme beni.” gülmeye çalışarak yalanıma perde tuttum.

“Benden korktuğunu kim söyledi? Bana karşı koyamamanı kastediyorum.” Nefesi kulağıma değdi. Kendisini ne zannediyordu bu? O kimmiş de ona karşı koyamayacakmışım! “Yalan mı? Eğer gerçekten istemeseydin seni buraya getiremezdim. Seni kucağıma aldığımda kolaylıkla kurtulabilirdin. Birkaç sert darbede ellerim gevşer ve seni bırakırdım. Arabanın anahtarını önüne bıraktığımda da alıp gidebilirdin. Burada, benimle kalmayı sen de istedin. Zaten zorla burada durduğunu hissetseydim çoktan evine götürmüştüm. Aklın kaç dese de kalbin benim kalmayı seçti.”

Haklı mıydı? Onun yanında olmayı mı seçmiştim? Kafede omzuna attığında kolaylıkla kurtulabilirdim. Onun canını yakmamak için hafif vurmuştum. Dilim seni istemiyorum derken, hareketlerim çoktan onun yaptıklarına uyum sağlamıştı.

Sessizliğimi kabulleniş saydı. “Sen ne kadar beni istemediğini söylesen de buran, seni hep bana getirecek.” elini kalbimin üstüne koydu. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp “Merak etme. Sen istemediğin sürece asla dokunmam sana.” fısıldadı. Nefesi içimi gıdıklıyordu.

“Korkuyorum, evet. Ama sana karşı koyamamaktan değil. Güvenirsem yeniden darmaduman etmenden korkuyorum. Aşkıma teslim oldum ve ağzımın payını aldım. Aynı hatayı bir daha yapmaya niyetim yok.” Aşkımın farkını varmak için şimdi de damarıma basıyordu. Ben zaten aşkınla yanıyorum, oğlum.

“Seni laflarımla inandıramam. Ama bir şans verirsen hayal kırıklığına uğratmayacağımı görürsün… Senin yaptığın ne biliyor musun? Resminin üstü çizilen ressamın, yine çizilmesinden korktuğu için fırçayı bırakması gibi. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı ayrıldık. Şimdi düzeltme şansımız varken, yine ayrılırız diye vazgeçiyorsun.” sesinin gür çıkmasına karşın gözleri yalvarırcasına bakıyordu.

“Bir daha yalan söylemeceksi—” daha cümlemi bitirmeden atladı.

“Söz! Asla yalan olmayacak. Yeter ki affet.”

“Sevgili için daha hazır değilim. Ama hayatımda olabilirsin, ister arkadaş ister tanıdık. Acele etmeden, zamana bırakalım. Kendimi hazır hissedersem yeniden deneriz.” en fazla yapabileceğim şey buydu. Damdan düşer gibi hayatıma girip daha fazlasını isteyemezdi.

“Tamam, güzelim. Nasıl istersen öyle yapalım.” bunu ilk söylediğimde itiraz etmişti. Ama sonra tamamen hayatımdan çık, dediğim için şimdi buna da tamamdı. Hep en azıyla yetinmişti. “Ama bari buradan dönene kadar her şeyi unutup, sadece duygularımızla hareket etsek?”

Bunu hak ediyorduk. Bunca zaman sonra birkaç saatliğine de olsa mutlu olmak hakkımızdı. “Sadece dönene kadar.” bugünlük duygularıma teslim olmuştum.

“Seni çok seviyorum.” Gözlerinde kendimi gördüm. Hiçbir ayna beni bu kadar güzel göstermiyordu. Yavaşça yaklaşıp “Çok kısa sarılabilir miyim?” diye izin istedi.

“Çok kısa…” aynı şekilde karşılık verdim. Kollarımı boynuna doladığımda onun da kolları belimi sardı. Yanağıma minik bir buse bıraktı, oradan da boynuma inmişti. Bıraktığı minik öpücükler içimi gıdıklıyordu. Köprücük kemiğime kadar gelip durdu. Asla ortamız yoktu, ne siyah ne de beyaz olmuştuk. Hep onun gözleri gibi gri takılıyorduk. Belirsizlikse beni hep yoruyordu.

Dudaklarını kulağıma yaklaştırıp “Sana karşı koymak en büyük işkence.” fısıldadı.

Sen bir de bana sor. Durmadan uzak dur diye tepinen tarafımı duymazdan gelip, yıllardır bulmadığım huzuru senin kollarında bulmuştum. Bunu göz ardı etmek neydi, haberi var mıydı?

Burnunu hafifçe yanağıma değdirdi. Kalbim çok hızlıydı. İlk kez bu kadar yakınlaşmıştık. Artık iki yeniyetme liseli değil, yetişkindik. Birbirine deli gibi âşık ama arkadaş olması gereken iki yetişkin… Yapabilir miydik? Duygularımızla nasıl baş edebilirdik, bilmiyorum. Çok zor olacaktı.

“Bu arkadaş oyununun da arada küçük kaçamaklar olacak mı?” üstümden çekilip başlığa yasladı.

“Bu, oyun değil!” ve yine, yeni, yeniden sinirlendirmeyi nasıl başarmıştı. Oyun ne? Açık konuşmamış mıydım ben?

“İki çocuğun evcilik oynamasıyla aynı bence. Tek fark, onlar gibi eğlenmek yerine, sabır testine tabi tutulacağız.” huylu huyundan vazgeçer mi? Olayları yine ciddiye almıyor, kendince yorumluyordu.

Kafamı sallayarak yerimde dikeldim. Laf anlatmak boşunaydı, yine bildiğini yapacaktı. “Onu bunu bilmiyorum. Arkadaşlarıma, özellikle Kuzey ve Alp’e sarma, gerisi umurumda değil.” Alp konusu bir şekilde hallolurdu ama Kuzey muammaydı. Seviyorum, sevgiliyiz, derken ne bekliyordum ki? Atalarımız bu duruma çok güzel bir atasözü söylemiş: Yazın yediğin hurmalar, kışın bir tarafını tırmalar…

“Damarıma basanın damarını sökerim.” kaşlarını kaldırıp kafasını yana eğdi.

“Eğer bulaşırsan minicik barışma ihtimalini de kaybedersin.” bu vaziyette tehdidim pek inandırıcı olmuyor gerçi. Aynı yatakta yan yana oturmuş, az önce yaşananları yok sayarak tehdit ediyordum.

“Alp eyvallah, anlayabilirim. Ama o dingile ne oluyor da efeleniyor? Lan kimsin sen? Daha düne kadar yoktun hayatımızda.” daha uzaktayken sinir topuna dönüştüyse yanında zapt etmek zor olacaktı.

“Senin için dün gelmiş olabilir ama benim için değerli. Toparlanmama büyük destek oldu. Alp’le konuşamadıklarımı ona anlattım, içimi ona döktüm. O yüzden bu kadar sinirli. Her şeyi en yakından izledi. Bir tek onun yanında rahat ağlayabiliyordum.” her şeyi anlatmakta maksadım, onu sinirlendirmek değildi. Aksine benim için kıymetli olduğunu anlamasına yardımcı olmaktı.

“Artık ağlamayacağın için ona gerek de yok.” omuz silkti.

Yok, bu adam beni dinlemiyordu. Ya da kararımı bir kez daha sorgulatmaya çalışıyordu. “Akel! İnsanı delirtme! Valla bak vazgeçerim.”

“Uykum var benim. Yarın saat dokuzda üniversitede olman için erken kalkacağız. Hadi uyuyalım.” konuşup uzlaşmak yerine kaçıyordu. Bu huy da benden ona geçmişti.

“Tamam ama konuşacağız bu konuyu.” yatakta kalktım. “Sen uyu. Ben salonda uyuyacağım.” Şimdi konuşsam da pek bir işe yaramayacaktı.

Kolumdan tuttu “Saçmalama. Uyu işte burada.” Asıl saçmalayan kendisiydi.

“Aynı odada kalmak istemiyorum.”

“Hiç yapmadığımız şey mi?”

“O zaman mecbur kalmıştık ama şu an başka seçeneğimiz var.” ayağa kalkıp kapıya yöneldim.

Önüme geçip “Ya hadi ama! İstersen yerde de yatarım ama burada kal. Lütfen!” diye ısrar etti.

“Olmaz. Hastasın sen, yatağında uyu. Ben salondayım.” yana bir adım atmıştım ki o da attı.

“Hiçbir şey olmaz. Senin varlığın iyileştiriyor beni.” elimden tutup yatağa çekti. Daha önce de uyumuştuk. En fazla ne olabilir ki?

Benim de uykum ağır basıyordu. İnat etmeden yatağa geçtim. Yine ona hayır diyemeyen Karen olmuştum. Dolabı açıp bir tişört çıkardı. Salaş giyinmeyi sevdiği için bazı kıyafetleri ona bile büyük oluyordu. Bana doğru uzatıp “Bence bu da sana elbise gibi olur. Dene, rahat edemezsen başkasına bakarız.” üzerimi değiştirmem için banyoya girdi.

Üstümdeki kalın kıyafetleri çıkarınca rahatlamıştım. Ev çok sıcaktı. Tişörtü giyip aynanın karşısına geçtim. Neredeyse dizlerime geliyordu. Dağılmış saçlarımı düzeltip ilerideki masanın yanına gittim. Üzerinde alkol, gazlı bez ve başka tıbbi ürünler vardı. Bunlara niye ihtiyaç duysun ki?

Dikkatimi çeken diğer şey de parfümler olmuştu. Kendi parfümünün yanında, benim kullandığım ve Antalya’dan aldığı parfüm vardı. Benim kullandığım neredeyse bitmişti. Ama diğerinin ambalajı hiç açılmamıştı. Elime alıp ambalajını açtım. Buraya getirmesi tesadüf değildi, her şeyi önceden düşünmüştü. Parfümün kapağını açıp üstüme sıktım. O koku… Hâlâ kendimi güvende hissettiriyordu. Şişeyi yerine bırakıp kitaplığına adımladım. Klasikler, dedektif, bilim kurgu ve s. diye bölüm bölüm ayırmıştı.

Orhan Veli Kanık’ın şiirleri olan kitabını elime aldım. Ayraç Anlatamıyorum şiirinin olduğunun sayfadaydı. En sevdiğim şiirlerdendi. Kitabi yerine koyduğumda biraz yıpranmış kitaplar ilgimi çekmişti. Elime alıp baktım. Bunlar ilk baskıydı! Dikkatlice hepsini inceledim. Yerli ve yabancı kitaplardan oluşan bir sürü ilk baskı! Nereden bulmuştu bunları? Ben birini bile bulamazken, o kitaplığa sığdıramamıştı.

Arasından bir sayfa düştü birden. El yazısıyla yazılmış bir şiirdi. Akel’in el yazısıydı bu.

Gözlerin, yeşilin büyüsü gibi,
Bir öpsem dudaklarımda toprak uyanır.
Gözlerin orman gibi,
Bir bakışına karışsam kök salarım dudaklarında.

Tenine değsem ateş bile donar,
Adını ansam nefesim yanar.
Bir gülüşün düşer dudağıma usulca,
Yarınlarıma umut dolar.

Sana baktıkça çoğalıyorum,
Kök veriyor kalbim adımlarında.
Aşkınla kül olsam bile
Yeşeririm yine bakışlarında...

Gözümden bir damla yaş süzüldü. Uzun zamandır ilk defa mutluluktan ağlamıştım. Her satırından ondan bir parça vardı, bana yazılmıştı. Bizden bir an ile vazgeçmemişti. Kâğıdı içine koyup çekildim.

Deminden beri gelen su sesi artık kesilmişti. Başka kitaba geçtiğimde kapı sesi geldi. “Kitaplarını bulmuşsun.” gelen sesle kafamı kaldırdım. İnsaf be adam! Biz de insanız. Üstüne hiçbir şey giymeden, sadece pantolonla, elinde havlu saçını kuruluyordu.

“Da-daha şimdi ateşin vardı. Niye üstsüzsün?” dikkatimi toparlamaya çalışıyordum. Ama bu durumda pek mümkün değildi. Baklavaları başka bir boyut kazanmış, sayı artırmıştı. Bembeyaz vücudunda birkaç yara izi vardı. Gözlerimi başka yöne çevirirsem daha kolay olacaktı.

Dediğimi umursamadan, havluyu masaya fırlatıp yanıma geldi. “Beğendim mi?”

“Hı? Neyi?” salağa bağlamıştım. Vücudunu diyorsa ziyadesiyle.

“Bunları.” ilk baskı kitaplardan birini eline aldı.

Elindekine bakıp “ Çok güzeller. Nereden buldun?” sordum. Dikkatimi başka bir şeye çekmeliydim.

“Üç buçuk yıldır topluyorum. Artık gerçek sahibine gidebilir.” kitaplığın yanındaki dolaptan büyük bir koli çıkardı. Kitapları koliye doldurmaya başlayınca ne yaptığını sordum. “Hepsini elinde taşımayı düşünmüyorsun herhalde? Kolide taşıması daha kolay olur.” ben mi çok salaktım yoksa o mu fazla kapalı konuşuyordu. Bence ilkiydi…

“Niye taşıyacağım?” sordum cevap bekleyerek.

“Hepsi senin çünkü. Sen yokken ilk baskıları aradım durdum. Sana vereceğim günü bekledim. Artık sahibine teslim etme zamanı geldi.” kafasını kolilerden kaldırmadan öksürerek cevapladı.

“Benim mi bunlar?” Benim için mi biriktiriyordu?

“Hı hı. Sen bir şeyi seviyorsan benim için imkânsız yoktur. O, senin olmalı.” bunu etkilemek için değil, gerçekte öyle düşündüğü için söylüyordu. Onun sevgisine sahip olmak, hem ödül hem cezaydı.

“Hastasın, dinlen biraz. Üstüne de bir şey giy!” üzerimdeki etkisi bulutlara çıkaracak kadar güçlüydü.

“Tamam. Şunları haldeyim, giyerim.” Hepsini yerleştirip koliyi masanın üstüne bıraktı. “Kitaplar da benim gibi emrinize amade, efendim.”

“Teşekkür ederim.” diyebilmiştim sadece. Eskiden olsa boynuna atlardım. Artık mutluluğum bile ölçülüydü. Ama o gözlerimin içine bakarak gülümsüyordu. Bu gülüşü görmeyeli uzun zaman olmuştu. Dudağının sağ kenarı kıvrılır, gülüşü insanın içini ısıtırdı.

“Bunlar ne için?” hem merak ettiğim hem de ortamdaki romantik havayı dağıtmak için masanın üstündekileri sordum.

Birkaç saniye düşünüp “Geçen gün düşmüştüm, bazı yerlerimde yaralanmalar olmuştu. O zamandan burada duruyorlar. Önemli bir şey değil.” dedi nihayet. Yalandı.

“Az önce bir araba laf anlattım ve sen yine yalan mı söylüyorsun? Gerçekten tam bir hayal kırıklığısın!” işte şimdi de o bulutlardan kendi elleriyle itiyordu.

“Yalan söylem—”

“Sus, Akel! Arkadaş olmayı da unut! Seninle hiçbir şey olmuyorum.” arkamı döndüğümde kolumdan tuttu.

“Tamam! Kavga ettim. O zamandan kalma.” bıkkınlıkla bağırdı. Önceden deseydi olmazdı sanki.

“Kiminle?” bu sefer doğruydu. Ama bir kere artık yalan söylemişti.

“Tanımazsın. Hem boş ver onu. Şey diyeceğim… şey.” hiçbir şey söylemeyecekti. Sadece dikkatimi dağıtmak istiyordu.

“Bu izler de o zamandan mı kalma?” kaşlarımla vücudundaki morlukları gösterdim.

“Öyle de söylenebilir.” onun da bakışları kaburgasının hemen altındaki büyük morluğa kaymıştı.

“Krem falan sürmüyor musun hiç? Baktım, masanın üstündeki kremin ağzı hiç açılmamış.”

“Elimi vuramıyorum ona. Vıcık vıcık. Iyh!” suratını buruşturdu. Doğru söylüyordu. Bir keresinde pasta yerken kreması eline bulaşmıştı. O an yüz ifadesini tiksinir gibiydi.

“Tamam. Sen otur, ben sürerim. Çok kötü durumda. Kim bilir, kaç gündür bu halde?” homurdanarak masadan kremi aldım.

“Zahmet etme ya. Kendi kendine iyileşiyor işte.” yatağa oturup dedi.

“Saçmalama, Akel! Baksana ne halde, rengi mordan siyaha geçmiş.” yanına oturup kremin kapağını açtım. Birazını elime sıkıp morluğa sürdüm. Parmağım her değdikçe yüzünü buruşturup inledi. Ağrımasına rağmen iyileşmesi için hiçbir şey yapmıyordu. İnce bir tabaka sürüp diğerine geçtim. Deminki kadar ciddi değildi ama o da büyüktü. Sol tarafta, kaburgasından tahminen on santim aşağıdaydı, pantolonun hemen üstünde bitiyordu. “Ne zaman oldu? İkisi de ayrı zamana ait.” bu morluk uzun zaman önce olmuş gibiydi.

“Oldu işte biraz.” Yine geçiştiriyordu.

“Akeel!” kafamı kaldırmadan alttan yukarı baktım.

“Klasik kavga işte boş ver.” İçimden bir ses, onaylamayacağım bir şey yaptığını söylüyordu.

“Akel, seni kavga ederken gördüm. Klasik bir kavga, sana bu morlukları hatıra olarak bırakmaz.” onu alt etmek kolay değildi.

Kremi elimden alıp yanıma kayarak “Demek ki dövüş konusunda senin kadar iyi değilim.” dalga geçti.

“Bir şeyi gizlemekle yalan söylemek aynı.” omuz silktim. Hiçbir şeyi anlatma, sonra yalan söylemiyorum de. Oh ne ala!

“Demek öyle. O zaman…” elini belimden geçirip kendisini çekti. Klasik Akel! Cevap vermek istemiyorsan dikkatini dağıt. Ona kızmamı ve sorunun arada kaynamasını niyetindeydi. Ama istediğini ona vermeyecek, onu kendi silahıyla vuracaktım.

Yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Tam öpecekken geri çekildim. Dilimi damağıma bastırdım. “Bana yalan söyleyen dudakları öpmek istemediğime karar verdim.”

Alt dudağını ısırıp sırıttı. “Seninle ne yapacağım ben?” başını sallayıp devam etti. “Sadece beni dövmesine izin verdiğim bir olaydı.” bunu, başkası söylese ukala derdim. Ama o, söyleyince haklılık payı var gibi geldi. Âşık olmak hiç iyi gelmiyor, aptala bağlıyordum.

“Kiminle?” sabrım artık tükeniyordu.

“Kızmayacağına söz ver.” tereddütle baktı. Aşk sen nelere kadirsin? Eşek kadar adam, şuncacık kızdan çekiniyor. Başımı sallayınca, çekinerek o ismi verdi. “Alp.”

“Ne ara görüştünüz de kavga ettiniz? Neden izin verdin? Niye bana bir şey söylemediniz?” zihnimde son iki haftayı sorguladım. Alp’in sürekli ‘Ne oldu? Akel’i mi gördün?’ diye sorması, Akel’in Alp konusunda daha rahat olması ve telefonda konuşurken yine ve hâlâ demesi. Demek ki daha öncesinde karşılaşmıştılar. Bu duruma nasıl kör oldum ya ben?

“Mağazanın ertesi günü ona gittim. Anlatmayacağını biliyordum. Ama ezkaza öğrenirse yine üzüleceğini düşünüp engel olacaktı. Affetmeyecektin beni. Ben de çözümü ona gitmekle buldum. Eğer benden hıncını alırsa belki artık bulaşmaz diye düşündüm. Görür görmez, konuşmama izin vermeden saldırdı zaten ilk. Birkaç darbeden sonra karşılık vermediğimi görünce öfkeyle uzaklaştı, karşılık vermemi istedi. İstediğini alamayınca dağ ayısı arkadaşın, az da olsa konuşmak gibi insani özelliğini hatırladı… Böyle işte.”

Sıradan bir şey anlatırmış gibi sakin sakin anlattı. “Birincisi ağzını topla! Beni kaçırdığına göre asıl dağ ayısı sensin. İkincisi de niye adamın karşısına çıkıyorsun? Bilmiyor musun ne tepki vereceğini? Ne oldu şimdi? Ne dedi?” kızsam da neler olduğunu merak ediyordum. Ne konuşmuştular? Ama Alp’in de alacağı olsun. Böğrüne böğrüne çalışmıştı.

“Ben seni kaçırmadım. Sen gelmek istediğin için geldin. Alp konusunu da tahmin etmek zor değil. Sığ düşünceli arkadaşın insanı deli ediyor!” her ondan bahsedişinde de başka bir ifade kullanıyordu.

“O da sana boş değil!” yüzüme baka baka arkadaşıma ne diyordu. “Ne dedi peki? Sonuç ne?” Alp’in düşünceleri benim için çok önemliydi.

“Başta esti, gürledi ama sonra topu sana bıraktı.” deyip omuz silkti.

“Beklemiyordun sanki?”

“Yani… Taş koyacağını düşünmüştüm. Alp sonuçta.” ona karşı önyargılıydı. Ali yüzünden araları hep soğuktu. Birbirlerini asla yakından tanıyamadılar, yeteri kadar vakit olmadı.

“Alp’i hiç tanımamışsın ki sen. O, beni üzme ihtimali olan herkese savaş açar. Bir tek bana karşı çıkamaz. Sadece uyarır, asla engel koymaz önüme. Eminsen yap. İçinde kalmasın. Ama pişman olduğunda seni yargılayan değil, her koşulda yanında olacağımı bil, der hep. Ne yaparsam yapayım destek atar.” işte bu yüzden onunla konuşmaya çekiniyordum. Nasıl konuşacağımı kestiremiyordum. Ama o, benim yerime çoktan halletmişti. Şimdi de niye daha önce söylemedin, arazı gelecekti. Her türlü o azar yenecekti yani.

“Bana mesafeli olan oydu. Ben hep dostane yanaştım.” tüm suçu Alp’e atıp kendisini savundu.

“Başlarda damarına bastığını ne çabuk unuttun?” kaşlarımı çattım. Birbirlerine az çektirmemişlerdi.

“Geçmişi kurcalamayalım, şimdiye bakalım. Benim yanımdasın. Önemli olan da bu.” yüzümü avuçlarının arasına aldı. “Yarın bir yabancı gibi uzak durmak canımı sıkıyor.” sıkıntılı bir nefes verdi. Hiçbir şey olmamış gibi de devam edemezdik. Şu an bile yanlış yaptığımı bağıran tarafımı güçle bastırıyordum.

“Şunlar niye burada?” parfümleri gösterdim.

“Seni, kokunu özlediğim zaman sıkıyorum öyle. Diğeri de bir gün buraya gelirsen… senin içindi.” buruk bir tebessüm belirdi yüzünde.

“Birimiz unutmak için parfümü atar, diğerimiz hatırlamak için odasına sıkar.” başımı iki yana sallayıp halimize güldüm. “Üstünü giymeyi düşünüyor musun acaba? Birkaç saat önce titriyordun.”

“Göz zevkini bozmak istemedim. Yettiyse giyinebilirim.”“ pis pis sırıttı. Ben dedim sanki gel, kaslarını gözüme sok!

“O morluklardan birini de ben yapmadan giy üstünü!” sinirlerimi bozmuştu yine.

Ayağa kalkıp dolaba yürüdü. “Şu bölgeye doğru yaparsan fena olmaz.” boynunu gösterdi.

“Akeel! Delirtme beni!” carladım. Görmeyeli epey arsız olmuştu.

“Seviyorum seni, odun sevgilim.” sırıtarak bir tişört alıp üzerine geçirdi.

“Yalnız sevgilim değil, arkadaşım. İki yüzüne güldük diye gevşeme.” Asla ciddiye almayacağını bilerek uyardım. Sanki aradan yıllar geçmemiş gibi, yanında kendim olabildiğim nadir kişilerdendi.

“Yarına kadar sevgilimsin.” omuz silkip yatağa oturdu. Ne zaman sözümü dinlemişti ki şimdi de dinlesin. Hep kendi bildiği yoldan giderdi.

“Hep burada mı kalıyorsun?” şehre uzaktı. Gidip gelmek yormuyor muydu?

“Çoğunlukla. Bazen de bizim çocuklarda kalıyorum. Sessizliğe ihtiyaç duyduğumda buraya geliyorum. Aileden bir tek dedem burada olduğumu biliyor. Ne yaparsam yapayım hiçbir zaman sorgulamaz o, kararıma saygı duyar. Daha doğrusu bana zarar vermeyecek kararlarıma.” gülerek düzeltti kendisini.

Meyve suları için dedesine gittiğinde, aralarını iyi olduğunu anlamıştım. Sırf torunu istedi diye, üretimden kalkan şeyi yeniden üretmişti. “Zor olmuyor mu peki? Yani şehre biraz uzak.” Birkaç saate gelmiştik buraya. Her gün böyle gidip gelse günün bir kısmı biterdi.

“Geldiğimde en az iki üç gün kalırım. Seni görmek istediğimde dönerdim. Ama artık Ümit’in evine temeli taşınacakmışım gibi görünüyor.” gülümseyip yatağın bir ucuna uzandı.

“Kendini hissettirmek için mi o parfümü sıkıyordun?” o kokuya karşı hassasiyetimi çok iyi biliyordu. Bir parfümden fazlasıydı. Bana çocukluğumu hatırlatıyordu.

“Başlarda farkında değildin. Kafedeyken kaç kez yanımdan geçip gittin. Beni görmüyordun ama etrafına bakınıp duruyordun. Orada olduğumu hissediyordum. Sadece parfümle alakalı olsaydı o parfümü kullanan herkese tepki verirdin.”

“Tenin, parfümü kendince harmanlıyor.” Zaten parfümün notaları umurumda değildi. Bu, onun bana kendisini hissettirme yöntemiydi. Bana huzur veriyor, ruhuma dokunuyordu.

“Biraz da ben senin kokuna doysam? Gerçi doymak imkansız da…” gözlerimin içine bakıp yanını işaret etti. İkinci cümleyi sessiz söylemişti. Sanki kendisine söylüyordu.

“Asena’nın ailesi nasıl? Yanında mı şimdi?” etkisini dağıtmak için asıl geliş amacıma döndüm.

“Annesiyle arası iyi değil. Yanında olduğunu sanmıyorum. Babası da terk etmiş gibi bir şey. Torununu bile görmeye gelmedi. Ama sen merak etme, birkaç güne bulurum onu. Yaptıklarının bedelini ödeyecek elbet.” yüzü oldukça sertti. Bulmak için her şeyi yapardı.

“Benimle tanıştıktan sonra birbirinizi hiç gördünüz mü?”

“Hayır. Sadece bir kere aramıştı. O zaman da açmamıştım.” artık her söylediğinin altında yalan arıyordum. Güvenim bir kere kırılmıştı, yeniden onarması zaman alacaktı.

“Emin misin? Hiç görüşmediniz mi?” şüpheci bakışlarımı saklayamıyordum.

“Artık yalan yok.” Hayal kırıklığı yansıyan gözleri yere indi.

“Aslen nereli?” belki annemleri tanıyordur.

“Bilmem, hiç sormadım. Birlikte yaşadığımız sürede de Deniz dışında konuşmuyordum.”

Niye evli olduğumuz süre demedi de birlikte yaşadığımız dedi. Çok yanlış yere takılmıştım yine. “Evlenmiştiniz, değil mi siz?”

Bir süre sustu. “Hayır. Sadece çocuğu nüfusuma almıştım.” Bu yüzden kimseye söylememişti. Herkes yalnız gittiğini zannediyordu.

“Anladım.” Neyi anlamıştım ki? Niye evlenmediğini mi? Yoksa niye bu kadar beklediğini mi? “Söz vermeni istiyorum. Onu bulursan hiçbir şey yapmayacağına söz vereceksin.” Öfke kontrolü problemi yüzünden, bunun önlemini alma ihtiyacı duydum.

“Beni tanımıyor musun? Erkek olsaydı bu sözü asla vermezdim. Ama Asena da olsa bir kadına bir şey yapmam.” kınayarak suratıma baktı.

“Benim tanıdığım Akel, yalan da söylemezdi.” Amacım laf sokmak değildi. Sadece duygularımı anlayıp üstüme gelmemesini istiyorum. Anlasın ki ağırdan alsın.

“O Akel’i şutlayalı çok oldu. Artık sadece doğrular var… Peki ya sen ne yapacağını biliyor musun?”

“Sadece konuşmak, benimle ne derdi olduğunu öğrenmek istiyorum.” Aşkı yüzünden bu kadar ileri gitmezdi insan. Altında başka şeyler de vardı. Maili gördüğüm zaman, bir kadının yaptığını düşünmezdim. Kadın kadının kurdu değil, yurdu olmalıydı. Düşmanı bellememeliydi. Üstelik bir erkek için. Bizim birbirimizi kollamamız gerekiyordu.

Bir erkek olduğunu sandığımdan, Alp ve Akel gibi ilk aklıma gelen, kavga edip ağzını burnunu kırmak olmuştu. Ne kolaydı, değil mi bu? Kavga et, hıncını al. Ama işler hiç umduğum gibi gitmiyordu.

“O, konuşarak anlaşacağın birisi değil. Sahtekârlıktan başka halt bilmez.” yüzünde tiksinen bir ifade vardı. Ona yıllarca yalan söylemişti. O kızı hiç mi düşünmedi? Anne olacak bir de! Ne suçu var o sabinin?

“Merak etme, antrenmanlıyım artık.” laflarına artık eskisi gibi kanmayacaktım.

“Hadi, geç oldu. Uyuyalım artık, yarın erken kalkacağız.” bu konu hakkında konuşmak canını sıkıyordu. Yarın da erkenden dönmeliydik.

“Haklısın.” parmaklarımın tersiyle alnına dokundum. Buz gibiydi. “Sen uyu, ben salondayım.”

“Bunu az önce konuştuk. Hiçbir yere gitmiyorsun.” kalkmaya yeltendiğimde kolumdan tuttu.

“Sınırları çok zorluyorsun, Akel.” ayağa kalktığımda o da takip etti.

“Ya kocaman yatak! İstersen araya yastık falan dizeriz. Hem salonun koltuğu rahatsızdır.” odada kalman için bahaneleri sıraladı.

“Aşağıdayım ben, ateşin falan çıkarsa seslenmen yeterli.” Mesafe işini üstünkörü değil, sınırları ihlal etmeden yapmak istiyordum.

İtiraz fırsatı vermeden odadan çıktım. Salona inip koltuğa oturdum. Üstüme örtecek bir şey almayı unutmuştum. Ne yapacaktım şimdi? Geri de dönemezdim. Akel’in aklına gelir miydi acaba?

Yastıklardan birini başımın altına koyup gözlerimi kapadım. Olanları düşünüp salaklık analiz yapıyordum. Sadece adres sormaya gittiğim eski sevgilimin evindeydim şu an. Üstelik dayanamamış, onu öpmüştüm. Aklım ‘İnanma! Yine üzecek seni.’ bağırıyor, kalbimse ‘Onun bir suçu yoktu ki. Sadece iftira atılmıştı.’ diye onu savunuyordu. Ortada kalansa her zamanki gibi ben oluyordum.

Birkaç dakika sonra merdivenlerden ses geldi. Kollarında çarşaf, yastık ve pikeler olan Akel’i gördüm. Niye her şeyden iki taneydi?

“Hadi, yardım et de şunları serelim.” ellerini havaya kaldırdı. O da mı salonda yatacaktı?

“Sen de mi?”

“Hı hı.” koltuğu açıp yatak haline getirdi. Çarşafı üstüne serip pikeyi üzerine bıraktı. Diğer tekini de eline alıp yanıma geldi. “Hadi, senin yatağını da hazırlayalım.”

Yatağı düzeltirken, dalıp gitmiştim. Çok özledim, adam. Keşke yanımdan hiç ayrılmasan. İçimden geçenlerle dilime gelenler ayrıydı.

“Ben hallederim, dinlen sen.” çocuğu hasta haliyle çalıştıracak halim yoktu.

“Sen şunları tut,” yastıkla pikeyi elime tutuşturup, çarşafı tek hamlede dümdüz serdi.

Elimdekileri bırakıp “Teşekkür ederim.” dedim. Ne yakın durabiliyorduk ne de uzak. Birbirimizin hem şansı hem de lanetiydik.

“Benim için bir zevk.” kendi yatağına geçip yüzünü bana dönüp uzandı. Ben de aynı şekilde uzanıp gözlerimi yumdum Yine bildiğini okumuştu. Aynı odadaydık.

Kaç dakika geçmişti, bilmiyorum. Acaba hâlâ bakıyor muydu? Gözlerimi açıp baktığımda, bana bakıp gülümsüyordu. Her gülüşüne aynı aşığım be adam!

“Ne sırıtıyorsun?” ortamın romantizmini bozmalıydım.

“Hiiç. Sarhoş olduğum geceyi düşünüyordum. Gece uyanmış, seni sandalyenin üzerinde uyurken bulmuştum. Seni yatağını taşıdığımda uykunda sayıklıyordun. O geldi aklıma.” tok ama sakin sesiyle yanıtladı. Ne söylemiştim ki? O dönem duygularımı sorguluyordum, her şey diyebilirdim.

“Ne sayıklamıştım peki?” meraklı görünmemeye gayret gösterdim.

“Sesimi duyunca yine söylenmeye, daha doğrusu bana saydırmaya başladın. Ben de baban gelmeseydi neler olacağını sordum.” daha da meraklanmam için bir süre sustu. Sertçe yutkunup ne saçmaladığımı duymayı bekledim. Bu nedir arkadaş? Sarhoştan laf almazlar mı genelde. Bizde bu bile tersti. “Cevabın tam olarak şöyleydi: O güzel ve dolgun dudaklarına yumruğumu geçirecektim. O gün anlamıştım asla normal bir çift olmayacağımızı.” gür bir kahkaha attı. Gözlerinin kenarı kısılınca ayrı bir çekici oluyordu.

Çocuğu hem övmüş hem de tehdit etmiştim. Sayıklarken dahi yabanilik yapmak da bir başarıydı bence. “Yalnız sözümün eriyim. Yumrukla dudağını patlatmışlığım var.” İnsanlara olan hıncımı ondan çıkarmıştım. Benden sakladıklarını düşününce iyi bile yapmıştım. Oh olsun! Hem yalan söyle, dört yıla yakın acı çektir sonra gel yeniden başlayalım. Oldu paşam!

“El âleminki kavga olunca korkar. Bizimki ringe çıkar, insanların burnunu kırar. Bir de bana öfke kontrolün var diyorsun. Kuru iftira valla.” Kendisini sütten çıkmış ak kaşık mı sanıyordu acaba?

“Acaba niye burnunu kırmak zorunda kaldım, Akel Ateş? Eğer işin içine sen girseydin kırılan tek yeri burnu olmayacağı için olabilir mi?” hemen savunmaya geçtim. Ben karşılık vermeseydim Hakan’ı, Akel’in öfkesi bekliyordu. Üstelik benim gibi merhametli davranmazdı. Gerçi burun kırmanın da neresinde merhamet varsa?

Kendinden emin bir şekilde güldü. “Sen de iyice maganda yaptın beni. Her önüme gelenle kavga etmiyorum.”

“Her önüne gelenle değil, Karen’in her önüne gelenle.” minik bir düzeltme yaptım.

“Hak etmeyene ilişmem ben.” O burnunu Kaf dağından asla indirmezdi.

Ne kadar mesafe koymaya çalışsam da, onun yanında içimdeki savaş biraz daha azalıyordu. Ne yaparsak yapalım asla ayrı kalamıyorduk; bizi ayırmayı ne insanlar ne de yıllar başarmıştı...