5. bölüm / 24
Karma: İçsel DönüşümGölgedeki İzler
Bölümler 24Şu an: Gölgedeki İzler
- 1 Geçmişin Kokusu1.403 kelime
- 2 Bitmiş yaralar kapanır, yarım kalanlar hep sızlar2.179 kelime
- 3 Aynı yaraya dönmek1.589 kelime
- 4 Sarhoş Pusula898 kelime
- 5 Gölgedeki İzler2.598 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Yıkılan Duvar989 kelime
- 7 Gerçeğin Eşiğinde1.576 kelime
- 8 Küllerin Altındaki Ateş3.890 kelime
- 9 Griye Mahkûm4.572 kelime
- 10 Kaçtıkça Yakın: Bir Adım Geri, İki Adım İleri2.769 kelime
- 11 Köklerin Yabancılaştığı Yer2.305 kelime
- 12 Ulaşamayacak Kadar Yakın3.629 kelime
- 13 Yarım Kalan Nefes1.837 kelime
- 14 Birbirlerinden Eksilerek2.294 kelime
- 15 Camın Ardında Nefes3.206 kelime
- 16 Karanlıktan Işığa Açan Kalpler3.505 kelime
- 17 Yaralarıyla sevenlerin, birbirinde şifa bulur2.724 kelime
- 18 Kuriena’nın Gölgesinde1.889 kelime
- 19 Birbirine Açılan Hayatlar2.794 kelime
- 20 Aşkın Sorumluluğu2.720 kelime
- 21 Biriken Sessizlikler2.729 kelime
- 22 Kalbe Açılan Mesafeler1.555 kelime
- 23 Sevgi Hatırlar, Güven Sorgular2.715 kelime
- 24 Kalbin En Eski Sığınağı1.811 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Acımasızca gözlerimi delen güneşe sövüp, ellerimi gözlerime siper ettim. Kim bu perdeyi çekti ya? Zaten kafam çatlıyor. Yorganı üstümden atıp doğruldum. Bok vardı bu kadar içecek! Zaten işe de yaramamıştı. Bonus olarak sesini de duymuş—
Bir dakika! Etrafıma bakındım. Odamda, dahası yatağımdaydım. Uyurgezer olmadığımı biliyorduk. Gece odama geldiğimi de hatırlamıyordum. Nasıl buraya gelmiştim?
Kısa bir küfür döküldü dudaklarımdan. Hayal değildi. Gerçekten buradaydı. Yatağın diğer tarafındaki şalı elime alıp bir süre baktım. Tepedeki şaldı. Odama kadar gelmişti. Neyin bedeliydi bu? Hangi günahımın cezasını çekiyordum?
Komodinin üzerindeki bardak dikkatimi çekti. Ben odama su getirmezdim. Yanında bir kâğıt da vardı: Uyanınca bunu iç. Baş ağrına iyi gelir. Ayrıca içtiğin zaman dışarıya çıkma. Bir yerlerde uyuya kalıp hasta olacaksın.
Not: Eğer unutmak istiyorsan içmek büyük bir hata. Sarhoşken anılar insanı esir alır.
Bardağı alıp içtim. Sodaydı, gazı da kaçmamıştı. Demek ki sabaha kadar buradaydı. Aslında odama dolan kokusundan bunu anlamıştım. İçip bardağı yerine bıraktım. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Kızsam burada değil, ağlasam artık ağlamaktan göz pınarlarım kurudu. Nerede durması gerektiğini bilmiyordu.
Ayağa kalkıp banyoya girdim. Üzerimdeki kokusunun gitmesi için duş aldım. Ona ait hiçbir şey istemiyordum. Saçlarımı kurutup, gözaltı morluklarımı kapatması adına makyaj yaptım. Ama eskilerden tanıdık bir şeyle karşılaştım; benim için bulduğu parfüm. Atmaya gönlüm el vermemişti ama kullanmıyordum da. Çekmecenin en arkasındaydı. Ama bu hiç kullanılmamıştı, yeniydi.
Gece hayal meyal hatırladığım, kulağıma fısıldadığı cümle geldi aklıma. Unutmam mümkünmüş gibi kendisini hatırlatıyordu. İnanmış mıydı Kuzey’i sevdiğime? İç çekişi gerçek miydi? Ben onu üzmek istemiyordum ki. Sadece benden uzak durması için yapıyordum.
Parfümü sertçe çekmeceye bıraktım. Atölyeye gidip biraz çizim yapmalıydım. İş, düşünmekten iyiydi. Vestiyerden diğer paltomu aldım, dünkünün üstüne kokusu sinmişti. Gerçi evin tamamı öyleydi. Parfümden eve sıkmıştı pislik.
Zil sesiyle düşüncelerden sıyrıldım. Kim gelmişti ki şimdi? Hiç misafir çekecek kafada değildim. Açmasam gider miydi acaba? Saçmalama, Karen! Aç şunu, kendime kızıp açtım kapıyı.
“Alp?” şu an en gelmemesi gerek kişiydi. Kesin sorguya çekecekti.
“Cin görmüş gibi ne bakıyorsun, kızım?” homurdanarak içeri girdi. Bir iki adım atmıştı ki kaşlarını çatıp etrafa bakındı. “Dünden beri o tavırlarının sebebinin bu olmadığını söyle. Buraya mı geldi?” aramızdaki mesafeyi kapattı. Kızgın bir boğa gibi burnundan soluyordu. Kokuyu tanımıştı.
Kapıyı kapatıp koltuğa yürüdüm. “Hayır, sadece dün yeni bir parfüm aldım. Benziyor işte. Ayrıca bir Bismillah de sonra sorguya geç.” yalan söylemek zorunda kaldım.
“Kareen!” yer miydi hiç? Asla! İlk başlarda tinerciler gibi o parfümü koklarsam olacağı buydu.
“Sen ne konuşacaktın?” konuyu değiştirmek en iyisiydi.
Yanıma oturup “Maili atanı buldum.” çekinerek söyledi. İkimizde bodoslama konuya dalma konusunu bir kez daha düşünmeliydik.
“Zaten bulmamış mıydın?” umursamaz bir şekilde sordum. O konuyu geride bırakmıştım. Artık bana zarar vermelerine izin vermeyecektim.
“Öyle değil. Yani gerçekten kim olduğunu, niye yaptığını… Zamanında seni korumak için de olsa yalan söylemiştim. Ama aynı hatayı bir daha yapmayacağım. Eğer istersen birlikte hesabını sorarız.” elimi tutup gözlerimin içine baktı. Ona yalan söylemek biraz daha zorlaştı. Zaten vicdan azabı çekiyordum.
“Dürüst olacağım. Öğrenmek istiyorum ama artık üzülecek halim kalmadı.”
“Ben yanındayım. Korkma. Bunca zamandır beyninin bir köşesini kurcalıyor. Ama eğer onu görmek istemiyorum, hazır değilim, dersen de anlarım.” beni korumak istiyor, aynı zamanda da yüzleşmemin benim için iyi olacağını düşünüyordu.
“Kim ve neden?” Nasıl bir kötülük yapmıştım ki benden bu denli nefret ediyordu?
“İsmini o zaman öğrenmiştim. Ama sen istemediğin için üstüne gitmedim. Bir de kadın olduğu için de gidip dalamazdım.” Telefonu konuşmasını böldü. Altun Bey arıyordu.
“Aç hadi. Önemli olabilir.”
Kısa bir konuşmanın ardından ayaklandı. “Gitmemiz gerek. Altun Bey, yeni gelişmeler var, hemen konuşmamız lazım, dedi. Daha dün toplantı yapmadık mı? Bir sorun mu çıktı acaba?” Stresse girmişti, en ufak bir aksilikte hemen en kötüyü düşünüyordu.
“Tamam, endişelenme hemen. Belki yayın tarihi hakkında konuşmak istiyor.” onun aksine olumlu düşünmeye çalıştım.
“Yolda konuşuruz.” Kapıdan çıkarken arkasını döndü. “Unuttuğumu sanma, dönünce konuşacağız.”
Şirkete varana kadar olmazın negatif senaryosunu yazmıştı. Bu yeteneğini keşke işe saklasaydı, şu an hiç iç açıcı değildi. Binadan içeriye girdiğimizde dayanamayıp “Allah’ın adını verdim, basma negatifi. Zaten olumlu düşüneceğim diye bir tarafımı yırtıyorum.” homurdandım.
“Ne yapayım ya? Elimde değil. Sanki çok hoşuma gidiyor benim.” Altun Bey’i ararken bir taraftan da bana laf yetiştiriyordu.
Toplantı odasının kapısını çalıp gelen komutla girdik. Siyah takım elbiseli, genç bir adamla bizi bekliyordu. En fazla yirmi beş, yirmi altı yaşlarında duruyordu. Yüz hatları, özellikle çene yapısı belirgin, koyu kumral, kahverengi gözleri olan bir adamdı. Kendisine has bir karizması vardı.
“Gençler, hoş geldiniz. Geçin, oturun.” Altun Bey karşılarındaki sandalyeleri gösterdi.
“Hoş bulduk, Altun Bey.” oturup devam etti. “Bir sorun mu? Yani daha dün toplantı yapmıştık.” konuşurken sesi titriyordu.
Rahatlatmak için tebessüm etti. “Merak etme, Alp. Hiçbir sorun yok. Sadece bazı gelişmeler oldu.” yanındaki adama dönüp “Değil mi, Serkan Bey?” onaylanmasını bekledi.
“Kesinlikle… Çalışacağımız gençlerle tanışmak istedim. Bu süreçte çok sık görüşeceğiz.” gözleri üzerimizde gidip geldi. Duruşunda kontrollü bir ciddiyet vardı. Altun Bey, anlaşması daha kolay biriydi. Bir abi gibi bize tavsiyeler verirdi. Ama bu adamdan çekeceğimiz var gibiydi.
“Serkan Bey, yeni ortağımız. Kendisi beş yıl boyunca Japonya’da Ufotable ve Wit Stüdyoları gibi birçok animasyon stüdyolarında çalışmış. Önümüzdeki birkaç seneyi İstanbul’da geçirecek. Sizin yenilikçi fikrinizi duyunca bize destek olmak istedi.” açıkladı Altun Bey. O da bu iş için çok heyecanlıydı.
“Gerçekten o isimlerle çalıştınız mı?” hayranlıkla sordum.
Ciddi tavrından ödün vermeyerek “Evet, küçük hanım.” başını salladı.
“O zaman, işin daha çok grafik animasyon kısmıyla ilgileneceksiniz?” Alp de benim gibi olayları anlamaya çalışıyordu.
Altun Bey, Serkan Bey’den önce davrandı. “Evet, Alp. Serkan Bey’in esas muhatabı Karen olacak. Birlikte karakterler üzerine çalışıp, dijitale uyarlayacaklar.”
Bu durum biraz canımı sıkmıştı. Bu kadar ciddiyete gelemezdim ki ben. Kendimi baskı altında hissedersem hiçbir halt çizemiyordum. Üstelik bu adamdan tam bir kontrol manyağı enerjisi alıyordum.
“Eğer sizin için de uygunsa bugün çizimlerinizi incelemek isterim.”
“Hepsini Altun Bey’e teslim etmiştim aslın—” lafımı yarıda kesip ukala bakışlarıyla konuştu.
“Biliyorum. Ama ben sizinle incelemek istiyorum. O karakterleri oluşturan sizsiniz. Karakterin gülüşünü, üzüntüsünü, öfkesini sizden iyi kimse bilemez... Bir başkası sadece rast gele gülüşler ekler. Gülünce gamzesi olacak mı, yanağının hangi tarafıyla güler, gözleri kısılır mı? Bu gibi şeyler, karakteri tasarlayanla çalışılmalı. Hayal ürünü kiminse yetki de onundur.” bakış açısını sevmiştim. Kimse benden böyle bir şey istememişti. Sadece karakterler istenmişti. Hatta fragmanda bir karakterin gülüşü hiç içime sinmemiş, laubali gelmişti. Ama önemsiz bir detay diye üstünde durmamıştım.
“Olur.” aslında üniversiteye gitmem gerekliydi ama çok önemli değildi. Lisenin aksine üniversitede devamsızlık hakkım, sahibinde hiç kullanılmamıştı. Sadece Altun Bey acil çağırdığında ekiyordum.
“Harika! Siz vakit kaybetmeden başlayın. Alp sen de Yankı Hanım’ın yanına uğra. Senaryoyla ilgili seninle konuşmak istiyordu.” Görev dağılımını da yapıp ayağa kalktı. “Herkese kolay gelsin. Benim başka bir toplantım var, gitmem gerek.” başıyla selamlayıp gitti.
“Ben de izninizle Yankı Hanım’ın yanına gitmeliyim.” Alp de yanımızdan ayrıldı.
“Dilerseniz biz de odama geçip, bir an önce çalışmaya başlayalım.” ayağa kalkıp kapıyı gösterdi.
Çıkmam için kapıyı açıp ardından kendisi de geldi. Odası bir üst kattaydı. İlk beyaz tonlu mobilyalar karşıladı. Her şey beyaz ve bej renkten oluşuyordu. Tek renkli şey dolabın üstündeki GS yazan minik kupaydı. Belli ki Galatasaraylıydı ve odadaki renk uyumunu bozacak kadar fanatikti ya da önemli birinden hediye. Ama yine de çok sevmiştim odayı, huzurluydu.
Elindeki dosyaları masasına bıraktı. Kravatını çıkarıp gömleğinin en üstteki düğmesini açtı. Dolaptan askılık alıp kravatı özenle astı, ardından ceketini de çıkarıp astı. “İşte şimdi başlayabiliriz.” koltuğuna oturmak yerine, masasının önündeki sandalyelerden birine oturdu. Karşısındaki sandalyeyi gösterip “Bence oturarak çalışmak, ayakta dikilip çalışmaktan daha kolay.” bilmişlik tasladı.
Ukala herif! Senin odandayız. Oturmam için senin söylemen gerek. Tek kelime etmeden dediğini yaptım. Zaten etrafımda normal insanlar çoktu, bir egolu patronumuz eksikti.
Dosyadan bir çizim çıkardı. “Anlat hadi. Bu nasıl güler?”
Kısa saçlı, mor gözlü bir kızdı. Gözlerinin yapısı badem gözlüydü. “Gülünce gözleri kısılmalı bence. Göz hatlarının kenarlarında kırışlar olmalı.”
“Güzel…” başka birini çıkardı. “Peki ya bu?”
“Bunun gözleri biraz daha büyük. Mavileriyle insanları büyülemeli, gözlerinin içi gülmeli.”
“Harika! Devam et.” başka birini çıkardı. “Bu nasıl sinirlenir peki?”
Bu sefer farklı bir ifade istemişti. Öfke deyince gözümde tek bir insan canlanıyordu. Öfkenin saf halini görmüştüm. “Çenesi seğirir, dişleri gıcırdar, burun delikleri büyür. Gri gözleri koyulaşır, normalde kendini gördüğün gözler, öfkelendiğinde bir duvar oluşturur, kimseyi içeri bırakmaz. Ama ona ulaştığın, sesini duyurduğun an gözleri büyür, alnı çatılır. Yaptıklarını idrak etmesi birkaç saniyesini alır…”
“En çok ayrıntıyı öfkeye verdin. Sanırım zamanında seni öfkelendiren birini anlatıyordun.” o, söyleyene kadar farkına varmamıştım. Sadece aklıma gelmekle yetinmemiş, sözcüklerime de yansımıştı.
“Karakterin senaryo gereği ne yapacağını biliyorum.” açıklamam beni bile tatmin etmedi.
“Kaç yıldır çiziyorsun?”
“Sekiz yaşımdan beri. Yani öncesinde de çizimler yapıyordum ama karakter çizimine o zamanlar başladım.” Kalemin darbelerine odaklanıp duyduğum şeyleri unutmak içindi başlamıştım.
“Eskiden ben de boş zamanlarımda çizim yapardım. Ama aklımdaki gibi anime karakteri çizemezdim. Sonra yavaş yavaş bilgisayarda düzenlemeyi öğrendim… Yani demek istediğim, çok özel bir yeteneğin var, sakın bunu kaybetme. Şimdiye kadar birçok çizim gördüm. Japonya’da kendilerine ressam diyenlerin çizimlerinde bile bu duyguyu göremedim.”
“Çok teşekkür ederim. Elimden geldiğince bir şeyler yapıyorum. Kendimi bildim bileli çiziyorum, ruhumu rahatlıyor. Şimdiye kadar hobiydi sadece ama şimdi hayalini kurduğumuz bir projeye dönüşüyor. Altun Bey bize güvenen tek kişiydi. Kimse bir avuç çocuğa güvenmek istemiyordu.” çok konuştuğumu fark edip “Kusura bakmayın, kafanızı şişirdim sizin de.” toparlamaya çalıştım.
“Estağfurullah. Aslında hikâyemiz benzer, bana da kimse inanmamıştı. Çocuk işleriyle uğraşma, gir bir yerde çalış dediler. Eğer onları dinleseydim şimdi yaptığım iş, benim için sadece bir hayal olarak kalacaktı. Altun Bey, sizin hikâyenizi anlattığında, kendimi görmüştüm. O yüzden birlikte çalışmayı teklif etmiştim. Ayrıca bana siz demene gerek yok, Serkan de geç.”
Teklifi onun yapmasına şaşırmıştım. Japonya’daki stüdyolardan sonra bizim acemi projemizle çalışmak istemesi mantık dışındaydı. Dışarıdan göründüğünün aksine, egolu ya da kendini beğenmiş değilmiş.
“Bize güvendiğiniz için teşekkür ederim.” kaşlarını çattığında neye takıldığını anlamıştım. Gülümseyip “Güvendiğin için.” diye düzelttim.
“Sizlere yardımcı olabildiysem ne mutlu bana. Hadi devam edelim, daha bunları bilgisayarda düzenleyeceğiz.” dosyadan bütün çizimleri çıkarıp masaya yaydı.
Saatlerce karakterlerin üzerinde çalışmıştık. Artık onlarla aramda başka bir bağ vardı. Kâğıda baktığımda gerçekten gülüyor ya da kızıyordu.
Yarısı bitmişti, henüz bilgisayarda hiçbir düzenleme yapılmamıştı. Not defterini bölümlere ayırmış, her karakteri kendi isimleriyle kaydetmişti. İsimleri de Türk isimleriydi. Madem ilk anime olacaktı, yabancı isim de yakışmazdı.
Çalışırken sıkıldığımı anladığı her anda, sürekli anime’ler üzerinden espri yapıyor, çalıştığı firmalarla ilgili komik anılar anlatıyordu. Kendisine kahve yaparken bana da getiriyordu. Patron–çalışan gibi değil de sanki iki arkadaş iş yetiştirmeye çalışıyor izlenimi veriyordu. Toplantıdayken, karakterlerin gülüş tarzından bahsettiğinde bu adam hiç gülüyor mu diye düşünmüştüm. Ama birkaç saattir sürekli gülüyordu hatta ben duyguları anlattıkça o, yüzünü o şekillere sokmaya çalışıyordu. Ama kendi gülüşü daha iyiydi. Gülünce gözleri kısılıyor, etrafında kırışlar oluyordu. Konuşurken yaşından da bahsetmişti. Yirmi dokuz yaşındaymış ama hiç göstermiyordu. Taş çatlasın yirmi altı gösteriyordu.
“Bugünlük bu kadar yeter. İkimiz de yorulduk, karakterler birbirini tekrarlamaya başladı.” dağılmış masayı topladı.
“Haklısın.” toplamasına yardım ettim. Savaş temalı olduğu için karakter sayı çoktu.
“Yarın işin var mı? Ne kadar erken bitirirsek o kadar iyi olur.” arkasına yaslanıp gözlerini ovuşturdu.
“Saat dokuzdan on ikiye dersim var. Bir gibi başlayabiliriz.” Bitirdikten sonra bilgisayarda düzenlenip, ekiple birlikte baştan yapılmalıydı. Keşke Serkan daha önce gelseydi. Şimdiye çoktan halletmiştik.
“Anlaştık.” ayağa kalkıp fincanları aldı. “Sen de içiyorsun, değil mi?”
“Zahmet etmeseydin ya. Ben alırdım.” mahcubiyetle kalktım. Alışık değildim böyle şeylere.
“Elime mi yapışacak?” ikimize de kahve koyup geldi. “Benim bir patronum vardı. Bazen işleri yetiştirmek için molaya çıkmıyordum. Patron odaya döndüğünde elinde kahveyle geliyordu. O zaman ben de şaşırmıştım. Burada aynı muameleyi görmek, malum imkânsız gibi. Ondan öğrendiğim diğer bir şeyse ciddiyet konusuydu.” kahvesinde bir yudum alıp devam etti. “Toplantılarda ciddiye alınmak istiyorsan en sert halini sergilemelisin. Ama aynı ciddiyeti, iş arkadaşlarına ve ya emrindeki çalışanlarına karşı kullanırsan iş sıkıcı hal alır, işlerde istediğin verimi alamazsın. Daha hoşgörülü olmalısın.”
“Mükemmel bakış açısı! Çalışanlarını köleleştiren insanlara karşı, böyle patronlar dünyaya ilaç gibi geliyor. Yani baskı altında yaptığın bir işte nasıl başarılı olabilirsin ki?” Başını sallayarak onayladı. Artık önceki tavrını daha iyi anlıyordum.
Alp'le şirketten sonra tekrar bana geçmiş, durum değerlendirmesi yapıyorduk.
“Adam çok profesyonel. Bana kimse bu karakterin gülüşü nasıl, öfkelenince ne yapar diye sormamıştı. Kafalarına göre ortaya karışık yapmışlardı.” bu konuda hayran kalmadım desem yalan olurdu.
“İşinde iyi olmasa o isimlerle çalışabilir mi?” oturduğu yerde dikleşti.“Nasıl birisi? Yani eğer sana sorun yaratan tiplerdense ya da asılma gibi bir durum varsa valla iş falan dinlemem, biliyorsun. Kendisini anime’ler diyarına gönderirim.” Beni korumaktan asla vazgeçmeyecekti. Böyle bir şey gerçekten olsaydı işi kaybetmek pahasına da olsa asla çekinmez, adamla uğraşırdı. Gerçi uğraşmakla kalsaydı iyiydi.
“Merak etme, iyi birisi. Hatta bence Altun Bey’den bile iyi. Gençlere köstek değil de destek olan kesimden.” Serkan Bey’de patron ağırlığı vardı ama egosu asla. Bana bir arkadaşıymışım gibi davranmıştı. Sadece bir kere gördüğüm adama tespit yapmam doğru değildi ama ilk izlenim çoğu zaman doğru çıkardı.
“Göreceğiz bakalım. İyi dediklerimiz genelde fos çıkıyor.” O daha temkinliydi.
Konuyu değiştirmek hem de uzun zamandır aklımda olan soruyu sordum. “Serra durumu hâlâ tazeliğini koruyor, değil mi?” dört yıldır uzaktan seviyordu. Sevgiliyken de ayrıyken de ona engel oluyorduk.
“Bu nereden çıktı?” afallayarak suratıma baktı.
“Dümdüz soru işte. Evet ve ya hayır.” cevabı ikimiz de biliyorduk. Artık uzak durmasını istemiyordum. Akel’in geri dönmesi, bazı şeyleri hatırlamama neden olmuştu. Onunla ilgili her şey unutmaya çalışırken Serra’yı da bu listeye eklemiş, Alp’e karşı bencilce davranmıştım. Onun sessizliğini duymazlıktan gelmiştim. O, benim her susuşuma kulak verirken, ben tek bir tanesine bile kulaklarımı kapamıştım.
“Hayır, sevmiyorum.” Yüzü ifadesizdi.
“Ne zaman vazgeçeceksin? Tüm hayatını benim enkazımı toparlamakla geçiremezsin. Unutuyorsun belki ama senin de bir hayatın var ve de âşık olduğun kadın.” Gidip konuşsaydı belki şu an çok güzel bir ilişkisi vardı. Ama yine Karen’i kendi duygularının önüne koymuştu.
“Ben halimden memnunum. Ayrıca âşık falan değilim!”
“İlk önce hayatında biri var mı yok mu onu öğreniyorsun. Sonra da tanışıp açılıyorsun.” Gerekirse ben araştırır, bir yolunu bulurdum.
“Kareen!” kaşlarını çatıp ismini uzatarak sesini yükseltti.
“Alp!” onu taklit ettim.
“Sen susmayacaksın. Ben gidiyorum. Kuzey’le buluşacağım.” ayağa kalkıp kapıya yöneldi.
“Alp! Bekle ya. Nereye? Konuşuyorduk.” kalkıp peşinden gittim.
“Konuştuk konuşacağımızı, konu kapandı. Akşam ararım yine.” bir hışımla gitti. Kalırsa olacakları biliyordu. Beyninin etini yiyecektim.
Hava çoktan kararmıştı. Ne zaman konu aşka gelse uzaklaşıyordu. Odama gidip telefonumu şarjdan aldım. Yatağıma oturup sosyal medyadan Serra’yı araştırmaya başladım. Zaten hesabını bildiğimden çok zor olmamıştı. Fotoğraflarını, arkadaşlarını falan inceleyip, hayatında biri var mı diye bakınıyordum.
Genelde arkadaşlarıyla olan paylaşımları vardı. Yanında Ümit ve Kaan vardı. Pek fotoğraf paylaşan biri değilmiş, birkaç aydan bir atıyormuş. Bir fotoğrafı kaydırırken bir ayrıntı dikkatimi çekti. Arka ormanlık bir alandı. Bir masa etrafında oturuyordular. Bir bardak daha vardı ve en kenarda oturan kişinin kolu görünüyordu. Bulanıktı biraz ama o bilekliği nerede görsem tanırdım. Akel’in bilekliğiydi. Fotoğrafın paylaşılma tarihine baktım. Bu yılın haziran ayıydı. Ama nasıl olur? O zaman da mı gelmişti? Beki de fotoğraf eskiydi.
Diğerlerini daha dikkatli incelemeye başladım. Şubat ayında paylaştığı fotoğrafı yakınlaştırıp inceledim. Sokakta çekilmişti. Etrafa bakındım, bir detay arıyordum. Kaan’ın elindeki kaskta bir yansıması vardı. Yüzü görünmüyordu ama tişörtündeki desen tanıdık gelmişti. Elinde top tutan bir basketbolcuydu. Bu tişörtü onlara film izlemeye gittiğimde giymişti. “Şubat ayında incecik giyinmiş.” diye mırıldanırken buldum kendimi. Birkaç ay arayla gelip gitmiş miydi?
Diğerlerinin de hesabını incelemeye başladım. Ümit hep bir kızla olan fotoğraf paylaşıyordu. Sanırım Selda’ydı. Kaan da motorlu videolarını paylaşmıştı. Hiçbir şey bulamamıştım. Tekrar Serra’nın hesabına döndüm. Amacımdan sapmıştım biraz. Tekrardan sevgilisine bakındım. Son postun altına gelen yoruma baktım.
‘Şu iri yarı herifleri paylaşıp kısmetini kapatmasam mı acaba, kuzen?’ yazmıştı birisi. Geçen ay paylaşılmıştı. Bu da şu demek oluyor ki, sevgilisi yok. Yani Alp gidip tanışabilirdi.
Telefonu bir kenara bırakıp ışıkları kapattım. Bugün çok yorulmuştum, uykum gelmişti. Yastığımı kabartırken bir şey fark ettim. Altında katlanmış bir kâğıt vardı. Elime alıp ne olduğuna baktım.
Çok zor… Uzaktan sevmek çok zor. İzlemek yetmiyor. İzleyememek kahrediyor. Dayanamıyorum ben. Seni çok seviyorum. Sana söyleyemediğim her an, bu aşk içimde daha da büyüyor. Başkasına güldüğünde içim parçalanıyor be, güzelim. Bir kere dinle, yalvarırım dinle.
Dinlesem ne değişecekti? Biz kaybetmiştik. Her seven kazanmaz. Bazen uzak durmak herkes için en iyisidir. Kâğıdı katlayıp tekrar yastığım altına koydum. Düşünme, Karen! Zaten yeteri kadar düşündün. Yetmedi mi sana?
Bölüm etkileşimi
