15. bölüm · KANLI İNTİKAM

14 Bölüm

Elif Karakurt

Tam Melisa'nın bembeyaz yüzünü izlerken, yanından gelen sakin bir sesle irkildi.
Dr. Selim: "İyileşecek."
Zeynep hızla sese döndü. Bu, Melisa'nın doktoru Selim Bey'di. Genç ve ilgili bir doktor, üzerinde cerrahi önlüğün yorgunluğu vardı. Doktor Selim, Zeynep'in yanına geldi ve o da camdan yoğun bakıma baktı.
Dr. Selim: "Güçlü bir bünyesi var. Vücudu, beklemediğimiz kadar iyi tepki verdi. Bunu atlatacak, merak etme."
Zeynep, doktorun sözleriyle içten bir rahatlama hissetti ve hafifçe gülümsedi.
Zeynep: "Merak etmiyorum. Ona güveniyorum."
Zeynep, doktor Selim'e döndü. Dr. Selim: "Teyze anne yarısıdır. Onu çok seviyorsun."
Zeynep gülümsedi. Gözyaşlarını sildi.
Zeynep: "Ben onunla büyüdüm."
Doktor, etrafına baktı. Bekleme odası gerçekten de bomboştu.
Dr. Selim: "Herkes gitmiş."
Zeynep: "Herkesin dinlenmeye ihtiyacı var. Çok yoruldular. Dün gece hiç uyumadılar."
Zeynep, pencereden son bir kez Melisa'ya baktıktan sonra, sanki yorgunluktan bitmiş gibi omuzlarını düşürdü.oktor Selim ona baktı.
Dr. Selim: "Senin de dinlenmeye ihtiyacın var, Zeynep. Sen de yoruldun."
Zeynep: (Hafifçe gülümsedi) "Ben iyiyim, idare edebilirim."
Dr. Selim: "Bak, gel bir kahve içelim. Hem açılmış olursun, biraz kendine gelirsin. Sadece 5 dakika. Zaten durumda değişiklik olursa, cihazlar ötecek ve hemşireler bana haber verir."Zeynep, bu teklifi düşündü. Selim Bey haklıydı, biraz kafa dağıtmaya ihtiyacı vardı.
Zeynep: "Haklısınız. Beş dakika iyi gelir. Çok teşekkür ederim, Doktor Selim."
Zeynep ve Doktor Selim, bekleme odasından ayrılıp hastanenin personel kantinine doğru gittiler. Bu arada derek hastaneye gelmiş içeri girmek üzereydi
Personel girişini kullanarak, fark edilmeden giriş katına ulaştı. Merdivenlerden yukarı çıkarken, bekleme odasının camından içeriyi kontrol etti. Odada Melisa'nın arkadaşları (Selin, Ali, Daniel ve Lukas) dahil, herkes gitmişti. Sadece kapıdan çıkan Zeynep'i ve yanındaki doktoru gördü. Zeynep ve Doktor Selim, kantine doğru yürümekteydiler.Derek, bu boşluğu fırsat bilerek yavaşça Melisa'nın odasının önüne geldi. . Camdan içeri baktı. Melisa, yoğun bakım yatağında, sayısız kablo, serum ve makineye bağlı, perişan halde yatıyordu.
Derek'in kalbi acıdı.Melisa'ya zarar veren herkese karşı duyduğu öfkeyi katladı. Gözünden bir yaş süzüldü. .
Koridorda kimsenin olmadığından emin olduktan sonra, Derek yavaşça kapı kolunu çevirdi. , sessizce içeri girdi. Melisa'nın başucuna geldi. Eğildi ve elini nazikçe, serum iğnesi olmayan bir boşluktan Melisa'nın soğuk eline değdirdi.
Melisa'nın teni buz gibiydi ve kazadan kalan çizikler, yaralar ve bandajlarla doluydu. Derek, bu görüntü karşısında yutkundu. Melisa'nın bedeni, maruz kaldığı şiddetli travmanın sessiz kanıtıydı.
Ona yaklaştı, sessizce baktı. Dışındaki hastane sessizliğinin aksine, Derek'in içinde fırtına kopuyordu. Aşk, öfke, intikam ve koruma içgüdüsü birbirine karışmıştı. Melisa'nın yanında olmak, ona güç veriyordu;Derek, Melisa'nın elini tuttu. Melisa'nın bu kadar savunmasız olması, içindeki fırtınayı daha da büyütüyordu.
Derek, Melisa'nın yanağına yaklaştı. Dışarıdaki makinelerin sesine karışan, neredeyse duyulmaz bir fısıltıyla:
Derek: "Seni seviyorum.Sana ihtiyacm var lütfen uyan "
Dedi. Bu sözler, ona verilen sözün ve intikam döngüsünü kırma yeminini yeniden pekiştirdi.
Bu esnada, dışarıdan sesler gelmeye başladı. Koridorun sonundan yaklaşan hemşirelerin ayakkabı sesleri ve sedyelerin tekerlek sesleri duyuluyordu. Hemşireler, yoğun bakımdaki hasta kontrolünü yapıyorlardı.
Derek, yakalanmamak için hemen kendini geri çekti. Hemşireler odaya girerse, Derek'in varlığı ortaya çıkacaktı. Derek, Melisa'ya son kez baktı ve hızlıca odanın gölgelerinden sıyrılıp, geldiği gibi sessizce dışarı süzüldü ve merdiven boşluğuna doğru kayboldu.Kapı kapandıktan hemen sonra, hemşireler odaya girdiler. İki hemşire, rutin kontrollerini yapmak üzere cihazlara ve serum hatlarına yaklaştılar.
Tam bu esnada, Melisa, bağlı olduğu cihazların ritmik sesleri arasında, yavaşça gözlerini açtı.
Gözleri, yoğun ışık nedeniyle kısıktı ve etrafındaki beyaz tavanı ve yabancı yüzleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Beyni, yaşadığı travmanın şiddetiyle hala karmaşık bir sis altındaydı. Gözlerini yeniden kapattı, ardından zorlukla tekrar açtı.
Hemşire 1: (Şaşkınlıkla) "Bak! Gözleri açık! Hemen Doktor Selim'e haber verin!"
Bu küçük anlık uyanış, yoğun bakımdaki sessizliği bozdu. Melisa, hayata tutunuyordu.Hemşireler hemen Doktor Selim'e haber verdiler. Zeynep, telsiz anonslarını duyar duymaz ne olduğunu anladı. Gözleri yaşlarla doldu; inanılmaz derecede mutlu olmuştu. Koşarak yoğun bakım ünitesine geldi.
Hemşire: "Melisa Hanım gözlerini açtı, Doktor Bey. Anlık bir uyanıştı."
Odaya almadılar. Zeynep, camdan Melisa'ya bakarken, içeri giren Doktor Selim ve diğer doktorlar Melisa'yı muayene etmeye başladılar.
Doktor Selim, muayeneden çıktı ve Zeynep'e gülümsedi. "Kısa sürdü ama bu çok iyi bir işaret, Zeynep. Vücudu savaşıyor. Yoğun bakımda kalmaya devam edecek ama bu bize umut verdi."
Zeynep'in içi rahatlamış, kalbi sevinçle dolmuştu. Hemen bu iyi haberi herkese ulaştırmak zorundaydı.
Zeynep: (Hızla telefonuna sarılarak) "Aysel'i, Ali'yi... herkesi aradı çok sürmeden herkes geri geldi Aysel sevinçle ona sarıldı "Zeynep: " Melisa uyandı Evet, Aysel! Çok güçlü. Doktor iyiye işaret dedi. Ama hemen geri uyudu."
Tam o sırada, kahraman araya girdi. Yüzündeki gözyaşları kurumuş, yerini umut dolu bir gülümsemeye bırakmıştı.
Kahraman: "Olsun, bu da bir gelişme. Hem de en güzelinden," deyip gülümsedi.
Zeynep: "Bir iki saate kendine gelir dedi doktor."
Herkes mutluydu. Yoğun bakım camının önünde, Melisa'nın yeniden uyanışını bekleyen, umut dolu bir bekleyiş başlamıştı.

Melisa'nın gözlerini açması, yumuşak bir yatakta değil, soğuk, nemli toprağın üzerinde oldu. Vücudu donmuştu. Göz kapakları birbirine yapışmış gibiydi ve sonunda zorlukla açıldığında, hastane tavanı yerine, dalların arasından sızan soluk, Ay ışığıyla aydınlanmış orman kanopisini gördü.Melisa yutkundu. Boğazı kuru ve tahriş olmuştu. Vücudunu saran acı, gerçekti. Bu, rüya değildi.
Kan ve Enkaz
Zorlukla başını yana çevirdi. Görebildiği ilk şey, toprağa yayılmış, neredeyse siyahlaşmış kendi kanıydı. Kazağının bir kısmı yırtılmış, tenine yapışmış dikenler ve cam kırıklarıyla kaplıydı.
Hemen yanında, bir zamanlar araba olan şeyin enkazı yatıyordu. Ezilmiş, tanınmaz bir metal yığını. Farlarından biri hâlâ kırık kırık yanıp sönüyordu, bu da ortamdaki tek yapay ışıktı ve gölgeleri deli gibi dans ettiriyordu.Orman, gecenin o derin saatinde ölümcül bir sessizlik içindeydi. Sadece rüzgarın yaprakları hışırdatması ve enkazdan damlayan sıvıların sesi vardı.
Melisa yalnızdı.
Melisa, tüm gücünü toplayarak, büyük bir acı ile göğsünü sıkıca kavrayarak hafifçe doğrulmaya çalıştı.Melisa, tüm gücünü toplayarak, büyük bir acı ile göğsünü sıkıca kavrayarak hafifçe doğrulmaya çalıştı.
"Kimse yok mu? Yardım edin, lütfen!" diye bağırmaya çalıştı ama çıkan ses, ciğerlerinden gelen kesik bir hırıltıdan ibaretti. Sesi ormanın yutacağı kadar zayıftı.

Bakışları, ezilmiş araba enkazının hemen arkasına kilitlendi. Bir gölge vardı. Hareket etmeyen, insan biçimli, ama boyutları ve duruşu tuhaf olan bir silüet.
Melisa dikkatle baktı. Ay ışığı, gölgenin detaylarını ortaya çıkarmak için yeterli değildi; sadece saf bir karanlıktı. Orada öylece duruyordu, bir ağaç kütüğü ya da dev bir taş olamayacak kadar yanlış bir şekilde konumlanmış.
İçinden bir ses, "Orada biri var, kurtuldun!" diye bağırdı. Ama kalbinin ritmi, onu yalanlıyordu. Bu bir kurtarıcıya benzemiyordu.

Melisa, dizlerinin üzerine gelmeyi başarmış, tam ağırlığını yere vermeden doğrulmuştu ki...
Karanlık hareketlendi.
Bir insan koşusu değil, anlık, yırtıcı bir sıçrayıştı. Saniyeden kısa bir sürede, Melisa'nın gözlerini diktiği yerden fırladı ve üzerine atladı.
Melisa'nın çığlığı, boğazında bir yumru gibi sıkışıp kaldı. Hissettiği şey, ne bir insanın ağırlığı ne de bir hayvanın tırnaklarıydı. Bu, ağır, buz gibi, toprağın nemini taşıyan bir kütleydi.
Melisa yere geri fırladı. Gözlerinin önünde, karanlığın içinden parlayan iki parlak, delici nokta vardı. O an tek duyduğu şey, göğsündeki kemiklerin zorlanma sesi ve kulaklarında uğuldayan kendi panik sesiydi
Melisa'nın kulaklarında uğuldayan o panik sesi, ormanın sessizliğini yırtan zayıf bir hırıltı değil, yattığı hastane yatağında boğazından fırlayan keskin, yırtıcı bir çığlıktı.
Tüm vücudu zangır zangır titriyordu. Göğsündeki sızı, buz gibi toprağın ağırlığından değil, kalbinin aşırı hızla çarpmasından kaynaklanıyordu.
Gözleri sonuna kadar açıktı. Hâlâ enkazın karanlık silüetini ve üzerine atlayan o buz gibi kütlenin parlak gözlerini görüyordu.
"Melisa! Melisa, sakin ol!"
Yüzüne vuran yumuşak dokunuşla ve yakından gelen sesle, Melisa gerçekliğe geri çekildi. Kaza yerindeki karanlık yerini, parlak, steril hastane ışığına bırakmıştı.

Çığlıkları, sadece yoğun bakım odasını değil, muhtemelen tüm koridoru inletmişti.
Hemen yanında, ona doğru eğilmiş bir figür vardı. Zeynep—nöbetçi hemşireydi, adı üniformasının yakasında yazıyordu. Zeynep, ne kadar hazırlıklı olursa olsun, bu ani dehşet karşısında şaşkına dönmüştü.
"Buradayım canım, geçti. Sadece kötü bir rüyaydı," dedi Zeynep, yatıştırıcı ama kararlı bir sesle, Melisa'nın titreyen omzunu nazikçe tutarken.
Melisa'nın nefesi düzensizdi, sanki dakikalardır nefes almıyormuş gibi havayı ciğerlerine çekmeye çalışıyordu. Bilinci bulanıktı.
"Karanlık... Atladı..." diye fısıldayabildi, sesi çatlak ve acınasıydı.
Zeynep elini Melisa'nın alnına koydu ve soğuk terlemiş cildini hissetti.
"Şşş. Bak, bak etrafına. Burası hastane. Güvendesin. Yoğun Bakım. Gördüğün her şey kabus sadece."
Melisa, yavaşça başını salladı, gözleri hızla odadaki makinelere ve bip seslerine odaklanmaya çalışıyordu. Görüntüler yavaş yavaş, kaza yerinin kanlı, karanlık gerçekliğinden sıyrılıyordu.

Zeynep hemen düğmeye basıp doktoru ve diğer hemşireleri çağırdı. Ancak kapıdan içeri giren ilk kişi onlar değildi.
Çığlıkları duyan, cam bölmenin arkasında bekleyen Aysel (Anne) ve Kahraman (Baba)'dı. İkisi de bir anda kapının önünde belirdi. Yüzlerinde ne sevinç ne de rahatlama vardı; sadece saf korku ve endişe.
Melisa, annesi ve babası için endişeyle bir kez daha nefes almaya çalıştı.Tam beş dakika sonra, Yoğun Bakım Uzmanı Doktor Selim hızla odaya girdi. Uzun boylu, yorgun ama kararlı bir adamdı.
"Melisa," dedi, sesi yumuşaktı ama otorite doluydu. "Beni duyuyor musun? İsmimi söyleyebilir misin?"
Melisa, başını zar zor sallayabildi. "M-melisa..."
Doktor Selim, Zeynep'e kısa, hızlı talimatlar verdi ve monitörleri inceledi. Aysel ve Kahraman'a bakarak, sakin kalmalarını işaret etti.
"Aysel Hanım, Kahraman Bey, lütfen dışarıda bekleyin. Rutin kontrol yapmamız gerekiyor. Panik atağı bitti, sadece kâbus görüyor."
Doktor Selim, Melisa'nın reflekslerini kontrol etti, gözlerini ışıkla muayene etti. Melisa, bu sırada zihnine hücum eden kaza anının ve o karanlık silüetin parçalarıyla savaşmaya çalışıyordu.

Kısa ve kapsamlı incelemeler tamamlandıktan sonra, Doktor Selim ailesine döndü.
"Tüm hayati fonksiyonları stabil," dedi, yorgun bir nefes vererek. "Nörolojik açıdan ciddi bir sorun görünmüyor. Bilinç açık ve tepkileri normal. Büyük şoku atlatmış durumda."
Aysel, hemen atıldı: "Peki o çığlıklar? O korku?"
"Travma sonrası sendrom," diye açıkladı Selim. "Böylesine büyük bir kazadan sonra görülmesi gayet normal. Yoğun bakımın yarattığı stres de cabası. Onu izlemeye devam edeceğiz, ama artık..."
Doktor Selim, hafifçe gülümsedi. "Normal odaya geçebiliriz. Bu, Melisa'nın iyileşme sürecinde çok daha rahat edeceği anlamına geliyor."

Nakil, yarım saatten fazla sürdü. Melisa, sedyeyle taşınırken, ilk kez kendi kontrolü dışındaki bir yere hareket etti. Koridorlar, yoğun bakımdaki o izole edilmiş odadan çok daha kalabalıktı, ama Melisa'nın zihninde sadece karanlık orman ve o korkunç ağırlık vardı.
Yeni oda, daha küçük, daha az makine sesi olan ve büyük bir pencereden gün ışığı alan bir yerdi. Aysel ve Kahraman, nihayet kızlarının yanına yerleşebildi.Odaya ilk giren, , teyzesi Zeynep oldu. Teyzesinin yüzü annesine benziyordu ama daha fazla yorgun ve daha çok şefkat doluydu.
Zeynep, yavaşça yatağa yaklaştı ve Melisa'ya sarıldı. Bu sarılış, Melisa'nın günlerdir hissettiği tek gerçek sıcaklıktı.
"Canım benim, çok şükür," diye fısıldadı Zeynep. "Nasılsın canım?"
Melisa'nın sesi hâlâ kısıktı ama daha netti. "Daha iyiyim, teyze."

Hemen ardından kapı tekrar açıldı ve Melisa'nın yüreği sıkıştı. Ali, Selin, Daniel ve stayls—kazadan sonra ilk kez onları görüyordu.
Hepsi solgun ve bitkin görünüyordu. Gözlerinde derin bir yorgunluk ve Melisa'yı kaybetme korkusu vardı. Tek tek yatağa yaklaştılar.
Selin, ilk sarılan oldu. Sessizce, Melisa'nın omzunda hafifçe titredi.
Ali ve , daha mesafeli durmaya çalıştılar ama gözleri doluydu.
Daniel, yatağın kenarına oturup Melisa'nın elini sıktı; konuşmaya gerek duymadan, bakışlarıyla ne kadar endişelendiğini anlattı.
—kapı açıldı ve Doktor Selim içeri girdi.
Selim, gülümsemeye çalışarak ama kararlı bir tavırla ortamın neşesini hemen kesti.
"Hepiniz buradaymışsınız, ne güzel," dedi, elindeki dosyaya bakarak. "Ama sanırım bu kadar yeter. Melisa için bugünlük yeterince heyecan. Onu daha fazla yormayalım."
Bakışları, hem ailesini hem de arkadaş grubunu kapsıyordu.
"Yarın tekrar gelirsiniz. Ona dinlenmesi için biraz zaman verin. Vücudunun iyileşmesi gerekiyor."
Bu emirle, Aysel, Kahraman ve Zeynep, misafirlere işaret etti. Herkes son bir sarılma ve iyi dileklerle yavaşça odadan ayrıldı.
Son çıkan Ali oldu. Melisa'ya baktı, gözlerinde dile getiremediği bir suçluluk veya korku vardı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama Kahraman'ın koluna dokunmasıyla sessiz kalıp çıktı.
Melisa, arkalarından bakakaldı. Artık yalnızdı, ama zihni kaza yerindeki karanlık silüet ve arkadaşlarının endişeli bakışlarıyla doluydu.Melisa, arkadaşlarının ve ailesinin çıkışını izledi. Kapı kapandığında, odanın sessizliği neredeyse sağır ediciydi.
Derin, sarsıntılı bir nefes aldı. Gözleri, pencerenin dışındaki yoğun yağmur bulutlarının karartısına kaydı. Gökyüzü ağırdı, şehir ışıkları soğuk bir pus altında parlıyordu.
Ölümden dönmüştü. Gerçek anlamıyla.
İki kez. Önce kazadan, sonra o yoğun bakım kabusundan. Bu kez de atlatmıştı. Her şeyi geride bırakmalıydı. İyileşmek için, önce unutmalıydı.
Yastığına daha fazla gömüldü. Aysel, odada kalmış, kızının alnını okşuyordu. "Şimdi dinlen, anneciğim. Ben buradayım, yanı başındayım."
Melisa, annesine minnettar bir bakış attı. Uyuması gerekiyordu. Zihnindeki o keskin, karanlık görüntüleri silmesi gerekiyordu. Gözlerini kapattı.Melisa, kendini zorla bir uyku durumuna itti. Birkaç derin, yavaş nefesten sonra, nihayet bedeni gevşedi ve bilinci gerçekten kapandı.

Derek, elinde soğumuş kahve fincanıyla, kendi evinin balkonunda duruyordu. Melisa'nın , kaza anından beri hissettiği o derin, dilsiz korku hâlâ göğsünü sıkıyordu.
Gözleri, gökyüzünü dolduran dolunayın üzerine kilitlenmişti. Melisa'nın o yatıştırıcı gülümsemesini ne zaman göreceğini bilmiyordu. Melisa, onun ona ne kadar aşık olduğundan habersizdi. Şimdi, Melisa'nın hayatı tehlikedeyken, bu gizli aşk, dayanılmaz bir acıya dönüşüyordu.
Kapı açıldı. Gelen, Melisa'nın İngilizce öğretmeni Arthur Hoca'ydıArthur, sessizce Derek'in yanına yaklaştı.
"Gördüğüm en parlak Ay," diye fısıldadı Arthur, başını kaldırıp gökyüzüne bakarak.
Derek omuz silkti, sesi kısıktı ve yorgundu. "Bana hiç de öyle gelmiyor, Arthur Sanki her şeyi izliyor... ama hiç yardım etmiyor."
Arthur bir süre daha sessiz kaldı, ardından yavaşça konuştu: "Melisa çok güçlü bir kızdır, Derek. Onu tanıyorum. Bu duruma dayanacaktır."
Derek başını hızla çevirdi. Gözlerinde derin bir acı vardı.
"Dayanacaktır, evet," dedi, sesi çatlıyordu. "Ama... sadece ben değil, hepimiz ona bağımlıyız. Onu seviyorum, Arthur ."
Derek'in bu itirafı, fısıltıdan halliceydi ama soğuk gecede net duyulmuştu.
Arthur şaşkınlıkla gözlerini kıstı, ama hemen toparladı. "Biliyorum, Derek. Şey... Daha önemli bir haberim var. Muhtemelen haberin vardır, ama... Melisa uyanmış."
Derek, bir an ona baktı. Dolunayın soğuk ışığı altında, yüzündeki yorgunluk ifadesi bir anlığına silindi. Gözleri parladı, dudakları aralandı.
"Ne? Ne zaman?" diye sordu, sesi umut ve inançsızlık arasında ince bir çizgideydi. Kupasını o kadar sert tutuyordu ki, parmak eklemleri bembeyaz olmuştu.
Arthur başını salladı. "Dün gece, geç saatlerde... Herkes evlere dağılınca uyanmış. Ben de bu sabah, Ali'gili konuşurken duydum.Derek'in içindeki endişe, ani bir rahatlama dalgasına dönüşmüştü. Melisa uyanıktı.
"Peki... durumu nasılmış? Konuşabiliyor mu?" diye sordu Derek, sesi artık eskisi gibi titrek değildi; daha çok aceleci ve gerçekçi bir hal almıştı.
Arthur tekrar dolunaya baktı. "İyi olduğunu söylediler. Yoğun bakımdan normal odaya bile almışlar. Ama..." Arthur'un sesi yine alçaldı. "Hala büyük bir şokun altında. Ve sen..."Hâlâ büyük bir şokun altında. Ve kâbuslar görüyormuş. Çığlıklar atarak uyanıyormuş."
Derek'in yüzündeki kısa süreli rahatlama donup kaldı. Kâbuslar. Melisa'nın bu kadar acı çekmesi düşüncesi, Derek'in o geceki bilinmeyen korkularını yeniden tetikledi. O çaresiz fısıltıyı duyduğunda, onu koruyamamanın yükü eziciydi.
Derek derin bir nefes aldı. Bu nefes, soğuk havayı ciğerlerine çekmekten çok, içinde yükselen kararı bastırmak içindi. Dolunaya geri döndü. Ay, şimdi ona bir amaç gösteriyor gibiydi.
"Onu görmem gerek," dedi Derek, sesi artık rica etmiyordu; bu, bir zorunluluktu. "Görmeliyim."
Arthur ona baktı. Yüzünde hayal kırıklığı, hatta belki de gizli bir korku vardı.
"Aklını mı kaçırdın, Derek?" Arthur'un sesi, bir fısıltı olmasına rağmen keskin bir emir taşıyordu. "O hastaneye girersen, bir daha çıkamazsın.""Biliyorum," dedi Derek, gözlerini bir an bile Arthur'dan ayırmadan. Sesi, kırılgan ama çelik gibiydi. "Ama görmem gerek. Onu kaybetme düşüncesi kalbimi parçaladı. Bir daha bunu istemiyorum. Yanında olduğumu bilmesi gerek, Arthur."
Bu itiraf, sadece Melisa'yı sevdiğinin değil, aynı zamanda hayatının onsuz tamamlanmayacağının da kanıtıydı. Artık mantık yoktu; sadece bir amaç vardı: Melisa.
Arthur, Derek'in gözlerindeki o derin, çaresiz sevgiyi gördü. Tartışmanın veya daha fazla uyarı yapmanın faydası olmadığını anladı. Derek, aşkının peşinden gidecekti, bedeli ne olursa olsun.
Arthur derin bir nefes aldı ve vazgeçmişçesine başını salladı. Omuzları düştü.
"Pekâlâ, Derek," dedi, sesi yenilmiş gibiydi. "Git. Ama dikkatli ol.. Ve mümkünse hastaneye girme. Uzaktan bak, camdan falan görürsün. Çünkü Kahraman ya da adamları seni görürse, ellerinden kimse kurtaramaz."Arthur, kapıyı hızla açıp içeri girdi ve arkasından kapattı. Derek, soğuk havada yalnız kaldı, kalbi hem aşkın coşkusuyla hem de ani bir tehlike hissiyle çarpıyordu.
Derek, dolunaya son bir kez baktı. Artık camdan bakmak yeterli değildi. O kâbusları gören, çığlıklar atan kızı görmeli, ona olan sevgisini bir şekilde hissettirmeliydi.