33. bölüm · KANLI İNTİKAM
32
Melisa, o soğuk kapı kolunu çevirip içeri girdiğinde evin içindeki o ağır yemek kokusu genzini yaktı. Her şey ne kadar da normal, ne kadar da sahte görünüyordu. Aysel Hanım, hiçbir şey olmamış gibi mutfakta tencerelerin başında, akşam yemeğini hazırlıyordu. Belki de Melisa’nın dışarıdaki o fırtınadan, Zeynep ile olan o sarsıcı yüzleşmesinden haberi yokmuş gibi davranıyordu.
Melisa, annesinin yüzüne bakarsa içindeki öfkeyi kusacağını biliyordu. Bu yüzden dudaklarını sımsıkı kapattı, tek bir kelime bile etmeden mutfağın önünden bir gölge gibi geçti. Aysel’in "Hoş geldin kızım" demesine bile fırsat vermeden merdivenlere yöneldi.
Odasına girdiği an kapıyı arkasından kilitledi ve kendini yatağa fırlattı. Yüzünü yastığa gömdü; hıçkırıklarını, çığlıklarını ve Zeynep teyzesinin anlattığı o korkunç gerçekleri o yastığın içine hapsetti. Vücudu titriyor, zihni Derek’in güven veren gözleriyle babasının kanlı geçmişi arasında gidip geliyordu.
Tam o esnada, dış kapının sertçe açılma sesi evin içinde yankılandı. Kahraman eve girmişti.
Kahraman, her zamanki ağır ve hükmedici adımlarıyla salona geçti. Üzerindeki ceketi sert bir hareketle çıkarıp sandalyenin arkasına astı, mutfakta ellerini yıkarken suyun sesi evin ölümcül sessizliğinde yankılanıyordu. Sofraya oturduğunda yüzünde günün yorgunluğundan ziyade, yarım kalmış bir hesabın gerginliği vardı.
Aysel, titreyen elleriyle servis yaparken gözlerini kocasından kaçırıyordu. Kahraman, tabağına uzanan kaşığın sesinden bile karısının içindeki fırtınayı sezmişti. Ekmeğinden bir parça koparırken bakışlarını Aysel’e dikti.
"Hayırdır..." dedi Kahraman, sesi masadaki porselenleri titretecek kadar derinden geliyordu. "Neyin var senin? Bu sessizlik hayra alamet değil."Kahraman’ın öfkesi masada buz gibi bir hava estirirken, Aysel kendi kurduğu sessizlik zırhının arkasına saklanmıştı. Aslında Aysel, Melisa’nın dışarı çıktığından ve Zeynep ile o bankta saatlerce dertleştiğinden tamamen habersizdi. Melisa’nın mutfağın önünden bir gölge gibi geçip odasına kapanmasını, sadece tipik bir genç kız küskünlüğü sanıyordu.
Aysel, Melisa’nın artık her şeyi bildiğinden, o büyük sırrın deşifre olduğundan zerre kadar şüphelenmiyordu.
:Kahraman tabağındaki yemeğe sert bir kaşık daldırırken sordu:
"Melisa nerede? Geldiğimden beri sesi çıkmadı."
Aysel, kocasının öfkesini daha fazla tırmandırmamak için sakin bir ses tonuyla cevap verdi:
"Odasında... Geldiğinde morali bozuk gibiydi, bir şey demeden yukarı çıktı. Muhtemelen sınav stresi ya da arkadaş meseleleridir, biliyorsun bu aralar çok içine kapandı."Kahraman, tabağındaki yemeği sertçe karıştırırken bakışlarını Aysel’in üzerinde gezdirdi. Masadaki o ağır, insanı boğan sessizlik onun gibi bir adam için her zaman bir alarm ziliydi. Kaşığı tabağın kenarına sertçe bıraktı ve o gür sesiyle sordu:
"Hayırdır Aysel? Ne bu sessizlik, neyin var senin? Geldiğimden beri suratın bir karış."
Aysel, elindeki ekmeği koparırken parmaklarının titrediğini gizlemek için masanın altına sakladı. Boğazı düğüm düğüm olmuştu ama Kahraman’a bir cevap vermesi gerektiğini biliyordu. Derin bir nefes alıp yalanla karışık o gerçeği döküldü dudaklarından:
"Zeynep’le kavga ettik Kahraman.
Neden kavga ettiniz kardeşinle?" diye sordu Kahraman, gözlerini bir an bile ayırmadan.Kocasının sorusu üzerine derin bir nefes alıp kestirip atmaya karar verdi.
"Sıradan şeyler işte... Boş ver," dedi Aysel, sesini alçaltarak. Ardından bakışlarıyla merdivenlerin olduğu tarafı, üst katı işaret etti.
"Melisa duyacak. Zaten kızın morali bozuk, bir de bizim tartışmalarımızı dinlemesin. Zeynep işte, biliyorsun; huysuzluğu üzerinde yine.
Kahraman, Aysel'in bu geçiştiren tavrına rağmen ikna olmuş gibi görünmüyordu ama daha fazla üstelemedi. Yine de bakışları bir anlığına üst kata, Melisa’nın odasına doğru kaydı. Odanın kapısı kapalıydı ve içeriden tek bir çıt çıkmıyordu.Kahraman, tabağındaki yemeği iştahla yemeye devam ederken Aysel’in bu imalı çıkışı karşısında duraksadı. Kaşığını masanın kenarına bırakıp, yüzünde o her şeyi bildiğini sanan kibirli gülümsemesiyle karısına baktı.Aysel boğazını temizleyerek konuşmaya başladı.
"Melisa artık büyüdü ... 19 yaşına geldi. Sen de farkındasın," dedi , sesi merdivenlere doğru gitmesin diye fısıltıya yakın bir tonda. Bu cümle aslında gizli bir uyarıydı; Melisa’nın artık bir çocuk olmadığını, kendi kararlarını verebileceğini ve belki de babasının çizdiği o sert sınırların dışına taşmaya başladığını anlatmaya çalışıyordu.
Kahraman Bey, bu duygusal ve derin imayı her zamanki düz mantığıyla karşıladı. Omzunu silkti, ekmeğinden büyük bir parça koparırken alaycı bir tavır takındı.
"Ee, ne olmuş yani?" dedi Kahraman, sesi evin içinde yankılanarak. "Sadece bizim kız 19 yaşına girmiyor ki... Dünyadaki tek 19 yaşındaki genç o mu? Yaşı kaç olursa olsun, bu evin kuralları belli, benim soyadımı taşıdığı sürece benim sözüm geçer."
Aysel, kocasının bu katı ve duygusuz cevabı karşısında yutkundu. Kahraman için yaş sadece bir sayıydı; itaat ise değişmez bir kural. 19 yaş, Kahraman için özgürlük değil, sadece daha dikkatli denetlenmesi gereken bir risk demekti.Aysel, kocasının bu umursamaz ama baskıcı tavrına bakarken, içindeki korkunun yerini bir anlığına derin bir hayal kırıklığı aldı. Kahraman, masada oturan bu kadının gözlerindeki o tuhaf, tartıcı bakışı hemen yakaladı. O, bir avcıydı; karşısındakinin tereddüdünü, nefes alışındaki değişimi bile hissederdi.
Kahraman kaşığını yavaşça bıraktı, bardağındaki sudan bir yudum alıp gözlerini karısına dikti. Aralarındaki gerilim artık elle tutulur bir hal almıştı.
"Hadi Aysel, çıkar ağzındaki baklayı!" dedi Kahraman, sesi bu kez daha buyurgan ve sabırsızdı. "Ne oldu? Melisa’nın 19’una basmasıyla senin bu Zeynep’le olan kavganın bir alakası var, belli. Ne anlatıp duruyor o kadın sana? Ne sokuyor aklına?"
Aysel bir an duraksadı. Aysel, bakışlarını tabağından ayırmadan, sesi titreyerek devam etti:
"Onun da bir kalbi var Kahraman... 19 yaşındaki bir genç kızın kalbi, mantıktan önce çarpar. Eğer biz sustukça o kendi cevaplarını aramaya devam ederse, kalbini yanlış kişilere, o 'canavarlara' kaptıracak. Zeynep’in düştüğü o kuyuya Melisa’nın da düşmesini izleyemem. Ona gerçeği biz anlatalım; Avcınin kim olduğunu, o gece neler yaşandığını ve bizim neden bu savaşı verdiğimizi... Kendi ailesinden duysun ki, dışarıdaki yalanlara sığınmasın."
Kahraman, sandalyesini gıcırdatarak geriye itti ve ayağa kalktı. Karısının tepesine bir gölge gibi dikildi. Sesi, bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürkütücüydü:
"Gerçek mi? Sen hangi gerçekten bahsediyorsun Aysel? Bizim ellerimizin neden kanlı olduğundan mı? Yoksa kardeşini bir canavar için evden nasıl attığımızdan mı? Melisa’ya bunları anlatırsan onu korumuş mu olacaksın,Ona 'gerçeği' anlatmak demek, bu evin temellerini sarsmak demek. Ben buna izin vermem. Melisa'nın kalbi varmış... Benim de bu aileyi korumak zorunda olan bir iradem var.Kahraman, elini masaya sertçe dayayıp Aysel’in gözlerinin içine bakarak son sözünü söyledi:
"Bu asla olmayacak!" dedi Kahraman, kelimeleri adeta zehir kusar gibi dökerek. "Ben anlatmadığım sürece kimse ona bir şey anlatmayacak! Ne sen, ne o eve soktuğumuz yılan Zeynep, ne de bir başkası... Melisa sadece benim bilmesini istediğim kadarını bilecek."
Gözlerinde, geçmişin tüm karanlık anılarını barındıran o tehlikeli parıltı belirdi. Sesini daha da alçaltıp tehditkar bir tonla devam etti:
"Anlatanı da yakarım Aysel! Bir bildiğim var ki söylüyorum. Bizim koruduğumuz şey sadece bir sır değil, bu ailenin hayatta kalma sebebi. Eğer o kapı bir kez aralanırsa, hepimiz altında kalırız. Melisa o gerçekle yaşayamaz. O yüzden bu konu burada kapanacak, duydun mu beni?"
Aysel, kocasının bu katı kararlılığı karşısında sadece başını öne eğebildi. Kahraman’ın "bir bildiğim var" derken neyi kastettiğini, o gece ormanda neler sakladığını sormaya cesareti yoktu. Kahraman’ın yakmakla tehdit ettiği kişi sadece yabancılar değildi; bu sırrı bozmaya kalkan kim olursa olsun onun gazabından kaçamazdı.Önündeki tabağa bir daha bakmadı; iştahı, içindeki o kontrol edilemez öfke ve korku tarafından yutulmuştu. Aysel’in cevap vermesine bile müsaade etmeden, ağır adımlarla mutfaktan çıktı.
Her bir adımı, merdivenleri sanki kıracakmışçasına sarsıyordu. Hırsla üst kata yöneldi.
Melisa, babasının yaklaştığını duyunca hemen yatağına uzanıp gözlerini kapattı. Kalbi o kadar şiddetli vuruyordu ki, babasının bunu kapı dışından duyacağından emindi. Ancak Kahraman, Melisa’nın odasına girmedi. Kendi yatak odasına yöneldi ve kapıyı büyük bir gürültüyle çarptı. O kapının kapanışı, evdeki herkesin kendi hücresine çekilmesi demekti.
Aşağıda kalan Aysel, boş masaya bakarken elindeki peçeteyi parça parça ediyordu. Kahraman’ın "Bir bildiğim var" derken ne kadar ciddi olduğunu biliyordu. O adamın gazabı, sadece bir öfke patlaması değildi; o, sevdiklerini korumak adına onları birer birer yok edebilecek kadar kör bir inanca sahipti. Melisa günlüğünü açtı ve hayatını değiştiren kararların onun haberi olmadan verilen hükümlerin sebeplerini tek tek yazdı
-" bugün öyle şeyler öğrendim ki kime anlatsam bana güler kim duysa aklını mı kaçırdın der. Ama ben aklımı kaçırmadım o kadar şaşırtıcı şeyleri öğrendim ki hayatta sevdiğim tek adamı aslında kim olduğunu 9 yıl boyunca nefret ettiğim kadının aslında masum olduğunu bir hiç uğruna aşklarınin feda edildiğini aşkından yanıp kavrulmuş bir adamım gözlerindeki o yaşanmışlığı hepsinin sebebini öğrendim yalanları öğrendim gerçek olmayacak kadar gerçek olanları öğrendim. Ben bugün hayatımı değiştirecek şeyleri öğrendim kendimi deli sanmistim o yaşadıklarımın aslında gerçek olduklarını öğrendim.. Ama bu bir şey değiştirmeyecek bu sevdiğim adamı sevmemi değiştirmeyecek babama duyduğum öfkeyi değiştirmeyecek annemin korkaklığını değiştirmeyecek teyzemin yaşadıklarını Arthur hocanın yaşadıklarını değiştirmeyecek....
Güneş, her zamanki gibi doğmuştu ama Melisa için hiçbir şey yerinde değildi. Gece boyu yatağında dönüp durmuştu gece boyu pencerede deregin gelmesini ummakla geçirdi uzun süre olmuştu ama hala ortalikta yoktu ve şimdi daha iyi anlıyordu sebebini babası yüzünden ona yaklasamamisti. Bir avcı olduğu için
İşte bu yüzden sürekli ormanda bulusmuslardi. Yappozlar yerine oturmuştu.sabaha kadar bunları düşünmüştü. Hiç biri umrunda degildi sevdiği adamı tekrar görmek istiyordu
Sabah, annesinin hiçbir şey olmamış gibi hazırladığı kahvaltıya oturmamış, "Okula geç kalıyorum," diyerek kendini dışarı atmıştı.
Arabaya binmek yerine yürümeye karar verdi. Ayakları asfaltta ritmik bir ses çıkarırken, zihni dünkü yapbozun parçalarını birleştiriyordu.
Her şey şimdi yerine oturuyordu...
Teyzesinin Sürgünü: Yıllardır neden bir "hayalet" gibi bahsedildiğini, babasının o isme neden bu kadar nefretle baktığını artık anlıyordu. Teyzesi bir hain değil, bir kurbandı; babasının kontrolüne boyun eğen kadındı.
: Annesi onu korumuyordu, sadece babasının gazabını üzerinden savuşturmak için Melisa’yı bir kalkan gibi kullanıyordu.
: O yoğun bakımdaki mucizenin tıbbi bir açıklaması olmadığını artık biliyordu. Derek, babasının "canavar" dediği, annesinin ise "yabanci dedigi o gizemin ta kendisiydi.
Melisa, yolun kenarındaki ağaçların arasından süzülen ışığa bakarken duraksadı 19 yaşındaydı ama kendini asırlık bir yorgunluğun içinde hissediyordu. Melisa, kaç gündür Derek ile doğru düzgün görüşememişti. Bu ayrılık, sıradan bir özlemden çok daha fazlasıydı; sanki ruhunun bir parçası eksilmiş gibi, içten içe onu kemiren bir sızıya dönüşmüştü. Onu o kadar çok özlüyordu ki, her sabah uyandığında kalbinde o ağır baskıyı hissediyordu.
Kaç defa sırf onu görebilme umuduyla orman yolundan geçmişti. Ayakları onu alışkanlıkla o patikaya götürüyor, gözleri her ağacın arkasında, her gölgede o tanıdık silüeti arıyordu. Ancak orman, her seferinde ona sadece derin bir sessizlikle cevap vermişti. Derek, sanki yer yarılmış da içine girmiş gibi ortadan kaybolmuştu.
Melisa, yolun kenarında durup titreyen bir nefes aldı. "Neredesin Derek?" diye fısıldadı.
Derek’i görememek, sadece özlemden değil, belirsizlikten dolayı da canını yakıyordu. Babasının tehditleri, teyzesinin yarım kalan sözleri ve Her şey üst üste gelirken, sığınabileceği tek liman olan Derek’in sessizliği, Melisa’yı iyice köşeye sıkıştırıyordu.Melisa, okulun bahçesine girdiğinde sanki başka bir evrenden gelmiş gibiydi. Kantin girişine yakın bir yerde Selin ile göz göze geldi. Selin, arkadaşının bu halini görünce elindeki kahve bardağını neredeyse düşürecekti.
Selin hızla Melisa’nın yanına gelip kollarından tuttu. Gözlerini Melisa’nın yüzünde gezdirirken sesi endişeyle yükseldi:
"Melisa! neyin var senin? Bembeyaz olmuşsun, kireç gibisin!"
Melisa, derin bir nefes almaya çalıştı . Selin’in elindeki sıcaklığa tutunarak zar zor konuştu:
"
Selin, arkadaşını sakinleştirmek için onu bahçedeki banklardan birine doğru yönlendirdi. "Tamam, gel şöyle otur. Bir su getireyim sana. ."
Melisa banka çökerken bakışları okulun kalabalığına daldı. Herkes ne kadar dertsiz, ne kadar normal görünüyordu. Oysa onun hayatı son 24 saat içinde bir korku filmine dönüşmüştü. Derek’in özlemi kalbini sıkıştırırken,"Selin," dedi Melisa, arkadaşının getirdiği suyu içerken. "Bazen sanki dünya üzerime yıkılmak için doğru anı bekliyormuş gibi hissediyorum.Selin, Melisa’nın neyden bahsettiğini tam olarak anlamasa da durumun ciddiyetini sezmişti. Arkadaşının elini sıkıca tuttu. "Kim ne isterse istesin, sen buradasın. Ama Melisa, bu halin normal değil. Bak, gözlerin bile başka bakıyor. Neler oluyor .", Selin’in desteğiyle koridorda ilerlerken ayakları geri geri gidiyordu. . Tam sınıfın kapısına yaklaştıkları sırada, koridorun köşesinden o tanıdık, huzursuz edici gölge belirdi: Cem.
Cem, Melisa’nın peşini bir türlü bırakmayan, reddedilmeyi asla kabul etmeyen ve her fırsatta karşısına dikilen o saplantılı çocuktu. Melisa’nın bembeyaz yüzünü ve sarsılmış halini görünce, sanki bu zayıflıktan beslenmek ister gibi bir adım öne çıktı. Tam yanlarından geçerken, kasti bir omuz hareketiyle Melisa’ya çarptı.
Güm!
Melisa’nın elinde sıkıca tuttuğu çantası, bu darbeyle parmaklarının arasından kayıp büyük bir gürültüyle yere düştü. Çantanın içindekiler etrafa saçılırken, Cem hiçbir şey olmamış gibi durup sırıttı.
"Pardon Melisa, görmemişim. Ama zaten bugünlerde pek yerinde değil gibisin, ha? Havada süzülüyor gibisin," dedi Cem, sesiyle alay ederek.
Melisa, yerdeki eşyalarına bakmadı bile. Kendini zor tutuyordu içinde tarifsiz bir öfke vardı . Yavaşça başını kaldırdı ve Cem’in o pişkin suratına, gözlerini birer hançer gibi dikerek sertçe baktı. O an Melisa’nın bakışlarında o eski, çekingen kızdan eser yoktu.
Hadi Melisa, uyma şu çocuğa... Değmez. Gidelim sınıfa." Melisa, yerden hırsla aldığı çantasını omuzuna asarken Cem’e attığı o son bakışla sanki içindeki tüm öfkeyi oraya bırakmıştı.
Sınıfa geçip en arka sıraya oturduklarında ders çoktan başlamıştı. Öğretmenin anlattıkları, tahtaya yazılan formüller ya da arkadaş grubunun fısıltıları Melisa için sadece uğultudan ibaretti. Kitabının kapağını bile açmadı. Başını ellerinin arasına aldı, bakışlarını pencereden dışarıdaki gri gökyüzüne dikti.
Aklı hala teyzesindeydi...Dersin bitiş zili çaldığında Melisa hala aynı noktaya bakıyordu. Selin yanına eğilip, "Melisa, ders bitti... İyi misin?" dediğinde Melisa sadece başını sallamakla yetindi.Selin’in "Hadi, biraz hava alalım, açılırsın," ısrarlarına sadece başını iki yana sallayarak karşılık verdi. Selin de arkadaşının bu aşılmaz duvarını görünce, onu biraz yalnız bırakmanın daha iyi olacağını anlayıp sınıftan çıktı.
Sınıf saniyeler içinde boşaldı. O her zamanki neşeli bağrışmalar, koşturmaca sesleri yerini derin, huzursuz bir sessizliğe bıraktı. Melisa, sırasına iyice gömüldü. Başını ellerinin arasına aldığında, parmak uçlarının hala buz gibi olduğunu fark etti.
Sessizlik, düşündüklerini daha da yüksek sesli hale getiriyordu.Melisa için sessizlik bir sığınaktı ama bu sığınak Cem’in içeri girmesiyle tuzla buz oldu. Cem’in o her zamanki ukala ve ne istediğini bilmeyen tavrı, Melisa’nın zaten pamuk ipliğine bağlı olan sabrını koparan son damlaydı.
Cem, kapının önünde dikilip o sinir bozucu sırıtışıyla, "Melisa ne haber? Bakıyorum da yine derin düşüncelere dalmışsın, prenses." dediğinde, Melisa’nın içindeki o fırtına bir anda patlak verdi.
Melisa, oturduğu sıradan öyle bir hırsla kalktı ki, sandalyenin zeminde çıkardığı o tiz ses sınıfta yankılandı. Çantasını tek hamlede omzuna astı ve doğrudan Cem’in üzerine yürüdü. Gözlerindeki ifade o kadar keskindi ki, Cem bir anlık duraksadı ama yolu kapatmaya devam etti.
"Çekil önümden Cem!" diye tısladı Melisa. Sesi sadece öfke değil, katıksız bir nefret taşıyordu.
Cem, hala durumu hafife alarak, "Hop, yavaş gel! Alt tarafı bir hal hatır sorduk..." diyecek oldu ama Melisa onun cümlesini tamamlamasına izin vermedi.
"Sana son kez söylüyorum, karşımdan çekil!" Melisa bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafe neredeyse yok denecek kadar azdı. "Bugün benimle uğraşacak en son kişi bile değilsin. Senin o küçük oyunlarınla, saçma sapan sorularınla kaybedecek tek bir saniyem yok. Eğer o kapıdan çıkmama izin vermezsen, inan bana sonuçlarına katlanamazsın.""Nereye? Daha konuşmamız bitmedi!" dedi Cem, sesindeki alaycı tonu daha da koyulaştırarak. Melisa’nın gitmesine izin vermemek için kapı pervazına kolunu dayadı. "Ne oldu? Yoksa o çok yakışıklı, sevgilinden mi ayrıldın? Yüzün kireç gibi, gözlerin kan çanağı... O dingil seni terk mi etti yoksa?"
Melisa hiçbir şey söylemiyordu. Dudaklarını birbirine o kadar sert kenetlemişti ki dişlerinin gıcırtısını kendi kafasının içinde duyabiliyordu. Kendini zor tutuyordu; eğer bir kelime ederse, içindeki o birikmiş volkanın Cem’in üzerine patlayacağını ve bunun geri dönüşü olmayacağını biliyordu.
