31. bölüm · KANLI İNTİKAM
30
Arthur Hoca,
Sizler dağılın diyerek Selin ve Ali'ye baktı melisa'ya da baktı onu süzdü
Git elini yüzünü yıka ve evine git bu gün izinlisin Arthur Hoca’nın bu emrivaki ama korumacı tavrı karşısında Selin ve Ali bir an birbirlerine baktılar. Arthur Hoca'nın okulda reddedilemez bir ağırlığı vardı; Selin bir şey söyleyecek gibi oldu ama hocanın o ciddi ve sarsılmaz duruşu karşısında sadece başını sallamakla yetindi.
"Tamam hocam," dedi Ali, Melisa’nın omzuna destek verircesine dokunarak. Selin de Melisa’nın kulağına " Çok özür dilerim canm Seni sonra arayacağım, sakın merak etme" diye fısıldadı ve ikisi de yavaş adımlarla koridorda uzaklaştılar.
Şimdi koridorun o ağır sessizliğinde Melisa ve Arthur Hoca yalnız kalmıştı. Arthur Hoca, ellerini ceplerine atarak Melisa’yı tepeden tırnağa tekrar süzdü. Bakışları o kadar derin ve anlamlıydı ki, Melisa bir an için hocanın sadece notlarını değil, ruhunun içindeki o korkuyu da gördüğünü sandı.
"Git elini yüzünü yıka ve evine git," dedi Arthur Hoca, sesi bu kez daha yumuşak ama yine de sorgulanamaz bir tondaydı. "Bu gün izinlisin. Ben okul yönetimiyle konuşup halledeceğim."
Melisa, şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Hocam... Gerçekten mi? Ama dersler..."
"Derslerden daha önemli şeyler var Melisa," diyerek sözünü kesti Arthur.
-"Git ve dinlen. Zihnini toplaman gerekecek.
"Teşekkür ederim hocam," diyebildi sadece.
Lavaboya doğru ilerlerken arkasına baktığında, Arthur Hoca’nın hâlâ orada durduğunu ve onun gidişini izlediğini gördü.
Aynada yüzüne çarptığı her damla soğuk suyla birlikte, Arthur Hoca'nın neden ona bu kadar ayrıcalık tanıdığını düşündü. Bu sadece bir öğretmen iyiliği miydi,Tam o sırada, okulun sessiz lavabosunda telefonunun keskin melodisi yankılandı. Melisa irkilerek çantasındaki telefona uzandı. Ekranda "Teyzem" yazısını gördüğünde kalbi hızla çarpmaya başladı.
. Ama şu an Melisa’nın ne bir açıklamaya, ne de evdeki o sahte huzur tablosuna dayanacak gücü vardıParmağını ekranın üzerinde kararsızca gezdirdi. Ancak Melisa, cevap vermek yerine telefonun yan tuşuna sertçe basarak aramayı reddetti, ardından telefonu tamamen kapattı.
Ekran karardığında, okulun o yüksek tavanlı lavabosunda kendini hiç olmadığı kadar savunmasız hissetti. Telefonu çantasına geri koyarken fısıldadı:
"Bugün kimseyle konuşamam. Bugün sadece dinlenmek istiyorum. ."
Okulun arka kapısından çıkıp bahçeye adım attığında, rüzgar saçlarını savurdu.
Zeynep, elindeki telefonu hırsla koltuğa fırlatmamak için kendini zor tutuyordu. Melisa’yı defalarca aramış ama her seferinde o soğuk, ruhsuz telesekreter sesiyle karşılaşmıştı. Evin geniş salonunda yankılanan sessizlik, dışarıdaki fırtına öncesi havadan daha ağırdı.
"Açmıyor abla, açmıyor!" dedi Zeynep, sesi titreyerek. Elleriyle yüzünü sıvazladı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Zeynep, odanın içinde adeta bir kafese kısılmış gibi dönüp duruyordu. Topuklu ayakkabılarının parkede çıkardığı keskin ses, sinir bozucu bir ritimle odada yankılanıyordu. Her birkaç adımda bir durup telefonuna bakıyor, sonra tekrar aynı çaresizlikle başını sallıyordu.
"Ne yapacağız bu kızla?" diye sordu Zeynep, sesi bu sefer daha tiz, daha panik dolu çıkmıştı.Zeynep, duyduğu bu kesin ve ruhsuz cevapla yerinde donakaldı. Ablasının omuzlarındaki o sarsılmaz yük, sesindeki o buz gibi kabulleniş, odadaki havayı daha da ağırlaştırmıştı.
Aysel, bakışlarını hala duvardaki o hayali noktadan ayırmadan, kelimeleri tane tane dökerek devam etti:
"Dinlemez Zeynep... Dinlemeyecek."
Zeynep, ablasının bu kadar çabuk pes etmesine anlam veremeyerek bir adım geri gitti. "Nasıl dersin bunu abla? O senin kızın! Sen konuşursan, sen anlatırsan belki bu karanlıktan çıkar. Onu bu halde sokaklarda, o adamların insafına mı bırakacağız?"
Aysel yavaşça başını salladı, yüzünde acı dolu bir gülümseme belirdi ama gözleri hala boş bakıyordu. "Zeynep, o artık bizim tanıdığımız o küçük kız değil. İçindeki o karanlık uyandı bir kere. Ben ona 'dur' desem, o daha hızlı koşacak. Ben ona 'bak' desem, o gözlerini daha sıkı yumacak. O, avcı kanını taşıyor.. suskunluğunu taşıyor."Aysel’in bu sözleri, odanın içinde soğuk bir rüzgar gibi esti. Zeynep, ablasının ne demek istediğini çok iyi biliyordu. Aysel’in o meşhur "kararlı" halleri, aslında bir fırtınanın koptuğunun en büyük kanıtıydı. Zeynep yavaşça koltuğun kenarına ilişti, dizlerinin bağı çözülmüştü.
"Onu çok nadir bu kadar kararlı görüyorum," dedi Zeynep, sesi bir fısıltı gibi çıktı. Bakışlarını ablasının o ifadesiz yüzüne dikti. "Ve her böyle oluşunda kimseyi takmıyor. Ölse bile kararından dönmez... Küçükken de böyleydi..
"Böyle giderse ölecek zaten!" diye bağırdı Zeynep, artık gözyaşlarına hakim olamayarak. "Ama onu bu hale Kahraman getirdi. O sustukça, o gizemli işlerini Melisa’nın hayatının önüne koydukça, kızın ruhunda tamir edilmez yaralar açtı. Melisa'nın bu inadı, Kahraman’ın ona bıraktığı en acı miras!"
Aysel, yavaşça kardeşine doğru döndü. Yüzü hâlâ bir maske kadar ifadesizdi ama gözlerinin derinlerinde bir yangın başlıyordu. "Kahraman onu korumaya çalıştı Zeynep," dedi, sesi her zamankinden daha kısık ve tehlikeli bir tondaydı.
"Korumak mı?" diye karşılık verdi Zeynep acı bir gülüşle. "Onu her şeyden habersiz bırakarak, düşmanlarının tam ortasında savunmasız bir av gibi büyüterek mi korudu?Bakma bana abla!" diye haykırdı Zeynep, ellerini iki yana açarak.
"Ona en başta bir avcı olduğunu söyleseydiniz... Derek’in bir kurt adam olduğunu bilseydi, o zaman belki ! O zaman bu aşkın, bu bağın bir ölüm fermanı olduğunu anlardı!"
Aysel, "Derek" ismini duyduğunda sanki nefesi kesilmiş gibi elini kalbine götürdü. Zeynep durmuyor, sanki içindeki tüm zehri boşaltıyordu:
"Onu gerçeklerden mahrum bırakarak koruduğunuzu sandınız.
-"Sen neden vazgeçmedin?" diye sordu Aysel, sesi bir bıçak kadar soğuk ve deliciydi. "Madem her şeyi biliyordun, madem bu kadar akıllısın; sen neden vazgeçmedin de ömrünün yarısını uzaklarda, bizden kaçarak geçirdin?"
Zeynep bu soruyla adeta duvara tosladı. Ablasının bu beklenmedik atağı, onun da kendi geçmişindeki o kanayan yaraya dokunmuştu. Aysel, kardeşinin gözlerinin içine bakarak devam etti:
"Bana masumiyetten, gerçeklerden bahsetme Zeynep. Sen de gerçeği biliyordun, sen de bu ailenin ne olduğunu, Kahraman’ın ellerinin neyle kirlendiğini biliyordun. Ama sen savaşmak yerine kaçmayı seçtin! Yarım ömrünü yabancı şehirlerde, ismini saklayarak geçirdin. Şimdi gelmiş, bana 'Neden anlatmadın?' diye hesap mı soruyorsun?"
Aysel bir adım daha yaklaştı, sesi artık bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehlikeliydi:
"Melisa vazgeçmez, çünkü bu kanda vazgeçmek yok. Sen vazgeçemedin, ben vazgeçemedim, Kahraman asla vazgeçmedi.Zeynep’in bu itirafı, salonun ortasına yıllardır sönmeyen bir kor gibi düştü. Gözlerindeki yaşlar bu kez üzüntüden değil, yılların biriktirdiği o saf ve yakıcı öfkeden parlıyordu. Aysel’e doğru bir adım attı, aralarındaki o görünmez sınırı tamamen ihlal ederek haykırdı:
"Ben buradan gitmedim! Kovuldum!"
Zeynep’in sesi çatallandı, elleri yumruk olmuş, tir tir titriyordu. "Sürgün edildim abla! Daha 18 yaşımda, hayatın ne olduğunu bile bilmezken, elin bilmediğim memleketine gitmeye zorlandım. Kendi ailem tarafından, bir suçluymuşum gibi kapının önüne koyuldum!"
Aysel, kardeşinin bu atağı karşısında sarsılsa da geri adım atmadı. Ancak Zeynep durmaya niyetli değildi; o günlerin soğukluğu sanki yeniden odanın içine sızmıştı.
"Siz beni korumak için değil, kendi düzeniniz bozulmasın diye gönderdiniz. Kahraman'ın kirli savaşında bir kurban daha verilmesin diye değil, ben o karanlığa karşı sesimi çıkardığım için beni susturdunuz. Şimdi bana 'Neden kaçtın?' diyemezsin. Ben kaçmadım, ben itildim! Ve o gün benim hayatımı mahvettiğiniz gibi, şimdi Melisa’nınkini mahvediyorsunuz."
Zeynep bir hıçkırıkla karışık derin bir nefes aldı. "Beni 18’imde o cehenneme sürerken hiç mi içiniz sızlamadı? Şimdi Melisa da aynı kaderi yaşıyor. O da kendi ailesi tarafından yalanlarla bir sürgüne mahkum edildi. Ama onun sürgünü, bu ıssız sokaklarda sonu olacak!"
Aysel, Zeynep’in "kovuldum" deyişiyle o güne, o yağmurlu güne geri dönmüş gibi gözlerini kaçırdı. O gün Kahraman’ın verdiği o kesin karar, bugün Melisa’nın sessizliğinde yankılanıyordu.Aysel, sanki o an gerçekten o kapının eşiğine, o yağmurlu güne geri dönmüş gibi sarsıldı. Zeynep’in gözlerindeki o saf nefret ve hayal kırıklığı, Aysel’in yıllardır inşa ettiği o mağrur kaleyi yerle bir etti.
"Sadece baktın!" diye haykırdı Zeynep, sesi hıçkırıklarla boğularak. "Ne annem vardı ne babam... Sadece sen vardın abla! Ama sen de hiçbir şey yapmadın. Kahraman kolumdan tutup beni bir paçavra gibi sürüklerken, o kapının önüne fırlatırken sadece durup izledin!"
Zeynep, elleriyle omuzlarını tuttu, sanki hala Kahraman’ın o sert parmaklarını teninde hissediyordu. "Gözlerimin içine baka baka kapıyı kapattınız üzerime. 18 yaşındaki bir kızı, cebinde beş kuruşsuz, bilmediği bir dünyaya tek başına attınız. 'Düzen bozulmasın' dediniz, 'Kahraman haklı' dediniz. Sen korumayı değil, sadece izlemeyi bilirsin!"
Aysel’in dudakları titredi, elleri yanlarına düştü. O gün, Kahraman’ın öfkesinden korktuğu için mi susmuştu yoksa gerçekten o "düzene" mi inanmıştı, artık kendisi de bilmiyordussizliği bu kez bir güç gösterisi değil, ağır bir utancın sığınağıydı.Zeynep’in sesi odanın duvarlarına çarptıkça, Aysel’in omuzları biraz daha çöktü. Zeynep, yıllardır biriktirdiği o soğukluğu, o yalnızlığı şimdi ablasının yüzüne bir tokat gibi çarpıyordu.
"9 yıl boyunca sıcak yuva hasreti çektim ben!" diye haykırdı Zeynep, sesi hıçkırıklarla boğulsa da öfkesinden hiçbir şey kaybetmemişti. "Yeğenlerimin hasretini çektim... Siz burada, sıcak evinizde, huzur içinde sıcak çorbanızı içerken; ben orada, o yabancı memleketin soğuk duvarları arasında sevdiklerimden uzakta, yapayalnız yaşadım."
Zeynep bir adım daha yaklaştı, gözlerinden akan yaşlar artık durdurulamaz bir sele dönüşmüştü. "O soğuk duvarlar bana neyi öğretti biliyor musun abla? Bir ailenin, kendi evladını nasıl diri diri gömebileceğini öğretti. Ben orada açlıkla, korkuyla ve kimsesizlikle savaşırken, siz burada hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam ettiniz. Kahraman’ın 'düzeni' sarsılmasın diye beni feda ettiniz!"
Aysel, duyduğu her kelimeyle biraz daha küçüldüğünü hissediyordu. Artık ne bir savunması vardı ne de verecek bir cevabı. Zeynep’in sürgündeyken çektiği o 9 yıllık sancı, şimdi salonun ortasında ete kemiğe bürünmüş, Aysel’in vicdanına ağır bir yük gibi binmişti.Aysel, o ağır utancın altından sıyrılmaya çalışan bir yaralı gibi başını kaldırdı. Gözlerindeki o donukluk aniden yerini keskin, savunmacı bir parıltıya bıraktı. Zeynep’in yüzüne vurduğu o "9 yıllık soğukluk", Aysel’in de içindeki eski savunma mekanizmalarını harekete geçirmişti.
Yavaşça ayağa kalktı, üzerindeki sarsılmaz abla maskesini tekrar takmaya çalışarak sesini yükseltti:
"Ne yani? Senin hiç mi suçun yok Zeynep?" dedi, sesi titrese de suçlayıcı bir tondaydı. "Bütün suç benim ve Kahraman’ın mı sanıyorsun? En az bizim kadar sen de suçlusun!"
Zeynep, duydukları karşısında bir an duraksadı; bu kadar büyük bir yüzleşmenin ardından gelen bu karşı atak, beklemediği bir darbeydi. Aysel, bir adım daha yaklaşarak devam etti:
"Seni o kapıdan dışarı atan sadece Kahraman’ın öfkesi değildi; senin o dur durak bilmez inadındı! Sana 'yapma' dediğimiz her şeyi bile isteye yaptın. O tehlikeli sulara kendi ayaklarınla girdin. Biz seni korumaya çalıştıkça sen ateşe koştun. Evet, ben sustum, Kahraman seni gönderdi; ama sen de bizi o kararı vermeye mecbur bıraktın!"
Aysel, elini havada sallayarak odanın içindeki gerilimi doruğa çıkardı:
"Şimdi gelmiş bana mağdur edebiyatı yapma. O 9 yıl boyunca , biz de senin yokluğunla yandık. Ama sen geri dönmek için ne yaptın? . Her şeyi bile bile onunla beraber oldun!" diye kükredi Aysel, gözlerinde nefretle karışık bir acı parlayarak. "O hayvan seninle oynadı Zeynep! Bir kurt adam ile bir Avcı asla birlikte olamaz, bunu biliyordun!"
Zeynep, sanki karnına sert bir yumruk yemiş gibi sendeledi. Yıllardır kalbinin en derinindeki o gizli mezar, ablasının acımasız sözleriyle kazılıp açılmıştı.
"Ona hayvan deme..." diye fısıldadı Zeynep, sesi titreyerek. "O, sizin o soğuk kurallarınızdan daha insandı."
"İnsan mı?" diye bağırdı Aysel, bir adım daha üzerine yürüyerek. "Seni sürgün eden Kahraman değil, senin o yasak aşkındı! Kahraman, bir avcı olarak benim kardeşimin bir yaratıkla kirletilmesine izin veremezdi. Seni o kapıdan attığında aslında senin canını kurtarıyordu! Eğer o gün gitmeseydin, Kahraman kendi elleriyle onu öldürecekti. Seni, bir katil olmaktan ya da bir canavarın kurbanı olmaktan kurtardık!"
Zeynep, hıçkırıklar içinde başını iki yana salladı. "Siz sadece aşkı katlettiniz," dedi sesi kırılarak. "
. Kusura bakma ama bu yaşadığınız şey başından beri saç... Zeynep, Aysel’in "saçmalık" demesine izin vermeden, o kelimeyi ablasının boğazına düğümlercesine haykırarak sözünü kesti. Gözlerindeki yaşlar kurumuş, yerini yılların biriktirdiği, her şeyi yakıp kül edebilecek bir kor almıştı.
"Sakın!" dedi Zeynep, sesi odanın camlarını titretecek kadar keskin ve otoriterdi.
"Sakın o kelimeyi ağzına alma abla! Senin o 'saçmalık' dediğin şey, benim nefes alma sebebimdi. Senin ve Kahraman’ın o buz gibi dünyasında bulabildiğim tek sıcaklıktı!"
Aysel, Zeynep’in bu ani ve şiddetli çıkışı karşısında bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. Zeynep, üzerine yürüyerek devam etti:
"Siz avcı olmayı, öldürmeyi, nefret etmeyi bir kutsallık gibi kuşandınız. Ama sevmenin ne demek olduğunu unuttunuz. O bir canavar değildi; asıl canavarlar, 18 yaşındaki bir kızı sevdiği adamdan koparıp bilinmezliğe fırlatanlardı! Siz sadece bir 'kurt adamla' bir 'avcıyı' ayırmadınız; siz benim ruhumu ikiye böldünüz!"
Zeynep, göğsü inip kalkarak Aysel’in gözlerinin içine baktı. "Şimdi Melisa’ya bak ve aynı hatayı bir daha yap. Bak bakalım o 'saçmalık' dediğin şey, o kızı korumaya yetecek mi? Onu sürgün edemezsin abla, çünkü Melisa zaten kendi içinde çoktan sürgün edildi. Tıpkı sevdiğim gibi... Tıpkı benim gibi."tipki kendi hayatı gibi
"Benim aşkıma saçma diyeceğin yerde, sen otur da kendi evliliğini sorgula! Kahraman’ın yanında bir eş miydin, yoksa onun suçlarına ortaklık eden bir gölge mi? Sen hiç sevilmedin abla, sadece bir mülk gibi korundun!"
Zeynep, daha fazla bu evde duramayacağını, bu nefes kesen yalanlar arasında boğulacağını hissederek hırsla çantasına uzandı. Arkasına bile bakmadan kapıya doğru koşar adım ilerledi. Kalbi, dışarıdaki fırtınayla yarışan bir ritimle atıyordu. Kapının kulpunu hırsla kavrayıp dışarı çıkmak için açtığında, dünya bir anlığına durdu.
Eşiğin tam önünde, elini kapıya uzatmak üzereyken donup kalmış bir gölge duruyordu: Melisa.
Melisa’nın yüzü kireç gibiydi. Saçları ıslanmış, omuzları çökmüş, gözleri ise duyduğu her bir kelimenin ağırlığıyla irileşmişti. Telefonu elinde cansız bir parça gibi duruyordu; belli ki kapatmış olsa da, içindeki o çekim kuvveti onu bu kapıya getirmişti. Ancak içeri girmek yerine, içerideki o devasa savaşı dinlemek zorunda kalmıştı.
Zeynep, yeğenini o halde görünce olduğu yerde dondu. Az önce haykırdığı o "", "Kurt adam", "Sürgün" ve "Avcı" kelimeleri hala havada asılıydı.
"Melisa..." diyebildi Zeynep, sesi bir anda kısılarak. "Sen... Sen ne zamandır oradasın?"
Melisa hiçbir şey söylemedi. Sadece teyzesine, baktı. Zeynep, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak ve gözyaşları içinde Melisa’nın yanından bir fırtına gibi geçip gitti. Kapının sertçe çarpılma sesi, evin içinde asılı kalan o ağır gerçeklerin üzerine vurulan bir mühür gibiydi. Zeynep, yılların biriktirdiği o sürgün acısını ve Arthur’a olan dinmeyen aşkının öfkesini arkasında bırakarak sokağın karanlığına karıştı.
Melisa, bir süre olduğu yerde çakılı kaldı. Duydukları zihninde devasa bir gürültüyle yankılanıyordu: Avcı bir baba, kurt adam bir sevgili, sürgün edilmiş bir teyze ve kendisinin aslında bu savaşın tam ortasındaki kurbanlığı... Bir an için nefesi kesildi, dünya etrafında dönmeye başladı. Zeynep sokağın karanlığına doğru koşarken, Melisa da arkasına bile bakmadan onun peşine takıldı.
Aysel, salonun derinliklerinde, kendi suçluluk duygusunun karanlığında boğulurken kapının ağzına kadar gelen kızını fark etmedi bile. Kendi sesi hala kulaklarında çınlıyor, Zeynep’e savurduğu o ağır sözlerin altında eziliyordu. Melisa’nın o kapının eşiğine kadar gelip, her şeyi duyup, bir hayalet gibi çekip gittiğinden habersizce öylece oturdu.
Dışarıda, yağmur hızını artırırken Melisa teyzesine yetişmek için nefes nefese koşuyordu.
"Teyze! Dur, gitme!" diye haykırdı. Sesi yağmurun ve rüzgarın uğultusuna karışıyordu ama Zeynep bu çaresiz nidayı duydu. Sokağın lambalarından birinin altında durdu, omuzları hıçkırıklarından dolayı sarsılıyordu. Arkasına döndüğünde karşısında perişan halde, saçları yüzüne yapışmış ama gözleri ilk kez bu kadar net bakan Melisa’yı buldu.
Melisa, teyzesinin yanına vardığında ikisi de bir süre sadece birbirlerine baktılar. Artık arada ne annesi Aysel vardı, ne de babası Kahraman’ın gölgesi.
"Her şeyi duydum," dedi Melisa, sesi titreyerek ama kararlı bir şekilde. "Annemi de, babamı da.. bu zamana kadar yaşadıklarımın hepsini anladım Sokağın ortasında, yağan yağmurun altında iki kadın birbirine kenetlendi. Zeynep, Melisa’yı kollarının arasına aldığı an, sanki 18 yaşındaki o kovulmuş, gururu kırılmış genç kızın acısı yeniden patlak verdi. Yıllarca içinde tuttuğu o kimsesizlik, o sahipsizlik duygusu bir sel gibi boşaldı.
"Melisa... Güzel kızım..." diye hıçkırdı Zeynep. Yeğenine öyle sıkı sarılıyordu ki, sanki onu bıraksa ikisi de bu sokağın içinde yok olup gideceklerdi. Deli gibi ağlamaya başladı. Göğsünden kopan o derin, sarsıcı hıçkırıklar, sadece bugünün değil, o 9 yıllık sürgünün, Arthur’dan koparılışının ve ailesi tarafından bir paçavra gibi kapının önüne atılışının feryadıydı.
Melisa da teyzesinin hıçkırıklarına eşlik ederken, başını onun omzuna gömdü. Zeynep’in hıçkırıkları arasında kesik kesik çıkan kelimeler, Melisa’nın kalbine birer mızrak gibi saplanıyordu:
"Seni de benim gibi yapmalarına izin vermeyeceğim... Seni o sessizliğe mahkum etmelerine, o yalanlarla boğmalarına izin vermeyeceğim! Ben çok yalnız kaldım Melisa, çok üşüdüm o soğuk duvarlarda. Ama sen... sen yalnız kalmayacaksın."
Zeynep, Melisa’nın ıslak saçlarını öpüyor, bir yandan da sanki kaybettiği gençliğini, elinden alınan geleceğini yeğeninde korumaya çalışıyordu. O an, sokaktaki lamba cızırtıyla yanıp sönerken, bu sarılış sadece bir teselli değil; Kahraman’ın, Aysel’in ve tüm o geçmişin karanlığına karşı açılmış sessiz ama en büyük savaştı.Yağmur hafiflemiş, yerini keskin ve nemli bir soğuğa bırakmıştı. Zeynep, Melisa’yı sokağın köşesindeki o eski ahşap banka doğru yönlendirdi. İkisi de yan yana oturduklarında, çevrelerindeki dünya sanki durmuş, sadece bu bank ve üzerindeki ağır keder kalmıştı.
Melisa sana anlatmam gereken şeyler var bilmediğin az önce duyduğun şeyler
Melisa sözünü kesti
-"Her şeyi biliyorum teyze beni birinin öldürmeye calistigini ve kaç defa denedigini ama beceremedigini hayatımda anormallikleri olduğunun farkındayım ama neden bu kadar beklediniz neden anlatmadiniz . Her şeyi bilemeye hakkım var benden herşeyi saklıyorsunuz etrafında bir şeyler alt üst olurken ben neden herşeyden habersizim. O kazadan beri korkuyla yaşıyorum gördüğüm kabuslar beni mahvediyor. O ölümler bir dağ aslanı değil bunun farkındayım
Zeynep hayretle melisa'ya baktı
-Ne zamandir biliyorsun neler biliyorsun
-Fazla değil farkındayım ama anlam veremedigim şeyler vardı. Özlem ablanın ölümünden sonra farkettim çoğu şeyi .Kazayı kütüphanede olanları artık anlat bana teyze bilmek istiyorum dışarıdaki gerçek hayatı bilmek istiyorum "Zeynep başını salladı
-Tamam canm herşeyi anlaticam ama duyduklarin hoşuna gitmeyebilir
Bak güzelim, bilmen gereken şeyler var. Bildiğin o efsaneler, çocukken dinlediğin masallar... Onlar aslında sandığından çok daha gerçek."
